20 Ağustos 2010

Mete AKYOL Abdürrahim Tuncak’ı Anlatıyor

Bu tanıtım yazısı, Mete Akyol’un 24 Mayıs 1981 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde, 18 Mart 1988 tarihinde TRT TV-1’de, 30 Ağustos 1989 tarihinde TRT TV-2‘de ve 10 Kasım 1990’da Sabah Gazetesi’nin eki Star Dergisi’nde Abdürrahim Tuncak’la yaptığı röportajlarındaki bilgilerden derlenmiştir. Bir Sessiz Tarih: ABDÜRRAHİM TUNCAK “Atatürk’ün Türk Gençliği’ne hitabesi, bir yol aydınlatıcı ışık olmasının yanısıra ayrıca, bir vasiyetnamedir de. Bu vasiyetnamesinde Atatürk, cumhuriyetimizi ve vatanımızı, ‘ilelebet muhafaza ve müdafaa’ koşuluyla, Türk gençliğine emanet ettiğini bildirmiştir. Bugün 90’a yaklaşan yaşıma karşın, bu mirasın sahibi gençlerden biri de benim. Çünkü, tüm çağdaş Türk gençleri gibi ben de, ‘Türk istiklalini ve Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek’ olan birinci vazifemi her zaman uyguluyorum ve böylece, hiçbir ödün vermeksizin, mirasıma sahip olabilme koşulumu eksiksiz yerine getiriyorum. Atatürk’ün bu paha biçilmez mirasının sahibi her Türk genci, onun evladıdır. Bir Türk genci olduğum için ben de onun bir evladıyımdır, ben de onun bir mirasçısıyımdır.” 1908 doğumlu Abdürrahim Tuncak’a bugün kimliği ve Mustafa Kemal Atatürk’le ilişkisi sorulduğunda o yalnızca, yukardaki yanıtı vermektedir. Abdürrahim Tuncak, Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasına elbette her uygar Türk genci gibi sahiptir ama... Tüm Türk gençlerinden farklı olarak o, Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel mirasının da sahibidir. Çünkü Abdürrahim Tuncak’ın tüm yaşamı, “kendini bildiği ilk yer” olan Mustafa Kemal’in Akaretler’deki evinde başlamış, çocukluğunun ilk yılları o ev ile, ailece kısa bir süre kaldıkları Mustafa Kemal’in Şişli’deki evinde geçmiştir. Delikanlılık ve gençlik dönemlerini sırasıyla Çankaya Köşkü, Atatürk’ün kayınpederi Muammer Bey’in İzmir, Göztepe’deki köşkü ve daha sonra yine Çankaya Köşkü’nde ve Berlin Üniversitesi’nde geçiren Abdürrahim Tuncak, yedek subaylık görevini yaptığı sürece de Dolmabahçe Sarayı’nda kalmıştır. Abdürrahim Tuncak, yaşamının bu dönemleriyle ilgili şu bilgileri vermektedir: “Kendimi bildiğim ilk yer, Akaretler’deki evimizdir. Üç yaşımda kadardım. Annem beni kucağından indirmez, ‘Naciye’min erkeceği’ diye severdi.” Abdürrahim Tuncak’ın “annem” dediği kişi, Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi, Zübeyde Hanım’dır. Tuncak, kendisini Zübeyde Hanım’ın “Naciye’min erkeceği” diye sevmesini şöyle açıklamaktadır: “Annemin üç çocuğu dünyaya gelmiş. Birincisi Mustafa, ikincisi Makbule, üçüncüsü de Naciye... Fakat Naciye, 12 yaşında veremden ölmüş. Annem beni onun yerine koyardı. O nedenle beni hep, ‘Naciye’min erkeceği’ diye severdi.” Abdürrahim Tuncak nerede doğmuştur, ne zaman doğmuştur? Annesi kimdir, babası kimdir?... Bu sorulara yanıt verirken, soruları oldukları yerde donduruyor Abdürrahim Tuncak: “Ben ana da bilmem, baba da bilmem” diyor ve... Bir süre konuşmuyor. Soruya o an vermediği yanıtı, bambaşka bir ortamda, bambaşka bir konuyu açıklarken