07 Haziran 1992
Bir Bakan’ın makamındaki ilk günü..
Nuri Okutan Ankara'da konuğum olurdu.
Şanlıurfa'da evsahibim olurdu.
Şanlıurfalı meslekdaşım bir kez daha evsahipliğimi yaparken, konuğuna yine umduğunun çok üstünde bir ikramda bulundu:
“Belediye Başkanımız, bugün öğle Belediye bahçesinde senin onuruna bir yemek verecek” dedi
"Birlikte gideceğiz. Haberin olsun.”
Nuri Okutan’ ın bu sürprizi, itiraf edeyim, hem hoşuma gitti hem canımı sıktı.
“Sizin Belediye Başkanı’yla tanışmıyordum ki, Nuriciğim” dedim
“Vazgeçtim onuruma yemek vermesinden, başkan beni birlikte kebap yemeye davet etse, inan, o daveti bile yadırgarım.”
Şanlıurfalı bir arkadaşınız varsa, o arkadaşınızın tüm arkadaşları sizin de arkadaşınızdır.
Nuri Okutan, Şanlıurfa'nın bu kuralını hatırlattı. Belediye Başkanı’nın davetinin bu kural çerçevesinde yapıldığını söyledi.
“Madem ki o da sen de benim dostumsunuz, o halde ikiniz de birbirinizle dost sayılırsınız” dedi
“Tanışma faslına gelince, işin orasını bana bırak. Yemeğe gittiğimizde nasıl olsa ben hallederim o işi...”
Belediye bahçesine girmeden önce Belediye binasına girdik, başkanın makamına çıktık.
Davet sahibimiz
Şanlıurfa Belediye Başkanı ile kesinlikle yemekten önce tanışmak istiyordum.
Nuri Okutan başkanın sekreterine bizim geldiğimizi
"içeri” bildirmesini söyledi.
Sekreterin girdiği kapıdan, kendi geri dönmeden önce başkan çıktı dışarı:
“Vaaay iki gözüm, canım benim, hoşgelmişsin gurban" diyerek boynuma sarıldı ve eski dostu Nuri Okutan’a döndü:
“Babana rahmet Nuri” dedi
“Ne iyi etmişsin de getirmişsin Mete beyi... Oy babana rahmet...”
Başkan, bir koluyla
Nu
ri’nin koluna öteki koluyla benim koluma girdi:
“Hele bi içeri girelim, önce çayımızı içelim, gerisi kolay” dedi ve... Kollarını kollarımızdan çıkarmadan,
Nuri’yle beni makam odasına soktu.
İçerde galiba yirmi kadar kişi oturuyordu.
“Ankara'dan gelmiş yabancı misafirim var, ağalar" dedi tümüne birden
“Hadi siz şimdi gidin, bizi başbaşa bırakın... Nasıl olsa buralısınız hepiniz... Burada yarınınız da var, öbür gününüz de var...”
Odadaki konuklar birer ikişer kapıdan çıktılar. İçerde Başkan’ la birlikte
Nuri ve ben kaldık.
“Yemekten önce beni tanımak istemişsin, Mete Bey" dedi Başkan
“Şimdi bir yandan çaylarımızı içeriz, bir yandan da kendimi tanıtmış olurum.”
Ve ısmarlamaya gerek kalmadan içeri üç çay geldi.
Başkan, kendi önüne bırakılan çaydan bir yudum aldı ve
kendini tanıttı:
“Adım Mustafa Kılıç’tır” dedi
“Burada bulunmamın sebebi, başkan oluşumdandır. Şanlıurfa beldesinin Belediye Başkanı seçilmiş bulunmaktayım."
Başkan
Mustafa Kılıç, hiç
merak etmediğim halde öğrenim durumunu açıkladı:
"Köyümdeki ilkokulu bitirmişimdir" dedi
"Başka da bir tahsilim yoktur. Beşi bitirmişimdir, Urfa’ya Belediye Başkanı olmuşumdur.”
Söyleyecek başka bir söz bulamadığım için kendisini kutlamak gerektiğini söyledim.
Onun da yarım ağızla teşekkür edip, tanışma konusu burada kapatacağını ve
Nuri’yle benim yine kollarımıza girip, bizi bahçede hazırlanan sofraya götüreceğini bekledim ve... Yanıldığımı gördüm.
