24 Mayıs 1992
Savaş ilanı gibi bir seremoni
TÜRK siyasal yaşamında tek kez görülen tek adaylı, tek dereceli Cumhurbaşkanı seçimi henüz yapılmadığından
Kenan Evren, halkın onayıyla devletin başına getirilen Cumhurbaşkanı değildi henüz...
Türk Silahlı Kuvvetleri komuta zincirinin adabı muaşeretine saygı terbiyesi sonucu göreve getirilen
Devlet Başkanı idi o zamanlar.
Demek ki 1982 yılının sonlarında değildik de başlarındaydık daha, o
"çok amaçlı" Bulgaristan seferimize çıktığımızda...
Aslında gezinin bu
"çok amacı", bir mozaik tablonun parçaları anlamındaydı. Her biri ayrı biçim ve renkte olan bu parçalar kendi başlarına pek bir anlam ve önem taşımıyorlardı ama... Bir araya geldiklerinde, kocaman bir mozaik tablo oluşturuyorlardı.
Ve
Bulgar dostlarımızın ufak tefek parçacıklardan oluşturdukları bu kocaman mozaik tablo da sınırlarını yaslandırdıkları kocaman komşularını yavaştan yavaştan rahatsız etmeye başlıyordu.
Devlet Başkanı
Kenan Evren'in
Bulgaristan seferi, bu nedenle,
"Şu gürültünü keser misin lütfen, komşu?" amacı taşıyordu ve...
Dostluktan başka birşey düşünmediğimizi anlatmak için komşumuza bir yandan
"Elini ver” diyerek bu niyetimizi gösterirken, bir yandan da kibarca,
"Kendine de biraz çeki düzen ver” uyarısı yapıyorduk.
Diplomatçası aynen bu biçimde ifade edilen
Bulgaristan seferinin sokaktaki vatandaş dilindeki ifade biçimi ise, açık açık,
“kavgaya gitmek” idi.
Devlet Başkanı
Kenan Evren, girişeceği bu kavgada
yalnız başına olmadığını kanıtlamak için de
Türk basınının o yıllarda önde gelen gazetelerinin sahiplerini
"resmi heyete dahil etmişti.”
Erol Simavi gibi,
Haldun Simavi gibi,
Kemal Ilıcak gibi, annelerinin dünyaya getirdiği değil, matbaaya getirdiği… Gözlerini dünyaya açan değil, matbaaya açan... Sadece ana sütüyle değil, matbaa mürekkebiyle de beslenen... Kulakları ninniden çok, rotatiflerin, entertiplerin oluşturdukları senfoniyle dolan… Kanlarının Rh negatif ve Rh pozitifleri arasında mürekkep kokusu da var olan gazete sahibi gazeteciler yanında...
Kimi, gazete okuyuculuğundan gazete sahipliğine...
Kimi ise okuyucusu bile olamadığı için yaşamında bir gün bile satın almadığı bir gazeteyi, günün birinde,
"Parasıyla değil mi bu iş?" deyip, rotatifinden çöp kovasına kadar, binasından kaldırımına kadar, yazı işleri müdüründen stajyer muhabirine kadar toptan satın alarak,bir zamanlar
Yunus Nadi'lerin,
Falih Rıfkı Atay’'ların,
Necmettin Sadak’ların,
Ahmet Emin Yalman’ların anlam ve değer kazandırdıkları
“Gazete sahibi" kavramına olamasa da ancak bu sıfata sahip olabilmiş
“sonradan olma" gazete sahipleri de yer almışlardı, bu resmi heyette.
Devlet Başkanı
Kenan Evren, biraz da onların varlığına dayanarak lafı getiriyor, getiriyor ve...
“Ya gürültüyü hemen kesersiniz ya da... Sadece devletimizin gücüyle değil, ulusal basınımızın gücüyle de dünyayı başınıza yıkarız sonra...” demek istiyordu, bizim o günlerdeki gürültücü komşuya...
Devlet Başkanları başkanlığındaki ve Dışişleri Bakanları, desteğindeki Türk ve Bulgar heyetleri, iki kilometre ötemizdeki
“Bulgaristan Devlet Konukevinde karşı karşıya oturmuşlar, tarihteki
“Bulgar azar, Türk azarlar” deyişinin bugün de geçerli olduğunu kanıtladıkları bir toplantı yapıyorlardı.
Toplantıda
Kenan Evren (karşısında, hem de oturan komünistleri bulunca, tepesine fırlayan üum ecinnileriyle
Jivkov'a bindiriyor, o bindirdikçe
Jivkov başkanlığındaki tüm
(Bulgar heyeti üyeleri de
Evren Paşa'yı
sakinleştirmeye çalışıyorlardı.
