03 Mayıs 1992
Ağabeylik kardeşlik..
ÇOĞUMUZ, bu konuda biraz da adlarının çıkmasından ötürü,
Galatasaray Lisesi mezunlarının yıllardır günahını almışızdır, boş yere.
Onların hep öyle olduklarını sanmışızdır, onların hep öyle olduklarına inanmışızdır da...
Tarsus Amerikan Koleji mezunlarının, onlardan daha sıkı sıkıya birbirlerine bağlı olduklarını, onlardan daha içtenlikli bir ağabey-kardeş dayanışması örneği oluşturduklarını aklımızın ucundan bile geçirmemişizdir.
Netekim...
Erhan Erdoğmuş, "Sadece Mete Ağabey'le görüşürüm... O görüşme de, şayet kendi isterse yapılır" derken, onunla görüşme istekleri geri çevrilen yerli ve yabancı gazetecilerin birinin bile aklına,
Tarsus Amerikan Koleji’nin
adı gelmedi tabii.
Onun bu sözleri kulağıma geldiğinde... İtiraf edeyim, yıllar yıllar önce mezun olduğum lisenin adı, benim de aklıma gelmedi.
Türkiye’nin
“Darbeler Tarihinde, sondan bir önceki sırasını koruyan
12 Mart 1971 olayından tam bir hafta önce, 5
Mart 1971 cuma günü,
Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileriyle konuşlandırıldığı
Nevşehir’den özel olarak
Ankara’ya getirtilen
Türk Silahlı Kuvvetleri Komando Birliği arasında, o yılların günübirlik savaşlarından biri yapıldı.
Komando Birliği’ne,
Türk silahlı Kuvvetleri’nin
“isimsiz kahramanı" bir albay komuta ediyordu. Öğrenci cephesinin başında ise,
ODTÜ Öğrenci Dernekleri Birliği Başkanı Erhan Erdoğmuş yer alıyordu.
Gün doğumundan gün batımına değin süren savaşın bilançosuna göre, her iki taraf da birer ölü vermişti.
Öğrenci cephesinde bir de ciddi boyutta yaralanma olayı vardı ama bu olay şimdilik bir sır olarak tutuluyor,
Komando Cephesi’nin bilgisinden saklanıyordu.
Yaralanan öğrenci cephesi komutanı,
Erhan Erdoğmuş’du. Bacağının
"baldır” denilen, diz altındaki bölümünün arka tarafına iki kurşun saplanmıştı ve... Geldikleri gibi gitmemişler, ikisi de girdikleri yerde kalmışlardı.
Amiral battı oyununda, amiral gemisinin yara alması gibi bir olaydı bu.
Yara alan amiral gemisinin, onarılmak üzere kesinlikle tersaneye çekilmesi gereği gibi, yaralı komutanın da tedavi edilmek üzere, kesinlikle hastaneye kaldırılması gerekiyordu. .
İlkokul çocuklarının
“tavşan kaç" oynarken, omuzlarını birleştirip, elele tutuşarak oluşturdukları
“geçit vermez daire” örneği,
Komando Birliği erleri de omuz omuza değercesine bir sıklıkla oluşturdukları
kendi
“geçit vermez daire”riyle, koskoca
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni
kuşatmışlar, dışarıdan içeriye olduğu gibi, içerden de dışarıya kuş uçurtmuyorlardı.
Peki, yara almış amiral gemisi, onarılmak üzere tersaneye nasıl götürülecekti?
Başbakan Yardımcısı sıfatıyla bugün
Türkiye’nin
başında olan
Erdal İnönü, rektör sıfatıyla o gün
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin
başındaydı.
Fransa Cumhurbaşkanı' na,
“Kürt halkı ve PKK iki ayrı unsurdur. Onları birbirinden ayrı tutmak gerekir" demeci verdirtebilecek denli karşısındakine derdini anlatabilen
Erdal İnönü'nün,
o günkü derdini kime anlattığını, nasıl anlattığını kimse bilmez ama... Bir bacağında iki kurşun yarasıyla
Erhan Erdoğmuş’un
, komando kuşatması altındaki
ODTÜ'den, nasılını sormayın, çıkabildiğini hemen herkes bilir.
Komando kuşatmasından sıyrıldıktan sonra doğruca hastaneye gitmesi beklenen
Erhan Erdoğmuş, hastane yerine o gün
Devrim dergisinin bürosuna gitti ve...
Kaşla göz arasında bir basın toplantısı düzenleyerek, bu kez polislerle oynamaya başladığı
“tavşan kaç, tazı tut” oyununa yepyeni bir kovalamaca heyecanı kattı.
İki saat önce
ODTÜ’den
“kaçan”, komando çemberini
“aşan”, üstelik bir de basın toplantısı
“yapan” Erhan Erdoğmuş'u
kıskıvrak yakalamak umuduyla
Devrim dergisi bürosunu basan sivilli resmili polisler, büroda
Erhan Erdoğmuş yerine, onun yarım saat önce biten basın toplantısındaki sözlerini yazan muhabirlerle karşılaştılar.