Çünkü başkan, bu kez
“hayali özgeçmiş”ini anlatmaya başladı.
“İlkokulu bitirip de koskoca Şanlıurfa’ya Belediye Başkanı olabildiğime göre…” dedi
"Ortaokulu bitirseydim, demek ki mutlaka milletvekili olurdum."
Nezaketen gülümsedim ve bu hareketimle konuyu kapattığımı sandım.
Yine yanıldığımı gördüm.
Başkan bu kez,
“Şayet liseyi bitirmiş olsaydım” diyerek sürdürdü
“hayali özgeçmişi" ni anlatmayı
“şayet liseyi bitirmiş olsaydım, bu hesaba göre şimdi muhakkak bakandım.
Yine tebessüm ettim ve bu kez
Nuri’ye baktım.
O da bana bakıyordu. Benim kendisine baktığımı görünce baş, kaş, yüz ve göz hareketleriyle,
“Aynen anlattığım gibi... Ne tatlı adam, değil mi?” İşareti yaptı.
Ben de en nazik tebessümüm ve hafif bir baş hareketimle,
“Aynen dediğin gibi... Aynen anlattığın gibi... Çok tatlı, çok...” işareti yaptım ona.
Başkan, lise mezuniyeti ve kendi hesabına göre, lise mezuniyetinin karşılığı bakanlıkla yetinmedi, hayal dünyasının sınırını biraz daha genişletti:
“Hele bir de, mesela dedik yani, üniversite bitirmiş olsaydım” dedi ve... Kendini tutamadı, bu dediğine önce kendi güldü, sonra da bizi güldürdü.
Başkan
Mustafa Kılıç, tümümüzün gülmesi dindikten sonra ancak sürdürebildi, “
hayali özgeçmiş”ini
anlatmayı:
“Evet, ne diyorduk? Mesela üniversiteyi bitirmiş olaydım diyordum, değil mi? İşte o zaman muhakkak, başbakan olurdum bu benim hesaba göre...” dedi.
Şanlıurfa Belediye Başkanı
Mustafa Kılıç, bu şakasını kendinin de çok beğendiğini belli etmek için eliyle birkaç kez dizinin üstüne vurup vurup kahkahalar attıktan sonra, bir yandan kahkahalarının tonunu alçaltmaya çalıştı, bir yandan da anlatmak istediklerinin gerisini getirdi:
“Hele bir de kazara mesela Harbiye’yi bitirmiş olsaydım” dedi
“Şimdi garanti cumhurbaşkanıydım bu memleketin...”
Bu kez ben tutamadım kendimi, kahkahalarımı frenlemeye gerek duymadan, geldikleri gibi koyuverdim.
“Şimdi tanımış oldun mu, beni gurban?” dedi Başkan.
Bu sorusunu sorarken, avucunun içiyle de sırtımın ortasına vuruyordu.
“Tanıdım, Başkan, tanıdım” dedim.
“O zaman bahçeye inelim mi, Allah ne verdiyse yemeye?” dedi.
Yanıtımı hareketimle bildirmek istedim, kapıya doğru yürümeye başladım.
“Şeyhmuuuz” diye bağırdı Başkan.
Kapıda iri yarı bir kişi belirdi:
“Emrin başım gözüm üstüne Başkan dedi
“Buyur, hele.”
“Başın gözün var olsun, gurban dedi Başkan ve emrini bildirdi Şeyhmuz'a:
“Hele bir yol koşuver bahçeye de... Ateşe koysun çocuklar, Allah ne kebabı verdiyse bugün...”
Şanlıurfa Belediye Başkanı
Mustafa Kılıç’la tanıştığımız o günün üzerinden tam oniki yıl geçtikten sonra onun adını, 1977 yılını 1978 yılına bağlayan yılbaşı gecesi radyo ve televizyonda duyduk.
Ankara Milletvekili Mustafa Kılıç'ın, yılın son günü akşama doğru açıklanan ikinci
Ecevit Hükümeti'nde
Devlet Bakanı görevine getirildiğini öğrendik.
