21 Haziran 1992

Bakana tabak yıkattım!..

Gazeteciler ve bakanlar arasındaki dostluk ilişkilerini de, iş ilişkilerini de düzenleyen özel bir yasa vardır. Bu yasayı bugüne değin hiçbir gazeteci, hatta iki gözünü dört açan hiçbir bakan bile görememiştir. Çünkü bu yasa, yazılı bir yasa değildir. Yazılı olmadığı için de, gömlekle karıştırılıp değiştirilememiştir, kulak memesi sanılıp deldirilememiştir, anason­lu Stimorol çikleti niyetine ise çiğnenememiştir... Yazılı olmaması özelliği ona, kutsal bakirelere bile na­sip olmamış böylesi şanslı bir el değmemiştik özelliği de ka­zandırmıştır. Kadı kızında bile zor bulu­nan bu iki önemli özelliği yanı-sıra bu yasanın bir başka önemli özelliği de, yazılısıyla, yazısızıyla tüm yasalarımız içinde en kusursuz uygulananı olmasıdır. Bir gazetecinin ne denli es­ki ve yakın dostu olursa olsun, yeni bir bakanın eski dostu­nun mesleksel terbiye termi­nolojisinde yeni adı, işte bu görünmez yasanın bu özelliği nedeniyle artık, "Sayın Bakanım”dır. Bu cepheleşmeden sonra sadece eski dostun adı değil, yeni bakanla yapılacak işlerin tadı da değişmekte, onlar da bir başka alem olmaktadırlar. Gazetecinin gönlündeki eski dostu, şimdi artık, haberleri­nin, röportajlarının malzeme kaynağı bir bakandır. Sayın Bakanın gönlündeki eski dos­tun da niteliği değişmiş, o da artık, bakanlık icraatını hem kamuoyuna, hem de Sayın Başbakan'a duyurmak için çaktırmadan kullanılabilecek bir “mikrofon-hoparlör" ol­muştur. Gazeteci ve bakan arasın­daki bu iş ilişkisi, bir bakıma, iki dost arasındaki bilek güreşi gibidir: Biri yener, güler, geçer; öteki kaybeder, sabreder, ikinci güreşi bekler... Üç dört gün önce kadar ki yakın tarihimizin Sanayi Bakanı Cahit Aral, bir gerçeği aydınlatıyormuş gibi yapıp, o konuda aslında hükümetin görüşünü açıklayarak beni “hem mikrofon, hem hoparlör" gibi kullanmaya kalkışınca... Ve bunda da başarılı olunca… Pek ender anlarda harekete geçen kafamın tepesinin tası, işte o anda da harekete geçip, bir kez daha attı. Böyle anlarımda gerekiyor diye, kendime özgü lisanımla, kendi özel kullanımım için oluşturduğum bir özel deyimimi, kendi kendime bu kez de mırıldandım: “The günah is gone from Mete” dedim. Tane tane Türkçe çevirisi “Günah Mete’den gitti” olan bu özel deyimim özünde, Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşçı padişahı Yavuz Sultan Selim'in, "Savulun bre gafiller... Yavuz Sultan geliyor” coşkusundaki kin, intikam, nefret, tehdit ve biraz da gözükaralığa benzer duygular taşımaktadır. Yüreğimle beynimin tüm hücrelerinden oluşan ordularımın önüne işte bu duygularımı geçirdim ve sonra da Sayın Bakan'ıma karşı yüreksel beyinsel bir hücum harekatı başlattım: “Televizyonda hemen her gece bir hanım çıkıyor ekrana ve tüm ulusumuzla adeta alay ediyor, Sayın Bakan'ım" dedim “İşin acı yanı, Sanayi Bakanı olmanıza karşın, tüm usumuzla birlikte siz de seyi­rci kalıyorsunuz bu olaya.” Hiç de beklenmeyen bu ilk “taarruz"um, Bakanlık cephesi­nde şaşkınlık yarattı: ”Hayrola, vallahi anlaya­madım neden söz ettiğini" dedi Bakan Cahit Aral. Bu kez, aynen Kıbrıs Barış Harekatı'nda yaptığımız gibi, dalga dalga ilerleyerek gittim karşı cephenin üstüne: "Reklamlar başlayınca hemen her gece bir hanım çıkıyor ekrana ve elindeki kase­nin bir parmak boğumuyla, bir lokmacık deterjan alıyor…” ‘“Eeee?” “Sonra da o bir parmak boğumluk deterjanla tam yetmiş tabak yıkıyor, Sayın Bakan'ım..." “‘Yapma, Allahaşkına...” “Ben değil, ekrandaki o hanım yapıyor, Sayın Bakan’ım... Olur mu hiç böyle şey?" Sayın Bakan’ ımın da aklı