19 Nisan 1992
Meryem Ana kendi resmini çizdi!
BİR politikacının evinin başköşesinde
Meryem Ana’nın
resmi asılı duruyorsa... Hiç kuşkunuz olmasın, o resmin fotoğrafı ise ertesi gün, bir gazetenin birinci sayfasının başköşesinde basılı duruyor olacaktır.
Evinin oturma odasının başköşesine
Meryem Ana'nın bir resmini asan politikacı, her gazeteci için altın madeni değerinde bir malzemedir.
Böyle bir malzemenin haberini alınca, tabii kaçırmak istemedik. Foto muhabiri arkadaşım
Garbis Özatay’la
birlikte arabaya atladık, evine
Meryem Ana'nın
resmini asan eski
Belediye Başkanı’nın
evine gitmek üzere
Selçuk'a
doğru yola koyulduk.
Kendi kendimize bir de önlem aldık.
Evinin duvarına
Meryem Ana’nın resmini asan politikacı, bu resmin fotoğrafını çekmemiz için bize izin vermeyebilirdi. Bu nedenle
Garbis’le
bir plan kurduk. Ben ev sahibiyle havadan sudan bir sohbete başlayacaktım.
Garbis de o sırada duvardaki resmin fotoğrafını çekecekti.
Ev sahibinden izin almadan fotoğraf çektiği için ben
Garbis’e kızacak, onu fırçalayacaktım, o da benden ve ev sahibinden özür dilecekti. Fakat bu arada fotoğraf da
“çantada keklik” olacaktı.
Yani,
Amerikan filmlerindeki
“iyi polis-kötü polis" karakterini oynayacaktık.
Selçuk’a
girdiğimizde elimizdeki adrese bir daha baktık ve
Dr. Cahit Tanman’ın
evini bulduk.
Dr. Cahit Tanman bizi son derece içtenlikle kabul etti evine.
Konuştukça ve kendisini daha yakından tanıdıkça, gerçek insanlığı ve gerçek büyüklüğüyle belirdi karşımızda.
Dr. Cahit Tanman, hem
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, hem de
Selçuk’un saygın politikacılarından biriydi.
Selçuk'ta
oniki yıl süreyle
Belediye Başkanlığı yapmıştı ve politik yaşamına iki yıl önce,
12 Eylül olayı nedeniyle ara vermek zorunda kalmıştı.
Şimdi yöre halkına
Belediye Başkanı olarak değil,
“meccani doktor” olarak, yani hastalarından muayene ve hatta tedavi parası almayan bir doktor olarak hizmet veriyordu.
Onu biraz daha, biraz daha yakından tanıdıkça, içimdeki utanç duygusu da biraz daha, biraz daha büyüyordu. Ayrıca,
Garbis’le aramdaki anlaşmamızı nasıl bozabileceğimi düşünmeye başladım kara kara.
Onunla kurduğumuz
“iyi polis-kötü polis” planımızı uygulamaktan çoktan vazgeçtim ama... Bunu bir türlü bildiremedim
Garbis’e.
Ben bu duyguların baskısı altında kıvranırken
Dr. Cahit Tanman’da, birkaç yıl önce
Kasım Gülek ve eşi
Nilüfer Gülek’le
birlikte
Vatikan’a
gidişinin ve
Papa tarafından kabul edilişinin öyküsünü anlatıyordu.
Dr. Cahit Bey’in
bunları anlatırken kulaklarım kendisinde, gözlerim ise, oturduğu koltuğun biraz üstünde, duvarda asılı duran
Meryem Ana portresindeydi.
Dayanamadım, sordum:
"Bu portrenin özelliği nedir, Cahit Bey?" dedim
"Buraya, evinizin oturma odasının başköşesine astığınıza göre, bu resmin sizce özel bir anlamı olmalı...”