veriyor: “Kendimi bildiğimde, annem olarak kabul ettiğim Zübeyde Hanım’ı, halam Makbule Hanım’ı, bir de Paşa’mızı tanıdım. Benim ailem, bu aileydi. Ben kendimi bu ailenin çocuğu olarak kabul ettim ve hep de öyle kaldım. Gerçek annemin ve babamın kim olduğunu asla öğrenemedim. Kesin olarak bildiğim, üç yaşımdayken Mustafa Kemal Paşa’nın evinde olduğumdur. Beşiktaş’ta, Akaretler’deki evimizdeydik. Evde annem (Zübeyde Hanım), Makbule Halam (Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan) ve Mustafa Kemal Paşa ile birlikteydim. Mustafa Kemal’in beni alıp evine getirdiğini ve annesine teslim ederek, ‘Bu çocuğu biz büyütelim. Bu çocuk bizim çocuğumuz olsun’ dediğini söylediler bana.” Abdürrahim Tuncak, Mustafa Kemal’in evinde, “evin öz çocuğu” imişcesine büyütülmüş, Mustafa Kemal tarafından kendisine “evin öz çocuğu” imişcesine özen gösterilerek okutulup, yetiştirilmiş ve... Mustafa Kemal’in yaşamında, “onun öz çocuğu” imişcesine önemli bir yer almıştır. I. Dünya Savaşı’nda Filistin’in güneyinde, Sina Cephesi’nde İngilizler’e karşı savaştığı bir sırada Mustafa Kemal’in bir kum fırtınasının ortasında kalması, İstanbul’a, “kum fırtınasında Mustafa Kemal’in gözleri kör olmuş” biçiminde yansımıştı. Bu dedikodu Mustafa Kemal’in Akaretler’deki evinde matem havası estirmişti. Abdurrahim Tuncak, o olayı ve sonrasını şöyle anlatıyor: “Annem ağlıyordu. ‘Mustafa’m kör olmuş... Mustafa’mın gözleri görmüyormuş artık’ diyerek tüm bir hafta boyunca gece gündüz ağladı. Haberi aldığımızın ikinci haftasında Cevat Abbas Bey geldi eve. ‘Halep’e dönüyorum. Mustafa Kemal Paşa’ya sağlık haberlerinizi götürmeye geldim’ dedi. Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yaverliğini yapan, ondan sonra onun yanından hiç ayrılmayan Cevat Abbas Bey, ailemizin bir ferdi gibiydi. Annem onu bırakmadı. ‘Mustafa’mın gözleri kör olmuş, beni de götüreceksin onun yanına... Onu görmezsem, ölürüm ben burada...’ diyerek Halep’e gitmek istediğini söyledi. Cevat Abbas Bey: ‘Böyle bir şey yok’ dedi ama annemi inandıramadı. ‘Ben yarın yine gelirim... Bu konuyu yarın yine konuşuruz’ diyerek evden ayrıldı. Cevat Abbas Bey ertesi gün geldiğinde, bir de müjde getirdi: ‘Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çektim. Sizin oraya gelmek istediğinizi söyledim’ dedi. ‘Biraz önce telgrafıma yanıt geldi. Sizi getirmemi emrediyor. Abdürrahim’i de getirmemi emrediyor.’” Abdürrahim Tuncak, Cevat Abbas Bey’in yardımıyla bindirildikleri asker ve cephane taşıyan bir trenle “annesi” Zübeyde Hanım ve kendisinin Halep’e nasıl gittiklerini, sonra da Halep’te Mustafa Kemal’le nasıl karşılaştıklarını ise, şöyle anlatıyor: “Annem, Mustafa Kemal Paşa’ya sarılıp sarılıp, öpüyordu. Mustafa Kemal Paşa ise, ‘Bak annem, kör değilim... Seni görebiliyorum, annem...’ diyordu. Kör olmamıştı ama çok zayıflamış, yüzü çok süzülmüştü. ‘Biraz hastalık geçirdim, şimdi düzeldim’ dedi. Sonra bana sarıldı, beni kucağına aldı ve öpmeye başladı beni. ‘Bak, Abdürrahim’i de görüyorum, annem...’ dedi. Mustafa Kemal, Halep’te, İstanbul’dan tanıdığı eski dostu Salih Fansa’nın konağında kalıyordu. Konak, büyük bir portakal bahçesinin ortasındaydı. Mustafa Kemal Paşa sık sık bahçede oturur, ben de çevresinde oynardım. Bahçede oynadığım sırada birgün beni yanına çağırdı. ‘Senin burada bir fotoğrafını çektireyim mi?’ dedi. Çok sevindim: ‘Evet’ dedim. Mustafa Kemal emir verdi, ordunun terzisini getirtti ve bana bir gecede, yöresel giysi diktirtti. Orduda görevli bir doktor yüzbaşının fotoğraf makinesi vardı. Ertesi gün doktor yüzbaşı, fotoğraf makinesiyle Salih Bey’in bahçesine geldi. Bana da içerde, yöresel giysilerimi giydirdiler. Bahçeye çıktığımda Mustafa Kemal Paşa beni o giysilerle görünce gülmeye başladı: ‘Tam buralı bir delikanlı olmuşsun’ dedi ve yanını işaret etti: ‘Gel buraya, yanımda dur.’ Doktor yüzbaşı fotoğraf makinesini hazırlamış, tam fotoğrafımızı çekmek üzereyken, Mustafa Kemal Paşa biraz durmasını söyledi. Çanakkale’den beri yanından ayırmadığı tabancasını çıkarttı, benim belime taktı. Belimin öteki yanına, kuşağın arasına da, kendi kasaturasını yerleştirdi: ‘İşte şimdi oldu’ dedi ve doktor yüzbaşıya döndü: ‘Fotoğrafımızı şimdi çekebilirsin. Çünkü Abdürrahim hazırdır.’” Mustafa Kemal Atatürk, tüm yaşamı boyunca kendi “öz çocuğu” imişcesine üzerinden özenini esirgemediği Abdürrahim Tuncak’ın, ilkokul dersleriyle de yakından ilgilenmiştir. Tuncak, o günlerle ilgili bir anısını şöyle anlatıyor: “Okulun tatil günlerinde, beni imtihan ederdi. Önce okulda neler öğrendiğimi sorar, sonra da o konularda sorular sorardı. Bunun dışında her akşam, Fikriye Hanım’la otururken beni yanına çağırır, o gün okulda ne yaptığımı sorar, dersleri anlayıp anlamadığımı öğrenmek isterdi. İlkokul üçüncü sınıfta olduğum yıldı. Eve karnemi getirdim. Notlarım çok yüksekti. Mustafa Kemal Paşa, her zamanki dikkatiyle karnemi de inceledi. Notlarımın çok yüksek olmasını yadırgamış. Bana belli etmedi ama, bu konudaki kuşkusunu daha sonra Fikriye Hanım’a söylemiş. Fikriye Hanım birgün beni köşeye çekti: ‘Paşa senden şüphelendi, Abdürrahim’ dedi. ‘Notlarının bu kadar yüksek olması, onun dikkatini çekti. Hatta Mahmut Bey’e (Soydan) de söyledi bu kuşkusunu. ‘Abdürahim bizim çocuğumuz diye acaba iltimas mı ettiler?’ diye sordu. Mahmut Bey de, senin hocan Tahsin Bey’e gidip onunla konuşabileceğini ve senin okul durumunun gerçekte nasıl olduğunu öğrenebileceğini söyledi. Paşa da ona bu iş için izin verdi.’ Fikriye Hanım’ın bu sözleri karşısında şaşırdığımı bugün bile hatırlıyorum. Mahmut Bey ertesi gün hocam Tahsin Bey’le görüşmüş. Tahsin Bey ona, benim çok iyi bir öğrenci olduğumu söylemiş. ‘Kendisine kesin surette iltimas yapılmış değildir’ demiş. Mahmut Bey bu konuşmayı nakledince Paşa çok memnun olmuş. ‘Ortada bir iltimas meselesi olmamasına memnun olduğum kadar, Abdürrahim’in böyle yüksek notları, hak ederek alması karşısında da memnun oldum’ demiş. Bu konuşmayı bana Fikriye Hanım nakletti. O bana bunları naklederken, en az Mustafa Kemal Paşa’nın duyduğu memnuniyet kadar bir memnuniyet duyuyordu.” Abdürrahim Tuncak, bu açıklamaya daha kesin bir berraklık kazandırmak amacıyla sorulan “Fikriye Hanım kimdi?” sorusunu ise, şöyle