06 Eylül 1992
Aman dikkat ucuzluk var!
Hemen hemen tümümüzün çocukluk yaşamında, yaşamımızın o yıllardaki bölümcüğünü etkileyen tılsımlı cümleler olmuştur.
Kırk Haramiler’in
"Açıl Susam, Açıl” parolasının tılsımı, hatırladınız mı, kayadan yapılmış ne kapıları açardı...
Sonra,
“Kapan Susam, Kapan" parolası gösterirdi tılsımını ve... İşlem tamam olurdu.
Beyin kıvrımlarınızın kimbilir hangi virajının dibinde sıkışmış kalmış tılsımlı, etkin ve güçlü bambaşka bir cümle daha hatırlatabilirim size:
“Dile benden ne dilersen...”
Hani, bir
Alaaddin vardı... O
Alaaddin’in
de sihirli bir lambası vardı... Ve o lambanın içinden, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir dev fırlardı da...
Aynen
Çarkıfelek’te
olduğu gibi,
"Dile benden ne dilersen" deyip, hem cömertliğinin sınırsızlığını, hem de gücünün sınırsızlığını kanıtlanırdı ya... İşte o cümlenin de tılsımının, etkisinin ve gücünün çocuk tanıkları değil miyizdir hepimiz, tek tek?
Bir tanıklığımız daha vardır Merhum
Zati Sungur’ un, delikanlılık günlerimizde de dilimizden düşürmediğimiz
“Okus pokus” sözünü kullanmıyor olsanız da, unutmuş olamazsınız.
Haydi hep birlikte ayağa kalkalım da, o
“Okus pokus” sözünün neler, neler yapabildiğinin sadece tanıkları olduğumuzu değil, hatta hayranları da olduğumuzu itiraf edelim.
Sihirbaz değneklerinin ucundan, çocukluk dönemi masallarının sayfalarından sızan bu tılsımlı, etkin ve güçlü sözlere şimdi, bir tane tılsımlı cümle de ben eklemek istiyorum.
“Ucuzluktan bıktım artık... Biraz da pahalılık istiyorum" diyorum.
Beni kovalamadığınıza göre, cümlemi baştan alıp, devamını da sakin sakin söyleyebilirim:
Ucuzluktan bıktım artık... Biraz da pahalılık istiyorum.
Üç renkli trafik lambasının kırmızı ışığı yandığında, o ışığın yandığı yönden gelen tüm araçlar dururlar. Fakat bu araçların yanından bir başka araç sıyrılır, trafik lambasının kırmızı ışığının yandığını göre göre ve öteki tüm araçların durduğunu bile bile karşıya geçer.
İşte bu davranışın adı açıkgözlülüktür, ucuzluktur.
Ben işte bu ucuzluktan bıktım artık... Trafik işaretlerinin karşısında pahalılık olsun istiyorum.
Bir insanın, başka insanlara saygısında yoğunluk istiyorum, ağırlık istiyorum, pahalılık istiyorum.
Radyo ve televizyon haberlerinde de ucuzluktan bıktım...
Onlarda da yoğunluk, ağırlık, pahalılık istiyorum.
Tatilini geçirmek için gittiği bir sahil kasabasının bir deniz kenarı açık hava kahvehanesinde filanca bakanın, durup dururken,
“Demokrasi bir fazilet rejimidir... Türk halkı demokrasiyi benimsemiştir... Onu bu yoldan artık kimse geri çeviremeyecektir" diyerek verdiği demecin ucuzluğundan da gerçekten bıktım.
Sorumlu kişilerin konuşmalarında da bir yoğunluk olsun, bir ağırlık olsun, bir pahalılık olsun istiyorum.
Sözüm ona toplumsal filmlerin, gözlerini kameranın dört metre sağına dikip, üç dakika konuşmadan durabilen donuk bir yüzlü oyuncusunun
"sattığı” sanatın ucuzluğundan da bıktım, usandım.
Oyuncunun da, sanatın da ağırlığı olanını, pahalı olanını istiyorum artık.