“Almanya'da fabrikaların öğle yemeği paydosu verdikleri saatlerde, Bulgar Radyosu’ nun Türkçe servisi Almanya’ya yaptığı yayını kesmez de hasret türküleri çalarak bizim gocukların sıla özlemini depreştirmesine, herbirinin moralini bozmasına son vermezse... Aynı silahla size nasıl karşılık verebileceğimizi düşünebiliyor musunuz?...”
Bulgarlar'ın kem kümlerini dinlemeye bile zamanı olmadığını söyleyen
Türkiye Devlet Başkanı Evren, işaret parmağını başkomünist
Jivkov’ a doğru sallayarak, bir tutam kulak daha çekiyordu:
“Gerek Dereköy dolaylarındaki sınırdan, gerek Kapıkule dolaylarındaki sınırdan geçirdikleriniz yetmiyormuş gibi, üstelik bir de Varna'dan yüklediğiniz mavnalarla bizim Karadeniz sahillerinin çeşitli yerlerine boşaltıp kaçarak yaptığınız mavi bantlı Marlboro kaçakçılığına ben daha buradan ayrılmadan son vermezseniz... Günah bizden gitti... Bir kere daha söylüyorum: Günah bizden gitti... Aynen tercüme et, Donço... Günah bizden gitti deyiminin ne manaya geldiğini de ayrıca açık açık anlat efendilerine..."
Toplantıda dört-beş kez kullandığı
“bizim bir sözümüz"ü,
kapanış konuşmasının kapanış cümlesi de yaptı:
“O zaman günah bizden gitti...” dedi.
Yani, bugünün gençlerinin anlayabilecekleri deyimle, "
O zaman neşeniz bilir" demiş oldu.
Bulgaristan Devlet Konukevi’ndeki resmi görüşmelerde
Türkiye Devlet Başkanı söylüyor,
Bulgaristan Devlet Başkanı dinliyor iken...
Aynı saatlerde
Sofya’nın
Japon yapısı
Vitoşa Oteli’nin
lüks lokantasında
"anadan doğma, babadan olma” gazeteci
Erol Simavi ile
“sonradan olma" bir sıfatdaşı, bir konuda bir türlü anlaşamıyorlardı.
Aynı masada beş altı kişi birlikte yediğimiz yemek sonra ermiş, tatlılarımızın üstüne kahvelerimizi de içmiştik.
Kimimiz için sıra şimdi, masanın hesabının ödenmesine gelmişti. Böylesi bir an, kimimiz için masadan kalkıp, restorandan çıkma anlamı taşıyordu.
Kendisinden her buluşmada yeni yeni birşeyler öğrenebilecek kadar onun beraberliğinin anlamını kavrayabilenler için
Erol Simavi, bir özel terbiye, bir özel adap, bir özel görgü üniversitesi olmuştur, hep.
O, bu özelliklerini bir kez daha sergilemek üzereyken, yeni sıfatdaşı fırsat vermedi, inanılmaz bir çabuklukla garsonun gümüş tepsisindeki hesap pusulasını kaptı ve hesabı kendi ödedi.
Erol Simavi’ ye ancak, bir şaka yapmak kaldı.
“Çirkin kadınla küçük hesabın kaderi aynıdır" dedi ve ekledi:
“İkisine de herkes saldırır.”
Herkesin saldırdığı küçük hesapla çirkin kadının ortak kaderine akşama kadar güldük, güldük... Güldüğümüz sonunda bizim de başımıza geldi. Küçük hesapla çirkin kadının ortak kaderine biz de ortak olduk, bu ortaklıktan payımıza düşen nasibimizi biz de aldık.
Türkiye’nin
Sofya Büyükelçisi Yıldırım Keskin, daha önce kime kızdı, kime sinirlendi bilinmez, tüm keskinliğiyle ve tüm yıldırımlığıyla bizim başımıza düştü:
“Sayın Devlet Balkanımızın bu akşam vereceği yemeğe kesinlikle adım atamazsanız” dedi bize
"Çünkü siz, resmi heyete dahil gazetecilerden değilsiniz."
Büyükelçi Keskin’e
anlatmaya çalıştık ki, resmi heyete dahil gazeteciler fotoğraf çekemezler, haber kaynaklarını harekete geçirip, görüşmelerle ilgili bilgi sızdıramazlar, yani kısacası, gazetecilik yapamazlar.
"Niçin yapamazlarmış?"
Gel de anlat büyükelçiye:
“Yapmazlar da, onun için yapamamış duruma düşerler" dedik
“Çünkü resmi heyete dahil gazetecilerin hemen tümü, gazetelerin patronlarıdır. Bırakın da bu akşamki daveti göz göre göre atlamış olmayalım.”