Sakin sakin anlattı:
“Gördüğünüz gibi bu, bir Meryem Ana portresidir” dedi
"Özelliği ise, bizzat Meryem Ana'nın kendisi tarafından yapılmış olması, daha doğrusu yaptırılmış olmasıdır."
Dr. Cahit Tanman, bu söylediklerini açıklığa kavuşturmak için soru sormamı beklemedi bile:
“İzmir’de altmış kişilik bir topluluğumuz var" dedi
“Biz her hafta cumartesi geceleri toplanırız, bir medyum arkadaşımız aracılığıyla, öteki dünyadaki bazı kişilerin ruhlarıyla temas kurarız."
Topluluğun sık sık temas kurduğu kişiler arasında
Hazreti Mevlana ve
Meryem Ana da varmış.
Medyum aracılığıyla bir gece
Meryem Ana'nın ruhuyla konuşurken
Dr. Cahit Tanman, içtenlikli bir soru sormuş:
“Hayatta olduğunuz yıllarda yüzünüzün biçimi gerçekte nasıldı acaba, Meryem Ana?” demiş
“Heykellerinizdeki, tablolarınızdaki yüzünüze benziyor mu acaba, gerçek yüzünüz?”
Medyumun bedenini kullanan
Meryem Ana'nın ruhu, bir kağıt ve kalem istemiş çevresindekilerden.
"Medyumun elindeki kalem, kağıdın üzerinde bir sağa, bir sola gidip gelmeye başladı” dedi
Dr. Cahit Tanman “Bir süre sonra ise, duvarda gördüğünüz şu resim ortaya çıktı.”
Altmış kişinin gözleri önünde meydana gelen bu olaydan sonra
Meryem Ana’nın
ruhu, yine medyum aracılığıyla tabii,
Dr. Cahit Tanman’ın
sorusunu yanıtlamış, merakını gidermiş:
“İşte dünyadaki hayatım sırasında yüzüm aynen böyleydi” demiş.
Ev sahibimiz, bu resmi evinin duvarına asmak için
Meryem Ana’dan izin aldığını da söyledi.
"Ayrıca bu resmi çoğaltıp, dünyadaki çeşitli metafizik cemiyetlerine birer kopyasını göndermek için de izin aldım Meryen Ana'dan” dedi.
Tam bu sırada
Garbis Özatay oturduğu yerden kalktı, bir adım öne attı ve gözüne yaklaştırdığı fotoğraf makinesinin deklanşörüne bastı.
Fakat beklenmedik birşey oldu. Fotoğraf makinesinin flaşı parlamadı.
Garbis, ev sahibinin iznini almadan fotoğraf çekmeye kalkışmıştı ama... Buna karşın duvardaki resmi, yine de
"çantada keklik” yapamamıştı.
Dr. Cahit Tanman’ın
yakınlığı, saygınlığı ve nezaketi karşısında daha başka birşey yapamayacağımı bildiğim için
Garbis’e biraz da sert bir biçimde çıkıştım:
“Lütfen Garbisciğim” dedim
“Ev sahibimizin izni olmadan lütfen fotoğraf çekmeye kalkışma."
Garbis, Dr. Cahit Bey'den
özür diledi:
"Çok özür dilerim, beyefendi” dedi
"Mesleksel alışkanlıkla elim birden makineme gitti. Zaten çekemedim resmi. Şayet izin verirseniz, yeniden çekeyim."
Dr. Cahit Tanman, o engin hoşgörüsüyle karşılık verdi
Garbis’e:
"Estağfurullah, izin vermek benim yetkimde değil ki, yavrum" dedi
"Kendileri izin veriyorlarsa çekebilirsin, izin vermiyorlarsa çekemezsin. Bu konuda izin vermek, bana ait değil.”
Benim birşey anlamadığım bu sözü
Garbis, işine geldiği gibi anladı ve sanki beklediği izni almışçasına bir rahatlıkla fotoğraf makinesinin deklanşörüne bir kez daha bastı.
