01 Mart 1992
Kasım Gülek’in evindeki ayı…
ANKARA Deneme Televizyonu’nun, sadece
Ankara belediye sınırları içinde yayın yapabildiği emekleme günlerinde bendeniz de, artık
Avrupa’dan
Orta Doğu’ya
Balkanlar’dan
Kafkasya'ya kadar uzanan bir
"yarım dünya”yı
kucaklayabilen şimdiki dev
TRT Televizyonu’nda, bugün yaptığım işin aynını yapıyordum.
O günlerde de ünlü kişilerle haftada bir kez stüdyoda bir araya geliyor, onlarla da, aynen bugün olduğu gibi, adına kiminin
“sohbet” dediği, kiminin “
röportaj” dediği, bu işleri pek çok bildiklerini her fırsatta kanıtlamak gereksinimi duyan kişilerin kullandıkları
Amerikanca deyimiyle
“talk show” bilimsel adlı, karşılıklı konuşmalar yapıyordum.
Bugünlerde hemen hemen tüm gecekondulara ve köy evlerine kadar giren video, o günlerde henüz
TRT'ye bile girmemişti. O nedenle bu ve benzeri programlar, önceden banda kaydedilemiyor,
“canlı” olarak sunuluyordu.
TRT yöneticileri ise bu
“canlı” programları yürekleri ağızlarında izliyorlardı. Ünlü politikacı
Kasım Gulek’ le yaptığım röportaj TRT yöneticilerinin galiba en büyük korkularla izledikleri program oldu.
Kasım Gülek' in, dillere destan kütüphanesini, bakır sini ve sahan koleksiyonunu, arada sırada yakıldığı ileri sürülen şöminesi ile çevresindeki kilimli koltuklarını da göstermek istedik ekranda.
Ve bu nedenle bol bol fotoğraf çekmek için, programın yapımcısı
Ayla Erdemli’yle birlikte
Gülek’ lerin evine gittik. Bahçe içindeki iki katlı evin uzaktan bir fotoğrafını çektim.
Bahçeden geçip, eve yaklaştığımızda, evin giriş kapısı yanında, bir- buçuk metre uzunlukta yer tutan büyüklükteki harflerle.
"Kasım Gülek" yazılı olduğunu gördük. Bir de
bunun fotoğrafını çektim.
Kapıyı açan bir ev görevlisi, bizi içeri aldı. Burası,
"antre" denilen, evin giriş bölümüydü. Karşımızda, bir başka kapı daha vardı.
Fakat o ikinci kapıyı gören kimdi? Hemen yanıbaşımızda, arka ayakları üzerinde ayağa kalkmış bir
Toros ayısı, havaya kaldırdığı kollarıyla üzerimize saldırmaya… Uzun uzun tırnaklarıyla yüzümüzü, gözümüzü, sırtımızı, göğsümüzü delik deşik etmeye ve... Bir karış açılmış ağzındaki sivri sivri dişleriyle ise bizi afiyetle yemeye hazır bir durumda, burnumuzun dibinde duruyordu...
Biz içi doldurulmuş bu ayının üzerimizde oluşturduğu korkuyu gidermeye çalışırken, görevli kişi ikinci kapıyı açtı ve bize, evin salonunu gösterdi.
Kapının önünde,
Kasım Gülek duruyordu.
Programımızda kullanmak üzere
Gülek Ailesi'nin
evinde çeşitli fotoğraflar çektim. Bu fotoğraflar arasında, elbette evin giriş bölümündeki
Toros ayısının fotoğrafı da vardı.
Birlikte programın giriş bölümünü hazırladıktan sonra, programın yapımcısı ve yönetmeni
Ayla Erdemli, yönetim odasındaki özel bir makineye, bu fotoğrafları ekrana geliş sıralarına göre arka arkaya dizdi.
Program başladığında ekranda önce ben görünüyor ve seyircileri
Kasım Gülek'in evine götürüyordum.
Ekranda,
Gülek Ailesi’ nin evini uzaktan gösteren ilk sıradaki fotoğraf görülüyordu. Daha sonra, fotoğraflarla, evin içine giriyorduk ve seyircileri, salonda bekleyen ev sahibi
Kasım Gülek'le tanıştırıyordum.
Kasım Gülek'in evindeki fotoğrafından, stüdyodaki canlı görüntüsüne geçiyorduk. Ve Kasım Gülek ekranda bu kez fotoğrafıyla değil,
“canlı" görüntüsüyle yeralıyor, program da, çok zaman karşılıklı konuşmamızla, arada sırada da, daha önce evde çektiğimiz ilginç bölümlerin fotoğraflarıyla sürüp gidiyordu.