Erhan Erdoğmuş’la
polisler arasındaki oyun bu noktadan sonra,
"saklambaç”a
dönüştü.
Erhan kimbilir nerede saklanıyordu, polisler bakalım onu bulabilecekler miydi?
Sadece polisler mi?
“Saklambaç" oyununa gazeteciler de katıldılar. Onlar da bulmaya çalışıyorlardı
Erhan Erdoğmuş’u.
Gazeteciler de nerede olduğunu bilemiyorlardı ama... Hiç olmazsa, ulaşabiliyorlardı ona.
Devrim dergisindeki eski arkadaşlarına haber bırakıyorlardı.
“Şayet Erhan herhangi bir yerden ararsa”, onlar da bırakılan bu mesajı kendisine iletiyorlardı.”
Yerli ve yabancı birçok gazetecinin,
Erhan Erdoğmuş'la
görüşmek isteği sanki yetmiyormuş gibi, görüşme isteklileri listesine televizyon muhabirleri de katıldılar.
TRT harfleri dışında, alfabedeki hemen hemen tüm harflerden oluşan
ABC, BBC, CBS, NBC, ZDF gibi televizyon şirketleri, üçer beşer kişilik ekipleriyle
Erhan Erdoğmuş'a
başvuruyorlar ve büyük tutarda para önererek kendisiyle görüşme yapmak isteklerini bildiriyorlardı.
Erhan Erdoğmuş, tüm bu başvuruları geri çeviriyordu.
Gazetenin telefon santral memuresi
Nedime Hanım, telefonu bağlamadan, beni arayan kişinin adını da söyledi:
“Devrim Dergisi'nden Uluç Gürkan adında bir bey arıyor sizi” dedi.
Meslekdaşım, dostum ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki vekilim olmasından ötürü bugün üç katlı gurur duyduğum
Uluç Gürkan, o gün adını yeni yeni duyduğum, genç bir meslekdaşımdı.
Telefonda bana
“ağabey” diye seslenişini, mesleğimize çabucak ısınıvermiş olmasına yormuştum.
Meğer okul ağabeyi imişim onun...
“Erhan Erdoğmuş, sadece sizle görüşmeyi kabul ediyor, ağabey" dedi
"Şayet siz kendisiyle görüşmek isterseniz, tabii...”
Gülüşüm, telefonun öteki ucundan taştı,
Uluç Gürkan'ı
meraklandırdı:
"Niçin gülüyorsunuz, ağabey?” diye sordu.
Bir çırpıda anlattım:
“Tilkiye (Kızarmış tavuk var. Yer misin?) demişler. Tilki de (Güldürmeyin beni) demiş."
Ve arkasından ekledim:
"Şimdi sen de bana, tüm dünya basınının görüşmek isteyip de bir türlü görüşemediği Erhan Erdoğmuş'un benimle görüşmek istediğini söylüyorsun ve (Tabii siz görüşmek isterseniz) diyorsun, dimi bir an için, kızarmış tavuk ikram edilen tilkiye benzettim de onun için gülüyorum."
Okul ağabeyi olmamın verdiği hakkımı kullanarak, yarı hesap, yarı soru sordum
Uluç Gürkan'dan:
"Erhan Erdoğmuş'la senin bu dostluğun nereden kaynaklanıyor, bakiiim?” dedim
"Görünüşe bakılırsa, galiba bir hayli yakınsınız birbirinize.”
Uluç Gürkan, bilmediğime hayret ettiği bir gerçeği açıkladı:
"Erhan benim sınıf arkadaşımdır, ağabey” dedi
“Tarsus Amerikan Koleji'nde yıllardır aynı sıralarda dirsek çürüttük onunla..."
Kafamda bir anda, şimşekler çakmaya başladı:
"Yani ben şimdi, Erhan Erdoğmuş'un da mı ağabeyi oluyorum?” dedim ve kafamda oluşan ikinci soruyu da sordum:
“O da biliyor mu kendisinin okul ağabeyi olduğumu?”
Telefonun öteki ucundan bu kez
Uluç Gürkan gülmeye başladı:
“Bilmez olur mu hiç, ağabey?" dedi
“Haydar Hoca'nın öğrencisi olup da senin ağabeyimiz olduğunu bilmeyen, senin öğrenciyken yaptıklarını bilmeyen mi vardır Tarsus Amerikan'da?”
Buruk buruk bir soru daha sordum
Uluç'a:
“Yoksa okul ağabeyiyim diye mi yalnızca benimle görüşmeyi kabul etti?” dedim.
ABC'ler, BBC’ler, CBS’ler, NBC'ler arasından sıyrılıp, tek seçici tarafından seçilmemin başka bir nedeni mi olacaktı, sanki?...
Üniversite öğrencisi iki genç, akşam karanlığının bastırdığı saatlerde büroya geldiklerinde, benimle özel olarak konuşmak istediklerini söylediler.
"Sizi Erhan Erdoğmuş ağabeye götürmek üzere görevlendirildik" dediler
“Ne zaman hazırsanız, o zaman gidebiliriz, ağabey.”