yatmadı bu işe. ‘‘Bir denemesini yaptıralım bakayım" dedi “Fakat bir dakika... Denemeye ne hacet, canım? Göz var, nizam var, akıl var, mantık var... Ben de hatırladım o reklamı şimdi... Bir parmakucu deterjanla yetmiş tabak yıkamak, .... Olmaz, bu... Tabii ol­maz...” Bu yanıtıyla Sayın Bakan’ım "bam teli”ni getirdi, ayağımın ucuna uzattı. Acıma­dan bastım o bam teline: "Saf vatandaşı aldatmak değil mi bu, Sayın Bakan’ım?” dedim “Ve siz bir Sanayi Bakanı olarak buna seyirci kalmaya devam edecek misiniz?” Karşı cephe artık alevler içindeydi. Bir öneri geldi Sayın Bakan'ımdan: "Ankara’ya kadar geliversen de, şu konuyu karşılıklı bir çözüme kavuştursak, ne dersin?” İçimden "Allah derim” dedim ve... İlk uçak, Esenboğa, Sanayi Bakanlığı derken, kendimi makam odasında Sayın Bakan’ımın huzurunda buldum. “Ben bu arada üretici fir­mayla konuştum" dedi Cahit Aral “Bu deterjanlarının kon­santre olduğunu söylüyorlar ve bir tutamıyla yetmiş taba­ğın rahatlıkla yıkanabileceğini ileri sürüyorlar." Tarihsel Harput’ta doğdu­ğu evi koruyacak kadar akıllı olduğunu bilmeseydim, özel yetenekli kişiler diyarı Kayseri’de, hem de Kayserili işçilere uzun yıllar yöneticilik yapacak kadar onlardan da üstün yete­nekli olduğuna inanmasaydım. Cahit Aral'ın, üretici fir­manın bu sözlerine kandığını sanabilirdim. O güvenle, rahatlıkla sor­dum: “Tabii, siz de inanmadınız onların bu iddialarına, değil mi Sayın Bakan'ım?” dedim. Bakan Aral, kendini kendi yapan özelliklerinden hiç de beklenmeyecek bir tavırla ko­nuştu: “Adamlar koskoca, dünya çapında bir firma" dedi “Araştırmaya o kadar büyük bir bütçe ayırıyorlar ki... Kim bilir, belki de haklıdırlar... Bi­zim bilmediğimiz, yepyeni bir formül bulmuş olabilirler...” Benim yüreksel ve beyin­sel hücrelerimden oluşan or­dum, böylesi bir direnişle kar­şılaştığında, kendine özgü yeni yeni taktikler bulur, onları uygular. İşte benim ordunun, bu taktikleriyle karşı cepheyi önüne katılıp, kovalaması so­nucu Sayın Bakanım Cahit Aral kendini bir anda, Türk Standartları Enstitüsü labora­tuarında buldu. Başkan'ından, özel kalem müdürüne kadar... Genel Müdürü’nden Daire Başkanına kadar Türk Standartları Enstitüsü’nün tüm kadrosu, bir anda enstitünün laboratuarını doldurdu. “Sayın Bakanımız gelmiş... Sayın Bakanımız hem de doğruca laboratuara git­miş... Teftiş mi yapıyor acaba Sayın Bakanımız?... Yoksa jet baskınlar dönemi mi geri gel­di yine?..." TSE binasının tüm katla­rındaki bu fısıltılara biraz son­ra yenileri eklendi: "Hani televizyonda var ya, yeşil ışıklı deterjan... İşte bir kutu ondan istetmiş Sayın Bakan'ımız... Gramajı mı ek­sik çıkıyormuş? Onu mu denetletecekmiş?... Ne? Sayın Bakanımız aşağıda bulaşık mı yıkayacakmış?... Yemek­haneden tabak mı getirtiyormuş?... Ne, ne, ne?... Hem de yetmiş tane tabak mı?... Hep­sini mi yıkayacakmış Sayın Bakanımız?...” TSE’nin hanım çalışanları, koridorlardaki ve dahili tele­fonlardaki bu fısıltıları duyun­ca, "Ayol şaka yapmayın, Allahaşkına" diyorlar, aynı fısıltı­lar karşısında erkek çalışanlar ise reaksiyonlarını, “Bırak lan dalga geçmeyi, mübarek Ra­mazan günü” diyerek özetli­yorlardı. Oysa ortada ne yapılan şa­ka, ne de mübarek Ramazan günü geçilen dalga vardı. Fısıltıların tümü doğruydu. Enstitünün alt katındaki laboratuarda Sanayi Bakanı Cahit Aral, benim kendisine tek tek verdiğim tabakları la­vaboda, o malum deterjanla tek tek yıkıyor ve... Konsantre de olsa, bir par­mak ucu kadar deterjanla yet­miş tabağın gerçekten yıkanıp yıkanamayacağım bizzat kendi denetliyordu. Sayın Bakanım, bizim be­yinsel