13 Eylül 1992

Salzburg’da üç asırlık kahve…

Osmanlı Ordusu Viya­na kapılarından geri dönerken, beşyüz çu­val çekirdek kahveyi de orada bıraktı. Kuşatmaya katı­lan askerlerin keyif gereksini­mini karşılamak için taa İstanbul’dan getirilmişti bu kahve­ler. Kimbilir kaç bin çuval kah­veden arta, kalan bu beş yüz çu­valı ordu, İstanbul’ a geri götürmektense Viyana kapılarında bırakmayı daha uygun buldu. Osmanlı askerlerinin iyice uzaklaştıklarından emin olduktan sonra Avusturyalılar, geride bırakılan eşyalar arasında “ne var, ne yok araştırması yapar­larken, bu beş yüz çuval kahve­yi buldular ve bir hayli de şaşır­dılar. O güne değin görmedikleri bu çuval çuval çekirdekler ne olaydı ki? Sonunda karar verdiler: “Bunlar olsa olsa, deve ye­mi olabilir ancak” dediler ve dediklerine kendilerini de inan­dırdılar. Devesi olmayan Avustur­ya'da beş yüz çuval deve yemi ne yapılırdı? Yakılır, yok edilir­di. tabii... Avusturyalılar da öyle dü­şündüler ve... İşlerine yaramayan bu yem çuvallarını birer bi­rer ateşe atmaya başladılar. En nefisinden kahve çekir­dekleri ateşi görünce kavrulmaya... Kavrulunca da dört bir ya­na misler misi kahve kokuları salmaya başladılar. Kavrulmuş çekirdek kahve kokusu Kosinscki’ nin burnuna gelince, bu uyanık Polonya’­lının burnu tatlı kazanç koku­ları da alır gibi oldu. Koşarak kokunun kaynağı­na gelince, Avusturyalı askerle­rin çuval çuval kahveleri yak­tıklarını gördü. “Aman ateşi söndürün, bu çuvalları yakmayı durdurun" diye yalvardı “Bunlar sandığı­nız gibi deve yemi değildir, ha­rika bir keyif maddesidir. Adı da kahvedir.” Kuşatma süresince yardım­larına koşan Sobievski kadar olmasa da Kosinscki de Avusturyalıların gözünde bir "Kahraman Polonyalı" idi. Kimbilir ne alıp, ne satmak için birkaç kez geldiği İstanbul’da çat pat Türkçe öğrene­bilmiş, kuşatma günlerinde de bu Türkçe’ siyle Osmanlı asker­lerinden hem sempati, hem de haber toplayarak, bu bilgileri götürdüğü Avusturyalılara büyük hizmette bulundu. Kuşatma sonunda Avustur­ya Ordusu, kendilerine yaptığı büyük hizmetlerinden ötürü Kosinscki'yi bir madalyayla ödüllendirmeye karar verdi. Burnu sadece kavrulmuş kahve kokusunu değil, ilerdeki yılların, hatta yüzyılların bile kokusu alabilen Kosinscki, kahramanlığı ve hizmetleri kar­şılığında kendisine madalya yerine, Osmanlı Ordusu’ nun bı­raktığı bu beş yüz çuval kahve­nin verilmesi istedi. Ve masum bir istekte daha bulundu: “Bir de bu kahveyi pişirip, satabileceğim bir dükkan isti­yorum” dedi. Viyana'nın dünyaca bilinen Stephens Kilisesi’ nin hemen yanıbaşında bir dükkan, beş yüz çuval kahvesini pişirip sa­tabilmesi için Kosinscki’ye ar­mağan olarak verildi. Kosinscki bu dükkanı, İs­tanbul'da gördüğü kahvehaneleri örnek alarak yeniden bi­çimlendirdi ve böylece, Avru­pa'daki ilk kahvehaneyi kur­muş oldu. Kosinscki’ nin kahve dünya­sına hizmeti burada bitmedi, aksine burada başladı. O çuvallardaki kahveyi ka­vurdu, çekti, pişirdi