19 Ocak 1992

Paralı Askerler-Paracı Esrarkeş

Türk Ordusu İzmir’e girmiş, emperyalistle­rin üç yıl önce Türki­ye’ye karşı silah ola­rak kullanmaya kalk­tıkları sözüm ona iş­galcilerden bu öz ken­ti geri almış, arkala­rında emperyalist dürtüsü olmadan kaçmayı bile bece­remeyen "oyuncak askerler” den kent sokaklarını arındırmak için, şimdi onla­rı denize doğru süpürüyor­du. “Paralı Askerler” filminin yönetmeni Peter Collins, ağzındaki megafonla 500 ka­dar figürana buna benzer bir ön bilgi verdikten sonra onlara şimdi ne yapacakları­nı bir kez daha yineledi: “Burası İzmir rıhtımıdır'' dedi. “Bu gemi bir İngiliz şilebidir. Geminin borda­sından aşağı ağlar sarkıtılmıştır ve siz her biriniz, İz­mir'den bir an önce kaça­bilmek için bu ağlardan tır­manarak gemiye binmeye çalışıyorsunuz. Can pazarı­dır şimdi burası... Gemiye binebilmek için birbirinizi itip kakıyor, zaman zaman tekmeliyor, önünüzde boş bir alan bulduğunuzda da birbirinizle çekişmeyi bıra­kıp, gemiye doğru koşuyor­sunuz. Amacınız birbirinizle dövüşmek değil, gemiye bi­nebilmektir. Tamaaam... Hazııır... Kamera..." Büyük masraflarla ve emeklerle hazırlanan sahne­nin çekimi başladıktan bir dakika sonra, yönetmen Pe­ter Collins’ ın megafonlu sesi yine duyuldu: “Stop, stop, stop...” Hareketlerimizi “stop” ladıktan sonra hep birlikte yö­netmene baktık. “Sadece sen aksıyorsun, Mete" dedi. “Foto muhabiri arkadaşına poz vermeyi bı­rak da sen de gemiye hücum et...” “Paralı Asker” röportajını birlikte yaptığımız foto mu­habiri arkadaşım Özdemir Gürsoy, kameranın bulundu­ğu vincin tepesinde yönetme­nin yanında bir yer bulmuştu kendisine. “Biz film çevirmiyoruz, rö­portaj yapıyoruz, Mete” diye bağırdı Özdemir, “Sen onu dinlemeyi bırak da beni din­le. Hücum sırasında kame­raya bakmayabilirsin ama hiç değilse yüzün benden ya­na olsun... Sen bildiğini oku...” “Tamam Özdemir... Yaşşa,..” İzmir rıhtımındaki 1922 olayının filme çekildiği rıh­tım, Haydarpaşa gümrük rıhtımı idi. Yunan askerlerinin İzmir’den kaçmak için binmeye çalıştıkları “İngiliz şilebi” ise bizim armatörlerden birinden kiralanan ve Haydarpaşa rıhtımına bağlanan bir kömür şilebiydi. Filmde, İzmir rıhtımındaki İngiliz şilebi niyetine kullanı- lan kömür şilebinin yirmi-otuz metre ötesinde ise sahne aralarında dinlenip çay, kahve içtiğimiz lüks bir yat duruyordu. Hücum sahnesinden sonra verilen arada, filmin başrolle paylaşan unlu “Anjelik” "Michael Mercier, Tony Curtis ve Charles Bronson'la bir­likte yatta otururken, yönetmen Peter Collins geldi, bayağı bozuk çaldı bana: “Senin yüzünden tam üç kez baştan çekmek zorunda kaldım hücum sahnesini” dedi. “Her sahne kaç dolara mal oluyor, hiç biliyor mu­sun?” Peter Collins’ e o günkü gazetelerden birini uzattım: “Bak Peter bana bozuk ça­larsan, bu gazetede hakkın­da çıkan yazı konusunda fik­rini sormam ve seni savun­mam sonra” dedim. “Al da bak, ne yazmışlar senin için...” Peter Collins, sanki anlaya­cakmış gibi gazeteyi elimden