18 Ekim 1992
Garsonlar ve… Uşaklar…
Biri dışında sözlerinin tümünü bir kez değil de, keşke bin kez, onbin kez, onyüz bin kez söyleseydi de...
O birini keşke hiç söylemeseydi
Mustafa Kemal Atatürk.
Hangi sözünü keşke hiç söylemeseydi, onu da söyleyeyim mi?
Hani birgün, bir yabancı konuğuna ziyafet veriyormuş da... Heyecandan mı, yoksa sakarlıktan mı bilinmez, garsonlardan birinin ayağı halının kenarına takılmış ve... Adamcağız bir yandan yüzükoyun yere kapaklanmış, bir yandan da elindeki çorba kasesini ister istemez halının üstüne boca etmiş de...
Mustafa Kemal’ de garsonun bu kusurunu örtmek için yabancı konuğuna,
“Bu millete herşeyi öğrettim, fakat sadece uşaklığı öğretemedim” demiş ya...
Mustafa Kemal böyle bir sözü şayet gerçekten söylemiş ise...
İşte onun için diyorum
“Keşke söylememiş olsaydı o sözü” diye...
Attığı her adımın yoluna sadece gönlümü ve beynimi koymakla yetinmeyip, boynumu da koymaya hazır olduğum... Parmağını uzattığı her noktada, kendimi yönelteceğim bir kutup yıldızı bulduğum
Mustafa Kemal'in,
sadece ve sadece bu sözünün karşısında oldum, hep.
O nedenle diyorum
"Keşke söylememiş olsaydı o sözü” diye...
Mustafa Kemal Atatürk'ün
söylediği ileri sürülen
"Bu millete herşeyi öğrettim, fakat sadece uşaklığı öğretemedim” sözü, bu ülkede onun, belki de hemen herkes tarafından en çok bilinen sözü olmuştur.
Çoğumuz, bu sözden kendi payımıza ayırdığımız bir çeşit ulusal üstünlük duygusuyla gizli gizli böbürlenmişizdir. Bir bölümümüz ise, bu sözün etkisi altında ezilen bir mesleğin kaderini, kişisel yaşamımızla bütünleştirmişizdir.
Başka bir kişiye hizmet edebilme olanağı sağlaması özelliğinden ötürü garsonluk, insan doğasına pek çok yakışan, pek az sayıdaki mesleklerden biridir.
Oysa
Mustafa Kemal'in
söylediği ileri sürülen bu sözünden sonra garsonluk mesleği
Türkiye'de,
hem de kimi garsonlar tarafından,
“uşaklık" sanılmıştır, kimi garson ise kendi gözlerinde kendilerini birer
“uşak" gibi görmüşlerdir.
Garsonluk mesleğini
"uşaklık”, garsonları ise
“uşak" sanan
"beyin özürlülerin” başında, ne üzücüdür ki, kimi garsonların kendileri gelmektedir.
Garsonluk mesleğinde uzmanlaşmış olanları değil elbette, fakat yapabilecekleri başka bir iş bulamadıkları için, alt düzeyde de olsa, bu işi yapmaya kalkışanlar, nedense, yaptıkları işi
“uşaklık”, kendilerini ise, birer
“uşak” olarak görmüşlerdir, hep.
Evine konuk olarak gittiğinizde, kendini parçalarcasına bir özveriyle ve sizi mahcup edercesine bir nezaketle hizmetinize koşan bir delikanlıyı bir de, garson olarak çalıştığı lokantada görün.
Düşman kafasına yumruk indirircesine bir öfkeyle... Ve nasıl bir ortamda, kime hizmet ettiğinin bile bilincinde olamayacak bir küstahlıkla onu, size hizmet etmeye çalışırken değil, aslında, bir
“uşak” olmadığını kendine kanıtlamaya çalışırken göreceksiniz.
“Evladım bir su, lütfen” isteğiniz karşısındaki bir
"Başüstüne” yanıtı ya da
"Hay hay” anlamında içtenlikli tebessümlü bir baş hareketi bile, bir garsona, kendisinin
"uşak” olmadığını kanıtlamakla kalmayacak, lokantasındaki müşteride, kendini evinde sanabileceği denli bir yakınlık, bir sıcaklık da yaratacaktır.
Garsonluk mesleğinin bu inceliğinin, bu ince noktasını anlatabileceğiniz kişinin, öncelikle garsonlukla uşaklığı birbirinden ayırdedebilmesi, sonralıkla da kendinin bir uşak olmadığını kendine inandırabilmesi gerekmektedir.
Bu iki ayrı kavramı birbirine karıştırmayıp, aralarındaki farkı görebilmesi için ise bir garsonun, öncelikle bir eğitimden, sonralıkla da bir mesleksel öğretimden geçmesi gerekmektedir.
Bir garsonun ne denli bir sorumluluk taşıdığını hiç düşündünüz mü?
Çok sivri bir benzetme olarak karşılamazsanız, onu da söyleyeyim:
Bir büyük otelde görev yapan bir garsonun ya da, hatta bir kominin sorumluluğu, en az bir jet yolcu uçağı pilotunun sorumluluğu kadar büyüktür, ağırdır.
İçindeki tüm yolcularla birlikte kendisine bir jet yolcu uçağı teslim edilen bir pilotun hatasının neye patlayacağını düşünmek bile istemiyor kişi...
Ya, diyelim,
İstanbul Boğazı’nı en uç noktasından,
Karadeniz'e açılan penceresinden seyreden ve bu uç tepeye bir yıldönümü pastası yüksekliğiyle oturtulan,
İsviçre çikolatası dış görünümlü, sanki
İsviçre çikolatası tadlı veya yirmibeş ya da otuz katlı bir otelin, içindeki tüm yabancı konuklarla birlikte, bir garson tarafından bir anda yok edilebileceği hiç aklınıza gelir mi?
O otelin lokantasında, tüm konukların yemek yediği saatte, bir garson sırtını duvara dayar ve...
İşaret parmağını yarısına kadar burnunun içine sokar da, burnunun dibinde sondaj çalışmaları yapmaya başlarsa...
Teğel teğel düğümle, iğne oyası özenle de yapılmış olsa...
O İsviçre çağrışımlı,
İstanbul Boğazı manzaralı, göz nurlu otel, kaşla göz arasında, bir anda yok olur, gider.
Bir otelde ve bir lokantada bir garsonun sorumluluğu, kişisel terbiyesi ve kişisel öğrenimiyle sınırlıdır ve...
Tüm bir kuruluşu bir anda havaya uçurup, yok edebilecek bir dinamit yumağı öfkesindedir.
Mesleklerine ve kendilerine saygılı tüm garsonların, aralarındaki
“uşaklar"ın
farkına varmaları da mesleklerinin bir gereğidir.
Ah,
Ata’m, ah...
Keşke söylemeseydin o sözü de... Keşke
"uşaklar" karışmasaydı, garsonların arasına da, işine de…
Etiketler:garson, İsviçre çikolatası tadı, lokanta, manzara, meslek, mete akyol, Mustafa Kemal Atatürk, otel, sorumluluk, uşak, yabancı konuk, yerli konuk