Televizyonumuzun
“videosuz günleri" nde hazırlanan stüdyo programlarının ilginç bir özelliği de, konukların yayın saatinden üç dört saat önce stüdyoya davet edilmeleri ve üç dört saat sonra yayınlanacak programın bir provasının yapılmasıydı.
Cumartesi akşamları saat 21:05’de başlayan yirmibeş dakikalık
“Ankara'daki Meşhurlar” programının provası ise, yayın günü saat 17 yada 18'de yapılıyordu. Yayın günü Kasım Gülek'i de dört saat önce stüdyoya davet ettik. Tüm TRT çalışanları, bu ünlü kişiyi ekranda seyredebilmek için binadaki ekranlarının başında yerlerini almışlardı. Gülek ve ben de stüdyodaki yerimizi almıştık.
"Hazır mıyız, Mete Bey?"
"Ben hazırım, Ayla Hanım."
"Konuğumuz da hazırlar mı acaba, Mete Bey?"
Konuğumuz da hazırdı. Yayın, daha doğrusu, sadece bina içine yapılan
“kapalı devre yayın" bir başka deyişle prova, artık başlayabilirdi.
O halde başlayalım.
“Haydi bismillah...”
Marş düğmesi etkili duamı içimden yaptıktan sonra dudaklarımdan, programın ilk cümleleri
döküldü:
“İyi akşamlar, sayın seyirciler... Bu akşamki konuğumuzu ekranlarımıza getirmeden önce, şimdi hep birlikte biz onun evine gideceğiz ve kendilerine kısa bir ziyarette bulunacağız.”
Benim bu sözlerimden hemen sonra ekranda,
Gülek Ailesi'nin
evlerini uzaktan gösteren fotoğraf görüldü.
Ben anlatmaya devam ettim:
"Ziyaret edeceğimiz ev, işte burada... Şimdi biraz daha yaklaşalım ve... Bakalım kimi ziyarete gelmişiz, birlikte onu görelim.” Bu sözlerimden sonra ekrana, sıradaki ikinci fotoğraf geldi. Evin kapısının hemen yanında, birbuçuk metre uzunluğunda yer tutan
Kasım Gülek yazısının bu fotoğrafı ekranda yer alınca, ben konuşmamı, önceden hazırladığım biçimde, şöyle sürdürdüm:
“Oooo... Hiç de yabancısı olmadığımız bir kişinin evine gelmişiz... İsterseniz kapı zilini çalalım ve yine hep birlikte içeri girelim.” Hazırlıklarımıza göre ben bu sözleri söyledikten sonra ekrana, evin giriş bölümündeki
Toros ayısının, ne pozda olduğunu biraz önce anlattığım fotoğrafı gelecek ve ben de
“Aman... Bu da ne? Ürkütmemek için önünden lütfen sessizce geçelim...” diyecektim.
Takım çalışmamızda Ayla Erdemli, kendi payına düşen görevi başarıyla yaptı ve ekrana, sıradaki Toros ayısı fotoğrafını gönderdi. Ben ise, ekranda ayı görülürken, nasıl yapmışsam yapmışım, ayı fotoğrafıyla ilgili konuşmayı atlayıvermışim, vallahi hiç farkında olmadan,
Kasım Gülek’i evini salonunda gösteren bir sondaki fotoğrafla ilgili konuşmamı yapıvermişim:
"İşte, ev sahibimiz Sayın kasım Gülek... Birlikte evine konuk olarak gittiğimiz Sayın Kasım Gülek, gerçekte bu
akşam bizim konuğumuzdur... Onu size bu akşam, hiç de bilmediğiniz yönleriyle, ilk kez duyacağınız özellikleriyle tanıtacağız... Stüdyomuza hoş geldiniz Sayın Kasım Gülek...”
Hazırlıklarımıza göre, ben
Kasım Gülek’ e
dönüp de kendisine
"Hoşgeldiniz” derken, kamera ikimizin karşılıklı görüntüsünü ekrana yansıtıyor olacaktı. İşin bu bölümünü kendisi de bilmesine karşın, peki o halde şimdi niye
“Hoşbulduk" demiyordu
Kasım Gülek7
İçimden,
“Allah’tan canlı yayında değiliz de provadayız" diye şükrettikten sonra,
Kasım Gülek'i
yeniden selamladım:
“Stüdyomuza hoş geldiniz, Sayın Kasım Gülek...”