aldı ve fotoğrafını gördü, adı­nı gördü, gerisini de benden sordu. “Yanlış karar veren futbol hakemlerini, bizim stad­yumlar bir şifre-küfürle suç­luyor.” Peter Collins, ne dediğimi anlamadı, biraz daha açık ko­nuşmamı istedi. Günah benden gitti, gazete­deki yazının başlığını tercü­me ettim: "Paralı Askerler filminin rejisörü Peter Collins, pasif bir homoseksüeldir" dedim. Michael Mercier’ den bir kahkaha yükseldi: “O, Tanrım” dedi. “Bu ka­dar da büyük bir yalan duy­mamıştım.” Yanından sadece kamera karşısındayken ayrı kaldığı eşi Jill’le oturan Charles Bronson, “Patlatılan es­priden” de “kırılan pot”tan da anında anlayabilecek bir zekaya sahipti. Bir kahkaha atarak, rejisör­le film süresince aşk yaşayan Michael Mercier’ i susturdu: “Diline dikkat et, Michael" dedi. “Aramızda gazeteci var.” Tony Curtis, o gün birkaç kat birden bozuktu. “Bana da şu gazetenin yaz­dıklarını tercüme eder mi­sin lütfen?” dedi. “Fotoğraf­lardan bir şeyler anlar gibi­yim ama yazılardan bir şey çıkaramadım." Tony Curtis’in uzattığı ga­zeteye bakar bakmaz, bir de yüzüne baktım. “Sen esrar mı kullanıyor­sun, Mr. Curtis?” diye sor­dum. Bu kez yattakilerin hepsi birden kahkaha atmaya baş­ladılar. “Değil esrar kullanmak, Tony sigara ve içki bile kullanmaz” dedi Jill Ireland, "Kendisi, Amerika'da (Anti-alkol) derneği yönetim kurulu üyesidir." “İyi hoş ama bir de şu fo­toğraflara baksanıza” de­dim ve elimdeki gazeteyi Jill İreland’e gösterdim. Birer dizi fotoğraf olarak yayınlanan bu fotoğraflarda Tony Curtis, filmin bazı sahnelerinin çekildiği Sait Halim Paşa yalısının deni­ze bakan duvarı dibinde oturmuş, önce bir sigarayı boşaltırken sonra tütünleri yeniden sigaraya doldurur­ken ve daha sonra da keyif­le içerken görülüyordu. “O-o-o...” dedi hayretle ve Tony Curtis’ e döndü: “Bu gerçekten sen misin, Tony?” dedi. “Gözlerimle görsem inanmam senin si­gara içtiğine...” Tony Curtis’ in yüzü kıp­kırmızı olmuştu: “Uzaktan, denizden tele objektifle çekilmiş fotoğ­raflar bunlar” dedi. "Her­halde benim dublörüm or­da sigara içiyordu. Onlar da uzaktan ben sanmış olabilirler.” Ankara Televizyonu'nun sadece Ankara ve çevresine yayın yaptığı o yıllarda ben de cumartesi akşamları ya­rım saat süreyle televizyon­da, “Ankara’daki Meşhur­lar” adlı bir programda ün­lülerle röportajlar yapıyor­dum. Televizyon Dairesi Başka­nı Mahmut Tali Öngören’ e, ilginç olacağını öngördü­ğüm bir öneride bulundum: “Tony Curtis’le de Mic­hael Mercier’le de aram çok iyi” dedim. “Bir filmin çekimi için ülkemizdeler. İzmir’e gitmeme izin verir­seniz, şimdi filmin İz­mir’deki sahnelerini çeken bu iki ünlü yıldızla da ayrı ayrı röportajlar yapabili­rim.” “Röportajı İngilizce ya­pıp, sonra aşağıda Türkçe seslendirmeyi mi düşünü­yorsun?” diye sordu M. Tali Öngören  “Hayır, tam aksi” dedim. “Sorularımı çekimden ön­ce İngilizce soracağım ve onun yanıtlarını Türkçe'ye çevireceğim. Sonra da bu Türkçe yanıtlarını, ezberleteceğim ona. Çekime başladığımızda, ben