Dedik ya... Bize takılmadan önce kesinlikle bir yere takılmış, kafayı orada bozmuştu bay büyükelçi.
Zaten sinirli olduğunu hem sözüyle, hem de bu sözü söylerken kullandığı ses tonuyla itiraf etti:
“Beni daha fazla sinirlendirmeyin" dedi ve herşeyi anlatmış oldu.
Gurbet ellerde insanın, kendi ülkesinin büyükelçisine bozulması kadar kötü birşey yok galiba.
Pardon, var..
Gurbet ellerde insanın, kendi ülkesinin büyükelçisine bozulmasından daha kötü bir de ne varmış meğer, biliyor musunuz?
Gurbet ellerde insanın, kendi ülkesinin büyükelçisinden intikam almak istemesi ve bunu kesinlikle yapmaya karar vermesi varmış.
Biz, resmi heyet dışı sekiz on gazeteci, akşamki resepsiyonda büyükelçiye ummadığı bir sürpriz hazırlamaktayken,
Sofya’da bize mihmandarlık yapan
Boyacıyef koluma girdi, beni arkadaşlarımdan biraz uzaklaştırdı.
“Arkadaşlarından yarım saat kadar izin iste, benimle gel” dedi
"Önemli bir konu var. Kimseye kaptırma..."
Bir
Türk kadar düzgün
Türkçe konuşabilen
İvan Boyacıyef, Bulgar Dışişleri Bakanlığında Türkiye masasında görevliydi. Aynı
Boyacıyef beş yıl önce,
Bulgaristan’ın
Ankara Büyükelçiliği’nde
Basın Ataşesi olarak görev yapmıştı. O günlerden kalma sıcak bir dostluk vardı aramızda. Bu dostluğumuzun hatırına şimdi bana, önemli bir haber vereceğini söylüyordu.
“Hayırdır inşallah, Boyacıyef” dedim
"Yüzünden belli söyleyeceğin haberin ne kadar önemli olduğu...”
Boyacıyef, sakin bir biçimde otomobiline bindirdi beni:
“Şimdi seni sizin Büyükelçiliğin yakınlarında bir yere götürüp, orada bırakacağım” dedi
“Sen otuz kırk metre kadar yürüyerek elçiliğe gideceksin, orada işini yapacaksın ve geri dönüp, seni bıraktığım yere gelip, beni bekleyeceksin. Seni arabamla alır, yine buraya getiririm.”
Arabasını hareket ettirmedim:
“Dur bakalım hele, Boyacıyef’ dedim
“Neyin ne olduğunu söylemezsen, beni bir adım bile bir yere götüremezsin."
Boyacıyef’in
şaka yapan bir görünümü yoktu. Yüzü bembeyazdı, kendi yay gibi gergindi:
“Görüşmelerde Sayın Evren Paşa'nın ne kadar sinirli olduğunu hepiniz duydunuz, tabii" dedi.
"O haber bayatladı Boyacıyef... Geç onu...”
“Sayın Evren Paşa'nın bizimkileri açık açık tehdit ettiğini de hepiniz duydunuz..."
"Onu da geç, Boyacıyef... Bunlar sabahki haberler, hep.”
“Sana başka şey anlatacağım, iyi dinle" dedi Boyacıyef
“Şimdi bizim Bakanlık'tan telefon ettiler... Türkiye Büyükelçiliği, biraz önce bayrağını ters asmış..."
Diplomat
Boyacıyef, benim bu cümleden sonra yerinden fırlayıp, hayretle
“Ne?” diye bağırmamı bekliyormuş, meğer. Oysa ben kuzu kuzu yüzüne bakınca, bu kez kendisi hayret etti:
"Sana verdiğim haberin ne kadar önemli olduğunu anlamadın, galiba" dedi
"Bir devletin bayrağı, başka bir devletin toprağında ters asılırsa, bu bir savaş ilanıdır... Şimdi anladın mı haberin önemini?... Bizim Dışişleri Bakanlığı yarım saatten beri bu olayla kaynıyormuş. Şimdi telefon geldi bakanlıktan...”
Bayrağın ters asılmasının savaş ilanı anlamına geldiğini şimdi öğrendim ama...
Bizim bayrağın nasıl ters asılabildiğini pek anlayamadım.
"Düz de tutsan, ters de çevirsen, bizim ayyıldız hep aynı yerdedir, Boyacıyef’ dedim
"Bizim bayrağın ters asılması diye birşey olmaz ki..."