Allah, Allaaah... Sayın
Kasım Gülek benim hem de ne de içtenlikle söylediğim
“Hoş geldiniz” ime
“Hoş bulduk" yanıtı vermemekle kalmıyor, üstüne üstelik bir de, uçlarını gözlerinin arasında pike pozisyonuna getirdiği kaşlarıyla, çatık çatık, kızgın kızgın da bakıyordu bana. Kamera şokuna mı girmişti, ne?
“Sayın Gülek... Sayın Gülek...” Sayın Gülek, yayından kurtulmuş ok gibi fırladı yerinden:
“Çok rica edeceğim, bu noktada vazgeçelim herşeyden...” dedi. Onun bomba gibi patlayışından, programımızın provasının devam etmediğini nihayet anlayabildim de, tüm bunların nedenini bir türlü anlayamadım:
“Fakat Sayın Kasım Bey" dedim
“Ne oldu ki?...”
Kasım Bey, öfkesinin ikinci fünyesini de çekti, bir bomba gibi patladı:
“Daha ne olacaktı ki, Sayın Mete Bey?” dedi
“Ekrana bir Toros ayısı fotoğrafı getiriyorsunuz ve ‘İşte, bilmediğiniz yönleriyle, tahmin edemeyeceğiniz özellikleriyle Kasım Gülek’
diyerek beni takdim ediyorsunuz...
Daha ne yapacaktınız ki?”
Ne olup bittiğini anlayabilmek için stüdyodaki arkadaşlara baktım. Stüdyo şefini göremedim. Arazi olmuştu. Ortalarda yoktu. Kameralarının başında olmaları gereken üç kameraman arkadaşa bakayım dedim, Onlar da yoktu görünürlerde. Üçü de kameraların altına yığılmışlar, sırtlarını kameraların sehpalarına dayamışlar, bir yandan katıla katıla gülüyorlar, sesleri çıkmasın diye de bir yandan elleriyle ağızlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Tam o sırada kapı açıldı ve yönetim odasından fırlayıp, koşa koşa aşağı inen
Ayla Erdemli girdi stüdyodan içeri.
Kasım Bey,
“Kurtar beni Ay
la Hanım” dercesine bir can yanmışlığıyla, yönetmenimize sarıldı.
İş ilişkilerindeki kararlı ciddiyeti yetmezmiş gibi, üstüne üstelik dostluk ilişkilerinde bile hemen her zaman aynı kararlılıktaki ciddiyetini sürdüren
Ayla Erdemli, ancak bu ciddiyetiyle yenebildi,
Kasım Gülek’ in öfkesini.
“Lütfen kimse paniğe kapılmasın" dedi otoriter ses tonuyla
“Canlı yayında aynı hatanın tekrarlanması ihtimalini göz önüne alarak, o fotoğrafı yayından kaldırıyorum. Kasım Bey,
siz lütfen koltuğunuza oturun. Provayı baştan alıyoruz... Kameraman arkadaşlar, siz de lütfen kameralarınızın başına...”
Ayla Erdemli, baştan alınacak provayı yönetmek üzere yönetim odasına giderken, bana döndü:
“Tekrar ediyorum, Mete Bey” dedi
“Aynı hatayı bir kez daha yapmamanız için, o fotoğrafı iptal ediyor, yayından kaldırıyorum."
“Hangi fotoğrafı?” diye sormanın tam sırasıydı ama... Yeri değildi.
Kasım Gülek' le röportajımızı o akşam,
“o fotoğraf' olmaksızın yaptık. Tüm seyircilerimizin ilgiyle izledikleri
“Ankara’daki Meşhurlar” programını, özellikle o akşam,
TRT yöneticilerinin,
“Ay şimdi bir şey oldu, ay şimdi bir şey olacak" kuşkusuyla yürekleri ağızlarında seyrettiklerini, aradan birkaç ay geçtikten sonra, hem de kendilerinden öğrendim.
Bizim işde de
"yağmurdan kaçarken doluya tutulmak" vardır.
Aynı
TRT yöneticilerini, bir yıl sonra, ellerini açmışlar,
Allah'a şükrederlerken gördüm.
“Ankara'daki Meşhurlar" programında
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ la röportajımı
“canlı" yapmama izin vermeyip, önceden filme çektirdikleri için, yatıp kalkıp şükrediyorlardı,
Allah'a…
O röportajın öyküsünü gelecek hafta okuduğunuzda, siz de hak vereceksiniz onların bu duyarlılıklarına…
Etiketler:Ankara’daki Meşhurlar, ayı, canlı yayın, Deneme Televizyonu, kapalı devre yayın, Kasım Gülek, prova, röportaj, talk show, Toros, TRT, yağmurdan kaçarken