Hayret! Flaş, bu kez de parlamadı
Garbis bu kez, boynundaki öteki makineyi denedi. Gözüne götürdü, bastı. Yine karavana.
“Allah, Allah” diye söylenerek makinenin tüm bağlantılarını gözden geçirdi.
Herşey yerli yerindeydi. Bir o makineyi, bir bu makineyi derken iki fotoğraf makinesini de birbiri ardı sıra gözüne götürdü, deklanşörlerine bastı ve... Hah, tamam.
Flaş bu kez parladı ama makinenin objektifi yere dönüktü.
“Nasıl olsa çalışmaya başladı" güvencesiyle
Garbis fotoğraf makinesini yine gözüne götürdü. deklanşöre yeniden bastı ve... Allah, Allaaah...
Flaş yine parlamadı.
Garbis makineyi gözünden indirdi, objektifini yere çevirdi, deklanşöre bastı. Gel de şaşma. Flaş yine objektif yere dönükken parladı.
Garbis bir o makineyi, bir bu makineyi tam onbeş kez gözüne götürdü, duvardaki
Meryem Ana resmine çevirdi, deklanşöre bastı, flaş parlamadı. Dört beş kez de makineyi yere doğru çevirdi, bastı.
Tümünde de flaş parladı.
Bir martıyı, denizdeki balığı kaptığı an objektifiyle
“suçüstü” yakalayabilecek denli keskin ve dikkatli bir fotoğrafçı olan
Garbis Özatay, karşısındaki duvarda asılı duran bir resmi çekememesinin verdiği sinir bozukluğu içinde söylenirken,
Dr. Cahit Tanman kendisine yardımcı olmak istedi.
Odada bizden başka sanki dördüncü bir kişi varmış gibi başını o kişiye doğru çevirdi:
“Arkadaşlarımız çok uzun bir yoldan gelmişler, Dudu Ana” dedi
“Lütfen izin verir misin, bir fotoğraf çeksinler."
Dr. Cahit Bey, bu istekte bulunduktan sonra kendisine verilen yanıtı dinler gibi yaptı ve
Garbis'e döndü:
"Bir fotoğraf çekebilirsiniz" dedi
"Buyrun, çekin."
Garbis, fotoğraf makinesini yine kaldırdı, gözüne götürdü, deklanşöre bastı ve... Oh! Bu kez oldu. Flaş parladı.
Duvardaki
Meryem Ana resminin fotoğrafını çekebilmiş olmasının ve
“çantaya keklik koymasının” verdiği rahatlıkla
Garbis, bir fotoğraf daha çekmek istedi. Fakat başaramadı.
Bir kez daha denedi. Yine başaramadı.
İki üç kez daha deneyip, flaşının hiçbirinde parlamadığını görünce, bu kez flaşını fotoğraf makinesinden ayırdı, objektifinin ayarlarını değiştirdi, oda ışığında fotoğraf çekebileceği ayarlamayı yaptı ve makineyi yeniden gözüne götürürken, biraz da şımarıverdi:
“Bizim Meryem Ana'mız galiba flaşlı fotoğraftan hoşlanmıyor" dedi
"Biz de arzusu üzerine flaşımızı çıkarırız, oda ışığında çekeriz fotoğrafını..."
Garbis bunları söyledikten sonra flaşsız makinesini gözüne götürdü ve birden, sanki boğazlanıyormuş gibi bir can havliyle,
“Ağabey” diyerek benden imdat
istedi.
Yıldırım hızıyla fırladım yerimden:
“Hayrola Garbis?... Ne var, ne oldu?...”
Garbis, fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmak üzere büktüğü ve şimdi de o biçimiyle donup kalan işaret parmağını gösterdi:
“Parmağım, ağabey” dedi acıyla
“Parmağım hareket etmiyor. Parmağım kaskatı kesildi, dondu, kaldı."
Garbis, boynunda asılı iki fotoğraf makinesini ani bir hareketle çıkardı, koltuğun üzerine fırlattı:
"Bileğim, ağabey, bileğim” dedi ve acıyla kıvranmaya başladı.