Mustafa Kılıç, Devlet Bakanlığı’nda ne yapabilirdi acaba?
O yılbaşı gecesi kendi kendime sorduğum bu soruyu, biraz değiştirip, Devlet Bakanlığı görevi bittikten sonra
Mustafa Kılıç'ın
kendine sordum:
“Devlet Bakanlığı’nda ne yapabildiniz, Sayın Kılıç?” dedim.
Kumkapı’da
bir balıkçı lokantasında öğle yemeğinde başlayıp, akşam yemeği müşterilerinin geliş saatine değin
Mustafa Kılıç'ın
gün gün anlattığı
“Devlet Bakanlığı’ndaki günleri”nin
burada sadece birincisini nakledeceğim:
“Besmelemi çekip, sağ ayağımla içeri girdikten sonra makam odamdaki masama oturdum ve Allah'a önce şükrettim, sonra da vatana millete hizmetimde bana yardımcı olması için dua ettim."
Koltuğuna oturalı yarım dakika geçmiş, geçmemiş ki, odacı girmiş içeri:
“Buyurun, emredin Sayın Bakanım” demiş
“Ne arzu edersiniz?”
Mustafa Kılıç'ın
aklına o an, ilk günün heyecanından sabah çayını bile içemediğı gelmiş:
“Bana bir çay getiriver, oğlum” demiş odacıya
“Demli olsun...”
Odacının bir iki dakika sonra getirdiği çayını içtikten sonra
Mustafa Kılıç koltuğunda hafifçe kaykılmış, ayaklarını masanın altına doğru uzatmış ve tam biraz kendi kendine düşünmeye başlayacağı sırada, makam odasının kapısı yeniden açılmış, odacı yeniden belirmiş kapıda:
“Buyurun, emredin Sayın Bakanım” demiş
“Ne arzu edersiniz?" Mustafa Kılıç'ın birşey arzu ettiği filan yok ama...
“Peki bu adam ne demeye girdi odaya o halde?”
Mustafa Kılıç, odacının kendi kendine ne demeye geldiğini düşünürken, gözü birden, masanın üstündeki boş çay bardağına ilişmiş:
“Şu boşu kaldır oğlum” demiş.
Odacı, bos çay bardağını götürdükten bir bilemediniz iki dakika sonra yeniden açmış kapıyı, yeniden dikilmiş
Mustafa Kılıç'ın
karşısına:
“Buyurun, emredin Sayın Bakanım... Ne arzu edersiniz?”
Sayın Bakan bir orta kahve arzu etmiş.
“Kahvem geldi, içtim. Odacı yine geldi, boş fincanı aldı, götürdü. Ayaklarımı yine uzattım, koltuğumda yine hafifçe kaykıldım ki...”
Kapı yine açılmış, odacı yine dikilmiş karşısında:
“Buyurun, emredin...”
Gerisini getirtmemiş, odacının laflarının:
“Tamam, tamam, anladık oğlum” demiş ve... Ne isteyeceğini, bir süre düşündükten sonra bulmuş:
“Ihlamurun var mı, ıhlamurun?” diye sormuş.
“Emriniz olur Sayın Bakanım...”
“Sen bana sıcak bir ıhlamur getir, oğlum...”
Odacı ıhlamuru getirip, daha sonra da boş bardağı götürdükten sonra yine içeri girip, Sayın Bakan’dan ne emri olduğunu sorunca
Mustafa Kılıç bu kez düşünmüş düşünmüş,
“Bari bir tarçın içeyim” demiş ve odacıya
"Tarçın” ısmarlamış.
“Tarçından sonra, bari soğuk birşey olsun deyip, bir limonata sıktırdım, onu içtim. Limonatadan sonra içecek birşey bulamadım, aklıma soda geldi, bir soda içtim... Odacı bir defa daha kapıyı açıp, karşımda dikilince...”
İşte o an tepesinin tası atmış
Mustafa Kılıç’ ın:
“Oğlum sen içerde kendi kendine iki dakika yalnız başına kalamaz mısın?” diye kükremiş
“Nedir be, deminden beri cırt cırt içeri giriyorsun, durup durup ne içeceğimi soruyorsun?... Fıçı mı bu, mide mi, ha?... Rahat bırak da bir nefes alalım...”