Bambaşka birşey söyledi Bulgar dostum:
“Sizin büyükelçilikte şu anda asılı olan bayrak, her zamanki bayrağınız değil" dedi
“Üzerinde Türkiye Cumhurbaşkanlığı forsu bulunan, Cumhurbaşkanlığı bayrağınız... Ve bizimkiler ise, onun ters asıldığını, forsun aşağıda olduğunu görünce anlamışlar hemen."
İşte bunu duyar duymaz fırladım yerimden:
“Çabuk gazla Boyacıyef’ dedim.
Türkiye Büyükelçiliğinin önüne geldiğimde,
Sofya’ya
akşam karanlığı iniyordu. Büyükelçiliğin bayrak direğinde, büyük boy bir Cumhurbaşkanlığı bayrağı asılıydı ve...
Bulgarlar’ ın hemen farkedip, farkettikleri anda da küçük dillerini yuttukları gibi, gerçekten de ters duruyordu bu bayrak.
Akşamın karanlığı tüm gücüyle oturmadan, birkaç fotoğrafını çekebildim bu ters bayrağın.
Sonra da otele geldim, havanın kararmasını bekledim. Çevremiz simsiyah olduktan sonra, haberi yeni duymuşum gibi yaptım, bizim gazetecilerin kulaklarına fısıldadım.
Resmi heyete dahil olmayan ve bu nedenle de Devlet Başkanımızın akşamki davetine Büyükelçimiz tarafından davet edilmeyen biz sekiz on gazeteci, iki otomobille büyükelçiliğin önüne gittik, birlikte bayrağı seyretmeye başladık.
Ters bayrak yukarda asılı olduğu için flaşla da olsa fotoğrafı çekilemiyordu Fakat biz sanki bu fotoğrafı çekiyormuşuz gibi yaptık, flaşlarımızı birbiri ardı sıra patlatmaya başladık.
Büyükelçi
Yıldırım Keskin panik içinde bahçeye fırladı:
“Ne yapıyorsunuz orada öyle?” diye bize yine çıkışmaya hazırlanırken, içimizden biri,
“ne yaptığımızı" kibarca anlattı.
Önce inanmak istemedi Büyükelçi Keskin:
“Ne?... Cumhurbaşkanlığı forsu ters mi asılmış?... Cumhurbaşkanlığı forsu başaşağı mı duruyor?” diye sordu ve merak ettiği yanıtı bizden almak yerine kendi gözleriyle görünce, bir anda diplomatlığını filan unuttu:
“Ulan Refik ben seni ne yapmam şimdi?” diye köpürerek, hızla büyükelçiliğe girdi.
Devlet Başkanımız
Evren’in
resepsiyonuna alınmadığımız için biz
“gayri resmi gazeteciler” o gece,
Vitoşa Oteli’nin restoranına gittik, orada kendi kendimize bir ziyafet çektik.
Hesap istedik, hesabın ödendiğini söylediler.
Otelin gece kulübüne geçtik, orada içkiler içtik, şovlar seyrettik... Sonra hesap istedik, hesabımızın yine ödendiğini öğrendik.
Vitoşa Oteli’nden
çıktık,
Otel Sofia’nın gece kulübüne gittik. Orada da hesap almadılar bizden...
Kim izliyordu bizi?... Kim ödüyordu bizim yediklerimizin içtiklerimizin parasını?...
“Tabii ki bizim Büyükelçi” dedik kendi kendimize
“Adamcağız ters bayrağın fotoğrafını gece karanlığında çekebildiğimize inandı, basmayalım diye de şimdi bize aklı sıra hoş görünmeye çalışıyor.”
Bir başka arkadaşımız ise, bizim o geceki eğlence masraflarımızın büyükelçi tarafından değil, büyükelçilik tarafından ödenmiş olabileceğini söyledi:
“Devlet Başkanı'nı ağırlama masrafı diye göstermişlerdir, üstelik" diye de, bir de kılıf buldu bu sivri buluşuna.
Oysa bir ikimiz dışında, arkadaşlarımızın büyük bir bölümü, değil o gün, bugün bile öğrenemediler
Sofya’da o akşamki tüm eğlence masraflarımızın bir meslek ağabeyimiz tarafından ödenmiş olduğunu...
Birkaç iş gezimizden dönüşümüzde olduğu gibi, 3 günlük
Bulgaristan gezimizden de bir üniversite daha bitirmiş olarak döndük.
Etiketler:Bulgar, Bulgaristan büyükelçisi, cumhurbaşkanı forsu, Devlet Başkanı Kenan Evren, gazete sahibi, İvan Boyacıyef, resmi heyet, Simavi, Sofya günleri, Türk siyasal yaşamı