Türk­çe soru soracağım, o da Türkçe yanıt vermiş ola­cak." Bir yabancı film yıldı­zıyla Türkçe yapılacak TV röpotajı, Mahmut Tali Öngören' e çok ilgi çekici geldi. Ve hemen programın pro­düktörü Ayla Erdost ve be­nimle birlikte İzmir'e gide­cek beş kişilik bir film ekibi hazırlanmasını emretti. Ekibi oluşturan tüm TV elemanları, günlük 60'şar li­ralık harcırahlarını cepleri­ne koydular ve hep birlikte bir otobüsle İzmir'e geldik. Efes Oteli’nde Tony Curtis’ le yine beraber olduk. "Bu kez bir TV röportajı yapmaya geldim” dedim. “Yalnız sizi biraz yoraca­ğım galiba. Çünkü röporta­jı Türkçe yapacağız.” Tony Curtis’ in de çok ho­şuna gitti bu fikir. Hemen sorularımı ver­dim, o da yanıtlarını hazırla­dı. Sonra ben bu yanıtları Türkçe’ ye çevirdim ve kendi­sine tane tane okudum. Ben okudukça, o da her ke­limeyi “fonetik” işaretleriyle not ediyordu. İşaretlerden oluşan yanıtla­rını bu özel ses işaretlerine bakarak okuyunca Tony Cur­tis, kusursuz bir biçimde Türkçe konuşuyor gibi olu­yordu. “Bu akşam ezberlerim bu yanıtları” dedi. “Yarın sabah da çekime başlayabiliriz." Ertesi sabah, Efes Oteli’nin bahçesinde kameralar kurul­du. ses alma aygıtları hazır­landı ve Tony Curtis’le birlik­te kameraların karşısındaki koltuklara oturduk. “Hazırız, değil mi?” diye sordum. "Ben hazırım" dedi Tony Curtis ‘Ya sen?” "Ben de hazırım" dedim. “Çekime başlayabiliriz, her­halde!” “Hazırsınız ama kontratı hala göremiyorum elinde.” “Ne kontratı." Tony Curtis başladı gülme­ye: “Ne kontratı olacak?” de­di. "Elbette röportaj kontra­tı... Burada röportaj yapma­yacak mıyız şimdi?" Yaşamımda ilk kez, “kon­tratlı röportaj" sözünü duyu­yordum. “Ne kontratı, Mr. Curtis?” dedim. “Dün konuştuk an­laştık ya...” Tony Curtis gülmeyi bırak­tı, ciddileşti birden: “Herhalde bedava röpor­taj yapmayı düşünmüyorsun benimle?.” "Evet” dedi. “12 bin dolar istiyorum.” 12 bin dolar sözünü duyar duymaz kendimi tutamadım, böyle anlarda her zaman yap­tığım gibi yine "pof” diye pat­layıp, gülmeye başladım. Tony Curtis koltuktan kalktı ve yürüyüp otele girdi. Arkasından koştum, yaka­ladım. “Ne yapıyorsun, Mr. Cur­tis?” dedim. “Bu ekip taa Ankara'dan kalktı, buraya kadar seninle ve Michael Mercier’le röportaj yapmaya geldi. Olur mu şimdi bizi yü­züstü bırakmak?” Tony Curtis parmağını burnuma doğru uzattı: “Sen de çok akıllıymışsın" dedi. “Parasız TV röportajı yapmayı kabul edeceğimi kim söyledi sana ki, sen de gelmiş benden böyle bir şey istiyorsun? Michael’e de tek­lif etme böyle bir şey… Biraz komik kaçıyor bu tip akıllı­lıklar!" "Hoppalaaa... Ankara Te­levizyonu ilk kez, hem de harcırah ödemeyi kabul ede­rek, Ankara dışına bir TV ekibi yollamış. Şimdi elimiz boş mu döneceğiz yani An­kara'ya?" Tony Curtis, iyice kaşınmıştı artık. Kaşınanları kaşı­mak “ezeli ve ebedi” kaçınıl­maz görevimizdir. “Yine üç kilo esrar daha si­pariş ettiniz galiba" dedim. “O nedenle paraya ihtiyacı­nız var, sanırım." “Üç kilo esrar” sözünü du­yar duymaz, Tony