Menü
Kategoriler
Ulusal “Manzara-i Umumiye”
01 Ocak 2016 2016
    Türkiye’de kuşkusuz tüm kentlerde ve kuşkusuz tüm evlerde geçen ay TV ekranlarındaki bir şehit cenazesi karşısında dökülen gözyaşlarımız, “kıvançta olduğu gibi, tasada da birlikte olduğumuzu” birbirimize bir kez daha anımsatmaya yetti. Şehit polis Haydar Çetin’in Kocatepe Camii’ndeki cenaze törenine katılan hükümet üyeleri, kendilerine şehidin 6 yaşındaki oğlu Eymen’in arkasında yer veren protokol sıralaması sayesinde, yaşamlarının belki de en üzücü, en ezici görüntüsüyle yüzyüze gelmek yükünden kurtulmuş oldular. Babasını yitirmiş olmasının omuz çökerten ağırlığını yüreğinde taşımak zorunda bırakılan bir çocuğun, çeşitli şekillerde yüzüne yansıyan acısını ve sanki o acıyı silmek istercesine bir inatla yanaklarından akan gözyaşlarını görememiş olmaları, protokol sıralamasında o çocuğun arkalarında kalanlar için ancak, bağışlayıcı bir Yüce Güç’ün, ilahi bir lütfu olabilirdi. * * * İlk öneri, Buket Aşçıoğlu’dan geldi: “Bu çocuğu kapak yapmayı düşünmez misiniz, hocam?” Ben yanıt vermeden onun bu önerisini arkadaşları onayladılar ve altı “meslekdaşım öğrencim”in oybirliğiyle aldıkları karara, ben de ekledim kararımı. Tüm yürek ve beyin acısı sanki yetmiyormuş gibi, şehit polisimiz Haydar Çetin’in naaşı karşısında ayrıca çaresizliğiyle de gözyaşı döken 6 yaşındaki oğlu Eymen Çetin’i, “şu günlerimiz”deki durumumuzu en gerçekçi olarak yansıtması nedeniyle kapak konumuz yaptık. Bükülmüş dudaklarında şekillenen yakıcı yürek acısını, yüzüne yayılan ezici üzüntüsünü, onlardan da öte, bir şeyler yapamayacağını bilmesinin çaresizliğini yansıttığı görüntüsüyle Eymen bugün, tek tek hepimizin duygusal yapısının simgesini, birlikte tüm ulusumuzun “manzara-i umumiye”sini oluşturmaktadır. * * * Yeni yılımızın ilk sayısının kapağının öyküsü, maalesef, budur. Canımızı Sıkan Olaylar Canımızı sıkan başka olaylar da oldu geçen ay. Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün, tutukluluklarına itirazları ve “tahliye talepleri” reddedildi. Gazetede yayımladıkları bir haber nedeniyle meslektaşlarımın tutuklanmalarını protesto etmek ve onların umutlarına destek oluşturmak amacıyla Silivri Cezaevi kapısı önünde bir sandalyeye oturarak yaptığım tek kişilik ve tek günlük “Umut Nöbeti” eylemimden sonra meslektaşım, arkadaşım, dostum, kardeşim ve mesleğimin umudu Can Dündar, bana bir mektup gönderdi. Yazıldığı tarihten ancak dokuz gün sonra bana ulaşabilen bu mektubun içeriğini, yalnızca beni ve birkaç yakınımı ilgilendirdiği için izninizle kendime saklayacağım; sizle ancak, son sözcüğünü paylaşacağım: “Varolasın.” Can Dündar’ın 3.12.2015 tarihli bu mektubundaki bu son sözcük beni, sekiz yıl öncesine götürdü. Yazıları o yıllarda Milliyet’te yayımlanan Can Dündar’ın, 7 Ağustos 2007 tarihindeki “Yolcu” başlıklı yazısından çok etkilenmiştim ve hayranlık duygularımı, o gün kendisine internetten gönderdiğim kısa bir notla özetlemiştim. Sekiz yıl önceki o notumu şimdi burada sizle de paylaşabilirim; “Değerli Can Kardeşim, Ne denli içtenlikli, ne denli insansal ve ne denli de yaşamsaldı yazın. Hem yüreğinin, hem beyninin yansımasını gördüm ve duyumsadım satırlarında. Mesleğimizin çok zor bir kuşağının, çok başarılı ve onurlu bir bireyisin. Bu özelliğin, keşke kuşağının simgesi de olabilseydi. Sevgim ve saygımla gözlerini öperim. Mete Akyol” Bu notuma Can Dündar’ın aynı gün verdiği yanıt da “özelim” olduğu için, onu da yine izninizle, kendime saklayacağım; fakat onun da yine son sözcüğünü paylaşacağım sizle. Can Dündar’ın o yanıtındaki son sözcük de, sekiz yıl sonra Silivri Cezaevi’nden gönderdiği mektubundaki son sözcüğün aynıydı. O da “Varolasın” idi. * * * Şimdi ben de, içimin en içinden gelebilecek sadelikteki ve içimin en içinden gelebilecek güçteki bir sesle Can’a seslenmek ve ona, “Sen de varolasın” demek istiyorum ama… Önümüz görünmüyor duvardan Duvarın arkası zindan Duvarından, arkasından, zindanından Ses geçmiyor, ses gelmiyor Can’dan.
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title