orduların süngüleri ucunda, ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını kıvırmış, bakanlığının ve TSE'nin tüm üst düzey kadrosunun gözleri önünde, lavaboda bulaşık yıka­yarak kendine denileni kuzu kuzu yaparken gerçekte, so­rumlu bir bakan olarak, bir bakanlık görevi yaptığına inanı­yordu. Oysa o an asıl görevi, onun iki adım ötesindeki Bülent Hiçyılmaz yapıyordu. Bülent Hiçyılmaz, o gün Ankara’da birlikte çalıştığım ve Sayın Ba­kan'ımın hemen her hareketi­ni makinesiyle saptayan foto muhabiri arkadaşımdır. Gazetenin bürosuna dön­düğümüzde, Tahsin'le Muh­sin'e bırakmadı, kahvemi ken­di elleriyle getirdi, Bülent Hiçyılmaz: "Helal olsun, abi” dedi Pek keyifli bir iş yaptık bugün...” Hafifçe güldüm: “Aslında bir karşı sa­vaştı bugün yaptığımız” dedim. Bülent ve benim ka­famdan ayrı ayrı görüntüler geçiyordu: “Ne savaşı Allahaşkına, abi?” dedi “İpnotize olmuş gibi, her dediğini kuzu ku­zu yaptı Bakan bey... Bir ara şeye benzettim hatta... Sanki sen bir rejisörsün, o da aktörünmüş gibi bir du­rum oldu... (Ceketle bula­şık yıkanmaz diyorsun), bakana ceketini çıkarttırı­yorsun... (Uzun kollu göm­lekle bulaşık yıkanmaz) diyorsun, adama gömleğinin kollarını kıvırttırıyorsun... Artistinmiş gibi kullandın koskoca bakanı..." Sakin sakin gülümsediğimi görünce Bülent pirelendi: “Senin kafanda şu anda birşey var ve onu da saklıyor­sun, abi” dedi  “Allahaşkına, nedir benden sakladığın?...” Sahi... Allah'ın bildiğini kuldan saklamak olmayacağı gibi, mesleksel bir bilgiyi de meslekdaştan saklamak olmaz. “Sayın Bakan'ımın bir sü­re önce bakanlık olanaklarını kullanıp, beni önce mikrofo­nu, sonra hoparlörü olarak kullanarak, bakanlığının özel bir görüşünü bana gerçek bir habermiş gibi yutturmasının elbette bir faturası olacaktı” dedim. "Şimdi de ben, mesleği­min olanaklarından yararla­nıp, onu bugün Bakanlığına bağlı Genel Müdürlerin, Daire Başkanlarının, tüm memurla­rın önünde, yarın da tüm oku­yucularımız karşısında bir ar­tistim gibi oynatarak, istedi­ğim biçimde kullandım ve... Bana olan borcunu da böylece ödetmiş oldum.” Bülent'in o an öğrenmek istemesi gibi, sanırım şimdi de siz öğrenmek isteyeceksiniz Sayın Bakan'ımın beni hangi konuda kullandığını... Sanayi Bakanlığı'ndan baş­ka Cahit Aral'ın o günlerdeki ek bir görevi de, "Radyasyon Komitesi Başkanlığı" idi Ve onun çok özel bir güven­le bana gösterip, beni inandır­dığı çok özel belgelere güvene­rek ben de, çok özel bir güven­le bana güvenen okuyucuları­mı bir süre için inandırmıştım, Çernobil’den kalkan radyas­yon yüklü bulutların Türki­ye’ye damlamadan kıvrılıp, Bulgaristan üzerinden Avru­pa’ya yöneldiklerine... Gazetecilerle bakanlar ara­sındaki dostluk ve iş ilişkileri­ni düzenleyen özel bir yasa var­dır. Yazılı olmayan bu yasanın görünmeyen, fakat eksiksiz uygulanan maddelerine gö­re... Gazetecinin gönlündeki eski dostu, bakan olduğu an­dan sonra artık, haberlerinin, röportajlarının bir malzeme kaynağıdır. Sayın Bakanın gönlündeki eski dostun da niteliği değişir, o andan son­ra o da artık, bakanlık icraatı­nı hem kamuoyuna, hem de Sayın Başbakan’a duyur­mak için sayın bakan tarafın­dan çaktırmadan kullanılabi­lecek bir “mikrofon-hoparlör” olur. Bu cepheleşmeden sonra sadece eski dostun adı değil, yeni bakanla yapılacak işle­rin tadı da değişmekte, onlar da bir başka alem olmaktadır. Kimimiz de işte, alemin böylesinde, alemin böylesini yaşamaktan özel bir zevk alı­rız hep, elalem başka alemler içinde alem yaparken...

Etiketler:, , , , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title