Curtis be­ni kolumdan yakaladığı gibi asansöre çekti. "Gel odamda konuşalım” dedi. Odasına çıktığımızda bir­den yumuşadı. "Burada üç kilo esrar sa­tın aldığımı nereden duy­dun?” dedi. “Esrarları odanda saklı­yorsan, izin ver de ben dışarı çıkayım” dedim. “En ufak bir baskında, senin yüzün­den hayat boyu hapse girmeyi göze alamam." Tony Curtis, çocuk gibiydi yalvarırcasına konuşmaya başladı: “Hiç kuşkun olmasın, tek gramı bile burada değil” dedi. “Hepsini Amerika'ya postaladım." "Nasıl?" Elini omuzuma koydu: "Biz arkadaşız değil mi Mete?” dedi. “Bu haberi lütfen unutur musun? Bu konuda yazacağın bir haber beni bir saniye içinde mahveder.” “Tamam yazmayacağım" dedim. “Fakat üç kilo esrarı Amerika'ya postayla nasıl gönderdiğini çok merak ettim... İnanılacak şey değil bu.” Küçük sırrını sesini alçaltarak açıkladı: “Yüzlerce zarf, kağıt aldım" dedi. “Ufak ufak parçaları kağıt arasına koydum ve zarfa yerleştirdim. Zarfları da Amerika’daki bazı arkadaşlarıma postayla gönderdim. Döndüğümde hepsi bu zarfları bana gönderecekler.” “Tabii içindekilerle.” Eliyle omuzumu sıktı: “Lütfen aramızda kalsın” dedi. “Çok ri­ca edeceğim.” Odasından indik ve bahçedeki TV ekibinin bulunduğu bölüme gi­dip, kameralar karşı­sındaki koltuklarımıza oturduk. Röportaj bittikten sonra Tony Curtis’ den ufak bir ricada bulun­dum: “Michael Mercier karşısında komik ol­mamı istemiyorsan, lütfen Kuşadası'na Kısmet Otel'e telefon et” dedim. “Yarın da ona gidip, onunla TV röportajı yapacağım. Lütfen para istemesin benden.” Bir gün sonra Kuşadası’ndaki Kısmet Otel'in bahçesinde de bu kez Michael Mercier ile röportaj yapabildim.   "Paralı Askerler” filminin çekimi tamamlanıp, herkesi evine döndükten iki ay sonra yakın arkadaşım Halit Elver’ le birlikte yediğim bir yemek sırasında, ona bu anımı anlattım. Halit Elver Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Interpol (Uluslararası Polisi Örgütü) Türkiye temsilcisi ve ayrıca bir de Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Daire Başkanı’ydı. İnterpol Türkiye temsilciliği ve Narkotik Daire Başkanlığı görevleri nedeniyle sık sık yurt dışına gider, uluslararası toplantılara katılırdı. Halit Elver, üç dört ay kadar sonra yine bir yurtdışı toplantısına katılmış, yine Türkiye’ye dönmüştü. “Bu akşam bir yemek yiye­lim” dedi. “Ismarlama sırası sende amma bu akşam ben sırayı bozuyorum. Çünkü dö­ner dönmez sana bir yemek ısmarlamaya daha Paris’tey­ken karar verdim.” “Hayrola Halitçiğim” diye t takıldım. “Paris’te beni rü­yanda mı gördün yoksa?”  