03 Mayıs 1992
Zevklidir… Önemlidir… Ve tehlikelidir bizim iş…
Ne kadar da zevkli bir mesleğiniz var dedi. Eh, biraz doğru... Gazetecilik bazen tatlıdır.
“Üstelik, önemli bir meslektir de, gazetecilik.”
Adamcağız galiba haklı... Önemli bir meslektir, gazetecilik.
“Fakat zevkli olduğu kadar, önemli olduğu kadar tehlikeli bir meslektir de, değil mi?” dedi.
Hah, işte... Söyledikleri içinde en doğru olanı, bu sonuncusu.
“Haklısınız” dedim
“Yerden göğe haklısınız... Tehlikelidir, hem de çok tehlikelidir bu meslek.”
Sırtımı okşuyormuş gibi bir yumuşaklıkla sürdürdü konuşmasını:
“Bence önemli olan nokta, gazeteciliğin tehlikesi değil, bu tehlikenin karşısında gazetecilerin gösterdikleri cesaretleridir” dedi.
“Kel Fatma” hindiler gibi hafiften hafiften kabarır gibi oldum:
“Hayret, ne denli yakından tanıyorsunuz bizi” dedim
“Siz yoksa, röportaj yapmak üzere dağ başına çıkan ve orada üstüne çullanan yırtıcı hayvanlarla boğuşan bir gazetecinin bu savaşımına mı tanık oldunuz?”
“Hayır” dedi
“Ben hiç, dağ başlarına da çıkmadım, hatta dağ eteklerine bile gitmedim.”
Pekiii... Gazetecilerin cesaretlerine nerede tanık olmuş olabilir?
“Ben bilirim” dedi
“Sizler çok önemli kişilersiniz.”
Şimdi ellerinizi vicdanınızın üstüne koyun ve doğru doğru dosdoğru yanıtlayın:
Karşınızdaki kişi, mesleğinizin çok büyük, çok önemli bir meslek olduğunu bir kez, iki kez, beş kez, on kez yineleyip, dursa... Böylesi büyük ve önemli bir mesleği yaptığınız için sizin de çok büyük ve çok önemli bir kişi olduğunuzu üç kez, beş kez, on kez yinelese...
İster belediyede temizlik işçisi olun, ister banka koruma görevlisi olun, ister
Koç Holding yönetim kurulunun, aile dışından tek üyesi olun...
“Hayır, ne ben önemli bir kişiyimdir, ne de yaptığım iş önemlidir” diyebilir misiniz?
İşte sırf bu nedenle, ben de kabardıkça kabardım ve hani neredeyse kendimi bile kandırabileceğim bir inançla, başladım kendimi de işimi de şişirmeye:
“Biiiz, Tuna boylarında at oynatan dedelerimizin torunları olduğumuzu kanıtlarcasına bir cesaretle, Orta Asya’nın Türki ellerinde, dipleri görünmeyen uçurumların kenarlarındaki keçi yollarından, son süratle ilerleyen jiplerle geçeriz” dedim.
Nasıl da da takdir etti adamcağız, beni de işimi de:
“Bravo size” dedi
“Hayranım cesaretinize...”
O hayran olmaya devam etsin, biz kaldığımız yerden sürdürelim işimizi:
“Biiiz, alev alev yanan binaların içine gözümüzü kırpmadan girer, alevleri yararak, külleri kazarak, yangının başlama nedenini bulur, çıkarırız.”
Ben anlattıkça, adamcağızın göğsü şişiyordu:
“Bravo size... Bravo size... Hayranım size...”
“Biiiz, Okyanus’a düşmüş ceviz kabuğu gibi sallanan deprem bölgelerinde, her an üzerimize yıkılabilecek postane binalarında saatlerce bekleyerek, gazetelerimize haber ulaştırırız.”
Ben övünmek için ağzımı her açtığımda, adamcağız da hayranlığından ötürü ağzını bir karış açıyordu.
Onu öyle gördüğümde ise, biraz önce içime soktuğu şeytan yeniden harekete geçiyor, coşturdukça coşturuyordu beni:
“Biiiz, Uludağ'ın zirvesinde bir haber varsa, sıfırın altında yirmi derece soğuklukta o zirveye çıkar, oradaki haberi alır, geliriz.”
“Bravo... Bravo... Bravo size...”
Yaaa... Tabii bravo bize...
“Biiiz, kırkbeş derece sıcak altında da çoook haber kovalamışızdır.”
“Bravo... Bravo...”
“Biiiz, bir olaya anında yetişebilmek için, Türkiye’de sadece Cumhurbaşkanının kullanabildiği bir hakkı kullanırız ve bindiğimiz otomobili saatte 200 km. hızla süreriz.”
“Bravo... Bravo…
Karşımdaki adam beni biraz daha dinledikten sonra, kaşlarını çattı, başını sinirli bir biçimde sağa sola sallamaya başladı:
“Fakat hakkınız yok, hakkınız yok buna” dedi
“Bu kadar önemli işler yapan, bu kadar bir önemli kişi olarak buna hakkınız yok...
Ne demek istediğini anlayamadığımı görünce, yardımcı oldu:
“Kendinizi hergün böyle tehlikeler içine atmaya hakkınız yok” dedi
“Allah saklasın, bizi kendinizden mahrum etmeye hakkınız yok...”
Bunları dedikten sonra yanındaki çantasını dizlerinin üzerine koydu, içinden birtakım kağıtlar çıkardı ve önüme uzattı:
“Lütfen şunları imzalar mısınız?” dedi
"Şuraya, şuraya ve bir de şuraya birer imzanızı rica edeyim. Yukarıdaki bölümleri daha sonra birlikte doldururuz.”
Önümdeki kağıtları bir yandan imzalarken, bir yandan da merakımı gidermek istedim:
“Bu kağıtlar nedir?” dedim
“Bunları niçin imzalıyorum?” Son derece kararlı bir yüz ifadesiyle karşılık verdi:
“Bunlar, hayat sigortası poliçelerinizdir” dedi
“Sizin gibi önemli işler yapan önemli kişiler, hergün yeni bir tehlikeyle burun burunasınız. Kurtuluşunuz yok... Kesinlikle sigortalamalıyım hayatınızı...”
Bu olayın üzerinden geçen son altı ayın her ayı, elime geçen paranın dörtte birine yakın bir bölümünü götürüyorum, sigorta şirketine yatırıyorum.
Bizim mesleğin tehlikelerinden söz ediyorduk, değil mi?. Alın işte mesleğimizin bir tehlikesini daha:
Son süratle giden bir jip içinde, dipleri görünmeyen uçurum kenarlarındaki keçi yollarından geçmek kadar... Alevler arasında, küller dibinde bir yangının nedenini araştırmak kadar... Sıfır altı yirmi derece soğukta ve kırkbeş derece sıcakta haber peşinde koşmak kadar...
Şişmek, kabarmak da çok tehlikelidir, bizim meslekte...
Çünkü biiiz, önemli kişiler olduğumuz kadar, saf kişilerizdir de...
Etiketler:gazetecilerin cesareti, Gazetecilik mesleği, önemli meslekler, pazarlama, sigortacı, tehlike, Tuna boyları, uçurum kenarlarında gazetecilik