yanıtlamaktadır: “Latife Hanım’dan önce Mustafa Kemal’in yanında bulunan hanımdı.” Abdürrahim Tuncak, aynı soru birkaç yıl sonra sorulduğunda ise, bu yanıtına şu eklemeyi yapmıştır: “Fikriye hanım, hayatı boyunca bana annelik yapmış olan kişidir.” Atatürk, Abdürrahim Tuncak’ın mühendis olmasını istiyordu. Bu nedenle onu Fransa’ya Grenoble Üniversitesi’ne göndermeye karar verdi. Fakat Fransa’ya gitmeden önce Fransızca öğrenmesi, üniversiteye girmeden önce de matematik bilgisinin güçlendirilmesi gerektiğine inanıyordu. Abdürrahim’i İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ’a gönderdi. İETT’nin o dönemdeki Belçikalı Genel Müdürü Hansens, Vali ve Belediye Başkanı Üstündağ’ın talimatıyla bir yıl süreyle Abdürrahim Tuncak’a hem Fransızca, hem matematik dersleri verdi, elektrik mühendisi olarak yetiştirilmesi istenilen bu gence ayrıca, Silahtarağa Elektrik Fabrikası’nda staj yapabilme olanağı da sağladı. Grenoble Üniversitesi’nde derslere başlamaya hazır duruma geldiği ve Fransa’ya gitmek üzere olduğu bir anda Abdürrahim Tuncak’ın rotası, Atatürk’ün talimatı üzerine değiştirildi. Fransa’nın, Türkiye’yi de ilgilendiren bir siyasal konudaki tutumuna sinirlenen Atatürk, Abdürrahim’i Fransa’ya göndermekten vazgeçti ve onu Almanya’ya göndermeye karar verdi. Abdürrahim bu kez, Almanca derslerine başladı ve ikinci yabancı dili, üniversitede dersleri izleyebilecek denli öğrendikten sonra Almanya’ya gönderildi. Mustafa Kemal Paşa onu, yakın silah arkadaşı olan Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa’ya “emanet etmişti.” Berlin Teknik Üniversitesi’nde okuduğu yıllarda Abdürrahim’in tüm gereksinimi, bizzat Mustafa Kemal tarafından, Büyükelçi Kemalettin Sami Paşa’ya gönderilen paralarla karşılandı. Mustafa Kemal Paşa bu arada bir de soyadı gönderdi Abdürrahim’e. Türkiye’de soyadı yasası yürürlüğe girince Atatürk, tarihteki Türk komutanlardan Tuncak’ın adını Abdürrahim için soyadı olarak seçti. Abdürrahim adıyla girdiği Berlin Teknik Üniversitesi, Elektrik Fakültesi’nden soyadıyla mezun olan Abdürrahim Tuncak, 1937 yılında Türkiye’ye dönmeden önce Atatürk’e bir hizmette daha bulundu. Atatürk’ün rahatsızlığı sırasında kullanılmak üzere Savarona yatını satın almak üzere Almanya’ya gelen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve Mustafa Kemal Atatürk’ün “umumi vekili” Hasan Rıza Soyak’a, Savarona’nın satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yaptı. Abdürrahim Tuncak Türkiye’ye döndüğünde, Ankara’da Elektrik, Gaz, Otobüs (EGO) İşletmesi’nde elektrik mühendisi olarak çalışmaya başladı. Ve genç bir elektrik mühendisi sıfatıyla başladığı EGO’daki bu görevini, tüm çalışma yaşamı boyunca sürdürdü. İstanbul’da Orhaniye Kışlası’nda yedek subaylık görevini yaptığı sırada geceleri Dolmabahçe Sarayı’nda kalan Abdürrahim Tuncak, subay üniformasını ilk giydiği gün Savarona yatına gitmiş ve “öz babası imişçesine sevdiği ve saydığı” Atatürk’ün elini öpmüştür. Atatürk, Abdürrahim’i subay üniformasıyla karşısında görünce onu bir süre seyretmiş, sonra da yanaklarından öpmüştür. Atatürk o an, “İşte