ve... Porselen bir fincan içinde, yanında bir bardak suyla, kahvehane­sindeki ilk müşterisine ikram etti. Afiyet olsun, Avrupa da ilk kahveyi böylece tatmış oldu. Sonra yeni yeni kahvehane­ler açıldı Viyana'da. Her yeni kahvehane açılırken öteki tüm kahveciler “Aman, dikkat" dercesine bir titizlikle gözlerini dört açtılar ve her yeni kahvehanede de gerek kahvehane adabının ve gerek kahve ikram biçiminin aynen korunmasını gözlediler. Bu örf ve adetleri koruyabil­mek için Viyana’ lı kahvehane sahipleri daha sonra, “Viyanalı Kahveciler Birliği"ni kurdular. Şimdi durup dururken ne­reden çıktı bu Kosinscki, bu deve yemleri, bu kahvehane örf ve adetleri meseleleri? Şıra onu anlatmaya geldi: İki hafta kadar önce bugün­ler, eşimle birlikte Salzburg’ daydık. Sadece konuk başbakanların, Avrupa’ nın sa­nayi krallarının, uluslararası üne sahip sanatçıların ve Avrupa jet sosyetesinin katılabildiği salonlarında değil, çevresine tahta tribünler kurulmuş kent alanlarındaki orkestralarıyla da, hatta sokak aralarındaki üçer beşer kişilik topluluklarıyla da ve hatta coşkusuyla zıpla­dığı bir köprübaşı duvarında, kemanıyla bir Mozart  silüeti oluşturmaya da özenerek kon­ser veren bireysel sanatçılarıyla da Salzburg, geleneksel festiva­lini yaşıyordu. İki konser arasındaki birbuçuk saatlik süreyi geçirmek için gittiğimiz bir kahvehane, bina­nın göğsü hizasına gelen bölümünün üstünde bir madalya gururuyla, üç yüz yıl öncesine kadar uzayan bir tarihi taşıyor­du. Bu kahvehanenin, Kosinscki’ nin kahvehanesinden otuz ya da kırk yıl sonra kurulduğu­nu anlayabilmek için ille de göğsündeki doğum yılına bak­mak gerekmiyordu. Oturduğumuz sandalyenin yaşanmışlığı, masamızın dokunmaktan yuvarlaşmış kenar çizgileri, bir köşedeki sopaya sırtlarından tutturulmuş gün­lük gazeteleri masasına götü­rüp, orada okuduktan sonra al­dığı yere bırakan o genç kadın ve... Bembeyaz gömlekli, çarpıl­mamış papyon kravatlı, hele hele tek lekesi yok smokinli, ak saçlı garsonuyla bu kahvehane, tüm bu varlığıyla bir tarihsel kimlik oluşturuyordu. Ismarladığımız iki kahve, iki ayrı tepsiyle ve yanlarında birer bardak soğuk suyla geldi. Türk olduğumuzu öğrenin­ce garsonun yüzünde güller aç­tı: "Sizin sayenizde tanıdığı­mız kahveyi size, sizden öğrendiğimiz ritüelle sunmak be­nim için çok özel bir zevk" de­di. Ve bu yazının başında size anlattığım tarihsel öyküyü anlattı bize: “Ondan sonra Kosinscki beş yüz çuval çekirdek kahve­sini aldı, Stephens Kirche’nin yanında Avusturya’daki ilk kahvehaneyi açtı, orada ilk kahveyi pişirip, ilk müşterisi­ne sundu" dedi. Sonra da, sadece anlatarak değil, üç yüz yıl öncesinden bu­güne değin yaşadığı ve yaşattı­ğı varlığıyla da sürdürdü öyküsünü. Ve kendilerine üç yüz yıl önce ikram ettiğimiz kahvenin hatırını, üç yüz yıldan buyana koruduğunu da kanıtlamış ol­du, bu sımsıcak ilgisiyle ve bu içten saygısıyla...

Etiketler:, , , , , , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title