Yemekte son derece keyifliydi Halit Elver. “Senin sayende hem kendimi, hem de Türkiye’yi bü­yük bir ithamdan kurtara­bildim” dedi. "Bu yemek o mutlu olayı kutlama yemeğidir.” Paris’te düzenlenen “Uluslararası Polis Narkotik Daire Başkanları Toplantısı”nda, Amerika temsilcisi de İngiliz temsilcisi de Fransa temsilci­si de Almanya, Belçika, İtalya temsilcisi de kısaca  tüm ulusların narkotik daire baş­kanları, "Avrupa ve Ameri­ka’ya esrarın Türkiye’den geldiğini” ileri sürüp “Türk hükümetinin de, Türk poli­sinin de esrarla savaşım ko­nusunda etkin bir görev ya­pamadıklarını” söylemişler. Halit Elver, esrarla sava­şımda Türk polisinin canını tehlikeye atarak görev yaptı­ğını söylemiş, Türk yasaların­da bu konuda çok sert hü­kümler bulunduğunu söyle­miş, Türk hükümetlerinin es­rar konusundaki ciddi tutum­larını anlatmış anlatmış am­ma... Adımız çıkmış ya bir ke­re dokuza, inmemiş bir türlü sekize. Yabancı narkotikçiler bizim Halit Elver’ e veryansın etmekten geri durmamışlar. Sonunda Halit Elver, için­den “Yetti artık ben size gös­teririm şimdi" diyerek söz almış ve başlamış konuşmaya: “Türkiye’de gerek hükü­metler, gerek yasalar ve ge­rek polis narkotikle sava­şımda çok ciddi ve çok sert bir duvar oluşturmaktadır­lar amma bu duvar maale­sef, dünyaca ünlü kişiler ta­rafından kolaylıkla aşılabilmektedir” demiş. “Ceplerini ya da bavullarını aramaya kalktığımızda dünya kamu­oyunu bir anda başımıza yı­kabilecek kadar ünlü bu ki­şiler karşısında Türk polisi etkisiz kalıyorsa, bunun su­çu Türk polisinde ve Türk yasalarında değil, Batının dokunulmaz ünlülerinin bazılarındadır.” Halit Elver’ in sözü top­lantıyı bir anda karıştırmış, tüm temsilciler “Daha açık konuş.. Kimi kastediyor­sun, açık açık söyle” diye dayatmışlar. Halit Elver’ de "Örneğin, Tony Curtis” demiş. Amerika temsilcisi bir­den ayağa fırlamış: “Bu çok haksız bir suçla­madır” demiş. “Tony Cur­tis, Amerikan Anti-alkol Derneği başkanıdır. Ağzı­na içki bile koymadığı gibi sigara da içmez. Onu esrar kullanmakla suçlayamaz­sınız.” Halit Elver, iddiasında ıs­rar edince bu kez İngiltere temsilcisi bir öneride bu­lunmuş: “İsterseniz burada konu­ya iki gün ara verelim" de­miş. "iki gün sonra Tony Curtis Londra’ya gelecek. Ben Tony Curtis’ i havaala­nında aramalarını söyleye­yim. Tony Curtis gerçekten esrar kullanıyorsa, İngilte­re’ye mutlaka esrarla gele­cektir. Çünkü İngiltere’de kolay kolay esrar bulama­yacağını bilir.” İngiliz polisi, iki gün son­ra Londra havaalanında Tony Curtis’ in üstünü ara­dığında, bu “Anti-alkol Derneği Başkanı’nın cebin­de ve bavulunda esrar bu­lunca. “kendisinin gözaltı­na alındığı" haberini de hem gazetelere, hem de Pa­ris’teki “Başkan”a bildir­miş. Sadece İngiliz gazete­lerinde değil, dünyanın bir­çok gazetelerinde ertesi gün Tony Curtis’ in “Lon­dra havaalanında esrarla yakalandığı” haberi yayın­landıktan sonra Paris’teki “Uluslararası Polis Narko­tik Dairesi Başkanları” toplantısının da havası de­ğişmiş. “Başta Amerika temsilci­si olmak üzere tüm yaban­cı temsilciler, tek tek ben­den özür dilediler ve beni ayrıca kutladılar da” dedi Halit Elver. "İşte bu yemek o anda duyduğum keyfi, o anda ulaştığım zaferi kut­lama törenidir.” İkimiz de bardaklarımızı kaldırdık, tokuşturduk ve “Anti-alkol Der­neği Başkanı” şerefine ayranla­rımızı içtik.

Etiketler:, , , , , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title