şimdi tam bir erkek oldun, Abdürrahim” diyerek, oğlunu asker üniformasıyla ilk kez gören her babanın yüreğinden taşan o tarifsiz heyecanı dile getirmiştir. Abdürrahim Tuncak, her saniyesini o günkü heyacanıyla hatırladığı bu olayı anlattıktan sonra cebinden, ağırlığınca altından milyonlarca kat daha değerli olan bir altın dolmakalem çıkarıyor ve o dolmakalemden gözlerini ayırmaksızın, o unutulmaz günü anlatmasını şöyle noktalıyor: “Bu dolmakalem, o gün çalışma masasının üstündeydi... Kalemin gövdesi ve kapağı ayrı ayrı duruyordu. Masaya uzandı, kalemi aldı, kapağını taktı ve bana uzattı: ‘Bunu sana, subay olduğun bugünün hatırası olarak veriyorum’ dedi. İşte bu, o dolmakalemdir.” Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel mirasının tek varisi olan Abdürrahim Tuncak, bu miras arasında bulunan bir otomobili, Anıtkabir Müzesi’ne bağışlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin onuncu yıldönümü nedeniyle Türkiye İş Bankası tarafından Mustafa Kemal Atatürk’e armağan edilen ve miras yoluyla Abdürrahim Tuncak’a kalan bu otomobil, halen Anıtkabir Müzesi’nde sergilenmekte, Anıtkabir Müdürlüğü’nün resmi teşekkür yazısı ise, Abdürrahim Tuncak’ın dosyaları arasında “gizlenmektedir.” Atatürk’ün kişisel mirası arasında en büyük dikkati, evinde koruduğu iki parça halı çekmektedir. Normal bir seccade boyutunun iki kat büyüklüğündeki bu halılar, Çanakkale Savaşı’ndan sonra Feshane’de özel olarak dokutulmuş ve dönemin Sadrazamı Talat Paşa tarafından, “tebriklerinin ve teşekkürlerinin ifadesi” olarak, “Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal”e armağan edilmiştir. Çevresi defne dallarına sarılı top motifleriyle kuşatılan bu halıların orta bölümünde bir çerçeve içinde, Çanakkale Boğazı haritası işlenmiştir. Boğaz’da batırılan düşman gemileri ile Boğaz dışında kalmak zorunda bırakılan gemilerin simgesel motiflerle belirtildiği bu haritanın üst bölümünde, “Harb-i Umumi’, alt bölümünde ise “Çanakkale Muzafferiyeti Hatırası” yazıları yer almaktadır. Atatürk’ün giysilerinden, özel kullanım eşyasına, annesi Zübeyde Hanım’ın Kuran’ı Kerim’inden seccadesine, tespihlerinden kahve fincanlarına, gümüş işlemeli fotoğraf çerçevelerinden, oturma odası takımına kadar Atatürk Ailesi’nin tüm mal varlığı, Abdürrahim Tuncak’ın sahip olduğu değer biçilmez servetini oluşturmuştur. Oğlu Kutay Tuncak ve gelini Mine Tuncak ile kızı Nuray Çulha ve damadı Metin Çulha, babalarının ölümünden sonra kendilerine kalan bu “değer biçilmez serveti”, “Bunlar sadece babamızdan bize kalan bir aile mirası değil, gerçekte Atatürk’ten, tüm evlatlarına kalan ulusal bir mirastır” diyerek, tüm Atatürk evlatlarıyla paylaşmak üzere, Başkent Üniversitesi, Abdürrahim Tuncak Atatürk Müzesi’ne bağışlamışlardır. Atatürk’ün ölümünden sonra Çankaya Köşkü’nde ancak onbeş gün kalabilen Abdürrahim Tuncak, o güne değin sürdürdüğü “sessiz yaşam”ını, kendi ölüm günü olan 10 Ağustos 1998 tarihine değin de aynı yücelikteki “sadakat” ve aynı yücelikteki “sessizlik” içinde sürdürmüştür.•

Etiketler:, ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title