24 Kasım 1991
“Değişiklik olsun” dedik ve… Değiştirdik
Kaportasından, insanı öyle pek de rahatsız edici tangırtılı, tıngırtılı seslerin filan geldiği yoktu, artık. Kuşku uyandırıcı bir iki parçasının değiştirilmesinden sonra, motoru da tıkır tıkır çalışır bir duruma gelmişti.
Kapılarının ayarları da yapılmıştı. Açılmak istendiğinde artık takılma yapmıyor, kapatılabilmek istendiğinde ise insanı, üç beş kez çarpmak zorunda bırakmıyordu.
Herhangi bir tarafında eziği, vuruğu da yoktu.
Mahallenin birkaç yaramaz çocuğunun, bagaj kapısı üzerinde anahtar gezdirerek oluşturduğu bir iki çizik dışında, keyfe keder bir iz de taşımıyordu.
"Gaz yemesi nasıl?”
Gaz yemesi, açıkça söylemek gerekirse, biraz fazlaca oluyormuş... İnsanın cebinde para niyetine ne varsa, silip süpürüyormuş.
“Süratte bir düşüklük, filan?”
Öyle bir kusuru yokmuş... Bastın mı, dağ tepe, ova çayır demez, istediğin hızda gidermiş...
“Pekiii... Gözüne kestirdiğin, aklını taktığın yeni bir model ya da başka bir marka mı var?"
O da yokmuş...
O halde ne demeye kalkar, otomobilini satar bizim arkadaş?
“Tam sekiz yıldır kullanıyorum" dedi
“Artık zamanı geldi... Değiştirmek gerek...”
Bir otomobilin sadece sekiz yıllık ömrü olmadığını anlatmaya çalıştım.
"Madem ciddi bir şikayetin yok, o halde daha çok uzun bir sure kullanabilirsin otomobilini” dedim
"Baktın ki teklemeye başladı, baktın ki seni olur olmadık yerde bırakıyor, ancak o zaman düşünebilirsin ondan kurtulmayı.”
Arkadaşım kafasına koymuş bir kez.
“Dünya kendini değiştirirken, biz bir otomobil değiştirmişiz, ne fark eder yani?” dedi
“Hem, değiştirmekte ferahlık vardır..."
Bu görüşmemizden sonra iki aya yakın bir süre karşılaşmadık arkadaşımla.
Onu yeniden gördüğümde, altında değişik bir otomobil vardı.
“Sonunda yapmışsın kafana koyduğunu” dedim
"Değiştireceğim diye diye sonunda değiştirmişsin otomobilini...”
Pek bir gurur vermişti ona bu değişiklik...
“Direksiyonu görüyor musun, bak" dedi
“Mitsubishi’nin spor modelinin direksiyonu, bu... Özel olarak takılmış buna...”
Otomobilinin kapısını açtı, aşağı indi:
“Lastiklerin jantlarına dikkat ettin mi?” dedi
“Bak... Dört jantın dördü de, Nissan'ın Altima modelinin jantları... Hepsi de orijinal..."
Jantları bıraktı, avucunun içiyle birkaç kez kaportaya vurdu:
"Şu boyanın tazeliğine ne dersin?" dedi
“Boya dediğin işte böyle yapılır... Hem metalik, hem de fırınlanmış... Bak, pırıl pırıl... Orijinal renginden eser bile kalmamış... Kendisi orijinal gibi...”
Arkadaşım, yeni satın aldığı otomobilinin yenilenmiş parçalarını gösterirken, üç kızdan sonra erkek evlat sahibi olmuş bir baba gibi heyecanlıydı:
“Gel bir de stop lambalarıyla, sinyallerini gör" dedi
"Bunları da yenilemişler... Stop lambaları Honda'nın orijinali... Sinyaller de Toyota'nın..."
Ağzımı açıp, tam soracağım sırada, sorumu da, beni de durdurdu:
"Biliyorum, biliyorum ne soracağım" dedi
“Şu sol çamurluktaki çekiç izlerini soracaksın ama o kadarı kadı kızında da olur. Aynı yerden tam iki kez çarpılmış bir otomobil, bu... Ancak bu kadar düzeltilebilmiş, işte... Fakat doğru söyle, insan çok dikkatle incelemezse farkına bile varmıyor, değil mi?”
Geçirdiği iki kazayı hatırlatmak değildi niyetim... Bambaşka birşey sormak istiyordum, onu sordum:
“Bırak şu dış görünümü de motordan haber ver" dedim
“Motor kaç kilometrede ve ne durumda?... Ayrıca çekişi nasıl?... Dik bir yokuşa geldiğinde kulağından mı solumaya başlıyor yoksa?"
Arkadaşım otomobilini daha yeni aldığından, henüz bir yokuşta deneyebilme fırsatı bulamadığını söyledi.
“Bugüne kadar kaç kilometre yaptığı da aldatmasın seni" dedi
"İki kez rektifiyeden geçmiştir. iki kez sıfırlanmıştır bunun motoru... Yenisinden farkı yoktur."
Arkadaşımın yeni satın aldığı otomobilini şöyle biraz uzaktan seyredebilmek için birkaç adım geri geri yürüdüm, baktım baktım ve dayanamadım, sordum:
“Yahu satın alacak başka otomobil mi bulamadın da bunu aldın?" dedim “Çok eski bir model bu, galiba...”
Arkadaşım, otomobilinin yeni parçalarının bir bölümünü gösterdi yine:
“Deminden beri bu yeni parçaları anlatıyorum, dinlemiyor musun yoksa?” dedi
"Jantlarından farlarına, koltuk döşemelerinden boyasına kadar hemen her yeri değiştirilmiş bu otomobilin...”
Biraz gözlerini açmaya çalıştım:
"Bırak şimdi değiştirilmiş parçaların tellallığını yapmayı da gözlerini aç ve bir de modeline bak şu otomobilin... En azından yirmi yıl öncesinin modeli, bu otomobil...”
Arkadaşım, yirmi yıl önce piyasaya çıkmış otomobilini şimdi de kendi göklere çıkarıyordu.
Daha fazla dayanamadım, koluna girdim ve birlikte bir süre yürüdük.
Heyecanının dindiğini, kendinin de sakinleştiğini gördükten sonra içtenlikle sordum:
Ufak tefek şikayetlerin dışında, önemli bir sorunun olmamıştı eski otomobilinden" dedim
"Ne akla hizmet ettin de sattın onu?"
Arkadaşım da içtenlikle konuştu:
“Tam sekiz yıldır aynı otomobili kullanıyordum" dedi
"Sırf, değişiklik olsun diye, sırf biraz da başka bir otomobile bineyim diye elden çıkardım.”
Hadi hak verdik diyelim onun bu değişiklik isteğine…
"Peki o halde niye gittin gittin de yirmi yıl öncesinin modelini seçtin, çıkardın?”
Arkadaşım, ellerini yana, yüreğini ortaya açarak belirtti çaresizliğini:
“Yüzüne bakılabilecek daha yeni bir model mi vardı, sanki piyasada?...” Etiketler:değişiklik olsun diye, direksiyon, eski otomobil kullanmak, mete akyol, otomobil almak, Yeni otomobil