"Ağabey” sözcüğü, kulaklarımı dikleştirmeme yetti:
"Siz ikiniz de Haydar Hoca'nın öğrencileri misiniz, yoksa?” dedim.
Öylelermiş.
Gösterişsiz bir ağabey-kardeşler tanışmasından sonra foto muhabiri arkadaşım
Asaf Uçar'ı
da tanıştırdım onlara ve birlikte bürodan çıktık, benim arabaya bindik.
“Kızılay'daki gökdelenin önünde yarım dakika durabiliriz değil mi, ağabey?" dedi İkisinden biri
“Erhan ağabey konyak istemişti de... Onu alacağız.”
Erhan Erdoğmuş, Yeni Mahalle'nin
girişindeki gökdelen bloklardan birinin dokuzuncu katındaki dairesinde kalıyordu.
Üzerinde bir pijama, kollarında da birer koltuk değneği vardı. İlk kez karşılaşmamıza karşın, bir okul ağabeyinden çok,
"ana bir, baba bir" ağabeyine gösterebileceği bir sıcaklıkla boynuma sarıldı.
Erhan Erdoğmuş'un o gece saat ikiye kadar anlattıklarını, gazetede tam onbeş gün süreyle yayınladım.
Yayın bittikten sonra birgün,
Tarsus Amerikan Koleji’nin o yıllardaki müdürü
Mr. Wallace Robeson'ı,
gazetedeki odamda beni beklerken buldum.
Birlikte yediğimiz öğle yemeğinin ortasında, benim eski öğretmenim, eski okulumun ise yeni müdürü
Mr. Robeson, bana yeni bir ödev verdi:
“Para sahibi mezunlarımıza git, gereken miktardaki parayı onlardan topla, sonra da Erhan’ı al götür, ameliyat ettir” dedi
"Bacağındaki iki kurşunun hala durduğunu yazdın geçen gün. O kurşunları kesinlikle çıkarttır.”
Mezuniyetimin üzerinden onaltı yıl geçmesine karşın kendimi o gün eski öğretmenimin karşısında, orgenerali karşısındaki rütbesiz bir ere benzettim:
"Emredersin, Mr. Robeson" dedim
"Ben ne yapar yapar, Erhan'ın bacağını ameliyat ettirir, bacağındaki o iki kurşunu çıkarttırırım.”
Ankara'daki
Amerikan Askeri Hastanesi’nin
operatörlerinden
Dr. Attila Sunay, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın
oğlu, benim ise yakın dostumdu.
Amerikan askerlerine ve onların aile bireylerine hizmet veren bu
Amerikan kuruluşundaki odasının duvarına,
“Babamdır... Karışamazsınız” deyip,
Türkiye Cumhurbaşkanı'nın
büyük bir fotoğrafını asacak kadar, masasının üstünden ay-yıldızlı
Türk bayrağını eksik etmeyecek kadar vatansever olan
Dr. Attila Sunay, ayrıca içtenlikli bir insanseverdi de.
Bir sohbet sırasında lafı getirdim, getirdim, onun insanseverlik özelliğinin önüne serdim:
“Fidan gibi çocukcağız” dedim.
"Bacağında iki tane kurşun duruyor" dedim...
"Allah göstermesin, belki de kangren olacak, kesilecek bacağı" dedim...
Dr. Attila Sunay, dostluğunu
göstermekte gecikmedi:
"Tamam, tamam, anladık... Fazla uzatma ağlatacaksın beni” dedi gülerek
"Getir de çıkarayım o kurşunları."
Bir konuyu daha sağlama almak istedim:
"Bir doktor, bir hastasının bedeninden kurşun çıkarırsa, bu durumu polise bildirmek zorunda değil midir, Attila Ağabey?” dedim.
Attila Ağabey, az kalsın dövecekti beni:
“Uzatma dedik sana, oğlum" dedi
“Lafı bırak da hastanı getir.”
Bir de uyarıda bulundu:
“Bana getirmeden bir röntgenciye götür, bacağının röntgenini çektir önce” dedi
“Röntgen filmiyle birlikte getir hastanı bana.”
“Birbirlerini sevmek”, “birbirleriyle dayanışma içinde olmak” konularında
Galatasaraylılar'ın
adları çıkmıştır. Çoğumuz nedense, sadece
Galatasaray Lisesi mezunlarının birbirleriyle özel bir dayanışma içinde olduklarını sanmışızdır.
Oysa bizim lisenin mezunları da ve kuşkusuz, sizin lisenin mezunları da en az
Galatasaraylılar kadar içtenlikle sürdürmektedirler, ağabey-kardeş ilişkilerini...
Hatta, aynı lisenin mezunu olmak zorunda da değildir galiba bir kardeş, ağabey dediği kişinin ağabeyliğini görebilmek için...
Etiketler:“Babamdır… Karışamazsınız”, Darbeler tarihi, Devrim dergisi, Erhan Erdoğmuş kimdir?, isimsiz kahramanlar, kurşun yarası, ODTÜ, Tarsus Amerikan koleji dayanışması