Çoğumuzun günlük ve gecelik yaşamımızın artık ayrılmaz bir parçası olan televizyonun irili ufaklı programlarında da ucuzluktan bıktım.
Bir güldürü programında şakanın ucuzu güldüremiyor beni artık... Yoğunluğu olan, ağırlığı olan, pahalı olan şakalar olsun istiyorum artık televizyonun güldürü programlarında.
Maaşını alamayan emeklinin, banka kapısı önündeki dramının da ucuz bir biçimde verilmesinden bıktım. O dramın yansıtılış biçiminde de bir ağırlık, bir pahalılık istiyorum.
İşçinin protesto eyleminin biçimindeki ucuzluk da, sendika başkanının konuya sahip çıkışındaki ucuzluk da, dikkat ederseniz, bıktırdı artık.
Onlarda da bir pahalılık olsun istiyor, insan...
Bir sokak satıcısının, kendinden belki de iki yaş büyük bir hanıma
"Abla" ya da
“Teyze" diyerek seslenişinde, insanın kendi ablasının, kendi teyzesinin hak ettiği düzeyde bir
saygınlık kalmadı, artık.
Kişilerin,
“abla" deyişlerinde de,
“teyze" deyişlerinde de hatta
"abi", hatta
“amca" deyişlerinde bile bir ucuzluktur aldı başını gidiyor.
Sizin de buranıza gelmedi mi hala, ucuzluğun böylesi?...
Sadece sokak satıcılarının dilinde de değil... Okumuş, yazmış, görecek, geçirecek kişi adaylarının davranış biçimlerinde de insanı bıktırıcı bir ucuzluk gözlemleniyor.
Yanağından, serçe tüyü hafifliğinde bir makas alır gibi yaptığınız yeri, avucunuzu içiyle de iki kez ponponlayarak gerçekte gönlünü almak istediğiniz bir yeni yeni bitme delikanlının,
“Dokundurma o eli yüzüme” dercesine bir telaşla kendini sizden kaçırışındaki ucuzlukta gerçekte neyin satılmak istendiğinin farkında mısınız?
Artık büyüdüğünün, koskoca ve pek çok önemli bir adam olduğunun pek çok ucuz bir etiketle piyasaya sürülmesinden başka birşey değildir, onun bu davranışcığının özünden fışkıran...
İnsan, karşısındaki insanların davranış biçimlerinde de bir pahalılık olsun istiyor.
Devletle kişiler arasındaki ilişkilerde bir ucuzluktur gidiyor, kişilerin kişilerle ilişkilerinde bir ucuzluktur gidiyor, küçüklerin büyüklerle, erkeklerin kadınlarla, kadınların erkeklerle ilişkilerinde bir ucuzluktur almış başını gidiyor.
Çocukluğumuzda çok etkili sandığımız, fakat sonraları tümünün bir masal olduğunu anladığımız
“Açıl Susam. Açıl"lar,
“Dile benden ne dilersen”ler
“Okus pokus"lar
yerlerini galiba, etkisini gerçek yaşamda fazlasıyla kanıtlayan başka tılsımdaki, başka etkinlikteki, başka güçteki cümlelere bıraktılar.
Hemen her sokak başında, iki adımda bir,
"Dikkat ucuzluk başladı", "Dikkat ucuzluk var”, “Görülmemiş ucuzluk burada" cümlelerini gördükçe... Ve çevresine şöyle bir baktıkça... Kişi bir kez daha inanıyor çağın bu etkin ve tılsım cümlelerinin hem de ne denli etkin, ne denli tılsımlı olduklarına... Bugünü etkilemekle kalmıyorlar, dünden kalan değerleri bile masala çeviriyorlar.
Etiketler:açgözlülük, Açıl susam açıl, davranış biçimleri, etiket, Kırk Haramiler, mete akyol, okus pokus, pahalılık, saygısızlık, sevgisizlik, sorumlu kişiler, Ucuzluk