Sayın Bakan, bu bağırması karşısında odacının ezilip, büzüleceğini, kendisinden kırk kez özür dileyeceğini beklerken, adamcağız ellerini bile ovuşturmaya gerek duymamış, üstüne üstlük, bir de karşılık vermiş:
“Benim ne suçum var, Sayın Bakanım” demiş
“Siz emrediyorsunuz, çağırıyorsunuz, ben de geliyorum...”
“Ne emretmesi, ne çağırması, ulan?.. Kendi kendine kapıyı açıp, giriyorsun... Bir defa olsun çağırdım mı ben seni, hı?”
Odacı, yine ezilmeden, büzülmeden konuşmuş:
“İki dakikada bir, odacıyı çağırma ziline basıyorsunuz. Ben de zili çaldırdığınızı görünce, başka ne yapabilirim. Sayın Bakanım?.. Kalkıp geliyorum...”
Mustafa Kılıç, odacının bu
“ithamı” karşısında hep ten şaşırmış, kalmış:
“Ne zile basması, oğlum?..” demiş
“Ben zil mil görmedim bile burada... Hani neredeymiş bu zil?..."
Odacı, makam masasının öte yanına dolanmış, yere çömelmiş ve makam koltuğunun az ötesinde, masanın alt bölümündeki odacı zilini göstermiş:
“İşte buradadır zil, Sayın Bakanım” demiş
“Koltuğunuzda otururken ayağınızla hafifçe basınca, içerde odacı odasındaki çağırma zili çalar...”
Mustafa Kılıç, Devlet Bakanlığı’ndaki ilk gününün ilk saatini anlatırken, birden katıla katıla da gülmeye başladı:
“Ayaklarımızı uzatalım, koltuğumuzda biraz kaykılalım derken meğer, masanın altındaki odacı ziline dokunuyormuş ayağımız” dedi
"Bizim her dokunuşumuzda gariban odacı da (Bakan bey beni yine çağırıyor) deyip, yerinden fırladığı gibi, odama girip, karşımda dikeliyormuş... Biz de boşu boşuna adamcağıza bozuluyor, günahını alıyormuşuz meğer garibin...” Mustafa Kılıç’a, yıllar önce
Şanlıurfa Belediye binasındaki
“özel hesabı"nı hatırlattım:
“Hani, ilkokulu bitirip, Şanlıurfa'ya Belediye Başkanı olduğunuza göre, ortaokulu bitirince milletvekili, liseyi bitirince de bakan olmanız gerekiyordu bu özel hesabınıza göre” dedim ve sordum:
"Sonunda bakan da olduğunuza bakıp, bu arada acaba dışarıdan sınavlara girerek, liseyi de bitirmiş olabileceğinizi de kabul edebilir miyiz?”
Yıllar önce yaptığı o
“özel hesab”ın
şimdi artık hükmü kalmadığını söyledi
Mustafa Kılıç:
“Şanlıurfa Belediye Başkanlığı koltuğundan başımı kaldırıp da yukarılara baktığımda o zamanlar öyle zannediyordum ama...” dedi
“Daha sonraları aralarına karışıp da, sağına soluna bakındığında ancak anlayabiliyor insan, ne üniversiteyi, ne liseyi, hatta ne de ortaokulu bile bitirmeye gerek olmadığını, bakan koltuğunda kaykılıp, ayaklarını uzatabilmek için...”
Aralarındaki diplomalılardan çoğunu görüp, tanıdıktan sonra bakanın diplomasızı olmasından ötürü, diplomasız bakanın kendi bile rahatsızlık duymaz olurmuş...
“Yeter ki, odacı çağırma zilinin nerede olduğunu çok iyi bileceksin ve yanlışlıkla basmayacaksın o zile..."
Diplomasızlığının bile rahatsız etmediği bir bakanı, odacısı bile rahatsız etmiyormuş o zaman, gereksiz yere...
Etiketler:Diplomanın önemi, Ecevit hükümetinde bir bakanın hikayesi, hayali özgeçmiş, köydeki ilkokul, lise mezunu, Nuri Okutan, odacı zili, Şanlıurfa Belediye Başkanı Mustafa Kılıç, tanışma faslı