Garbis' in gözleri, anormal derecede irileşmiş, göz yuvalarından fırlamıştı:
"Bileğim, ağabey" dedi yine kıvranarak
“Sanki bir mengene sıkıştırıyor bileğimi... Çok ağrıyor, çok ızdırap veriyor...”
Dr. Cahit Tanman’a döndüm:
“Ne oluyor Allahaşkına, Cahit Bey?" dedim
“Siz birşey anlıyor musunuz?"
Dr. Cahit Bey, başını yine, odada varsaydığı dördüncü kişiden yana çevirdi:
"Dudu Ana, arkadaşımız çok acı çekiyor" dedi
“Lütfen acısını dindirir misiniz?"
Bir süre durdu, yine gelen yanıtı dinler gibi yaptı:
“Tamam, tamam” dedi bir süre sonra
“Şimdi geçecek, şimdi geçecek...
Garbis, iki büklüm olarak dizlerinin arasına sıkıştırdığı bileğini bir süre sonra çıkardı:
“Tamam ağabey, geçiyor” dedi.
Deklanşöre basmak için orta boğumundan büktüğü işaret parmağını da oynatmaya başladı:
“Tamam, tamam... Parmağım da hareket ediyor” dedi
“Bileğimin acısı da geçti...”
Geldi, yanıma oturdu:
“Ben bu evde fotoğraf, motoğraf çekmem, ağabey" dedi
"Kusura bakma, n’olur..."
Dr. Cahit Tanman o akşam bizi
Selçuk'un
ünlü bir kebapçısında yemeğe davet etti.
Garbis’e, evde çektiremediğimiz hatıra fotoğrafını, kebapçı dükkanında çektirebildik
Dr. Cahit Tanman ve ben otururken
Garbis bizim fotoğrafımızı çekti...
Sonra fotoğraf makinesini ayarladı, garsona verdi, kendi de aramıza katıldı, hatıra fotoğrafımızdaki yerini aldı.
Selçuk’ta
o gece
Garbis de, ben de otelde ayrı ayrı odalarda kalmak istemedik, ikimiz de aynı odada kaldık. Fakat ne o, ne ben uyuyabildik sabaha kadar.
Balkon kapısının dışından, ne olduğunu anlayamadığımız
“tak tak” seslen geliyordu, zaman zaman. Ve ikimizi de uyutmuyordu bu garip sesler.
Sabah otelin terasında kahvaltı ederken keşfedebildik ancak
“tak tak” seslerinin kaynağını…
Otelin bir cephesi boyunca, dizi dizi tarihsel sütunlar sıralıydı. Her sütunun tepesinde bir leylek yuvası vardı ve...
Her yuvada da
“tak tak" sesleri çıkaran uzun gagalı birkaç leylek dolaşıyordu, bir o yana, bir bu yana...
Yazımızın girişinde demiştik ya, hani...
“Bir politikacının evinin başköşesinde Meryem Ana resmi asılı duruyorsa, hiç kuşkunuz olmasın, o resmin fotoğrafı ertesi gün bir gazetenin birinci sayfasının başköşesinde basılı duruyor olacaktır" gibisinden bir iddiada bulunmuştuk ya hani...
İzin verirseniz o
"büyük konuşmamızı” biraz değiştirelim:
“Bir politikacının evinin başköşesinde Meryem Ana resmi asılı duruyorsa... Bırakın, varsın dursun efendim...Bize ne?... Herkesin inancı kendine...” diyelim de kafamızı rahatlatalım biraz...
Etiketler:çantada keklik, Dr. Cahit Tanman, DuduAna, Garbis’in çekemediği fotoğraf, garip olaylar, heykel fotoğrafı, inanç özgürlüğü, medyum, Meryem Ana, Meryem Ana’nın sureti, politikacı, Vatikan’a gidiş