Gazeteciler ve bakanlar arasındaki dostluk ilişkilerini de, iş ilişkilerini de düzenleyen özel bir yasa vardır. Bu yasayı bugüne değin hiçbir gazeteci, hatta iki gözünü dört açan hiçbir bakan bile görememiştir.
Çünkü bu yasa, yazılı bir yasa değildir.
Yazılı olmadığı için de, gömlekle karıştırılıp değiştirilememiştir, kulak memesi sanılıp deldirilememiştir, anasonlu
Stimorol çikleti niyetine ise çiğnenememiştir...
Yazılı olmaması özelliği ona, kutsal bakirelere bile nasip olmamış böylesi şanslı bir el değmemiştik özelliği de kazandırmıştır.
Kadı kızında bile zor bulunan bu iki önemli özelliği yanı-sıra bu yasanın bir başka önemli özelliği de, yazılısıyla, yazısızıyla tüm yasalarımız içinde en kusursuz uygulananı olmasıdır.
Bir
gazetecinin ne denli eski ve yakın dostu olursa olsun, yeni bir bakanın eski dostunun mesleksel terbiye terminolojisinde yeni adı, işte bu görünmez yasanın bu özelliği nedeniyle artık,
"Sayın Bakanım”dır.
Bu cepheleşmeden sonra sadece eski dostun adı değil, yeni bakanla yapılacak işlerin tadı da değişmekte, onlar da bir başka alem olmaktadırlar.
Gazetecinin gönlündeki eski dostu, şimdi artık, haberlerinin, röportajlarının malzeme kaynağı bir bakandır. Sayın Bakanın gönlündeki eski dostun da niteliği değişmiş, o da artık, bakanlık icraatını hem kamuoyuna, hem de Sayın Başbakan'a duyurmak için çaktırmadan kullanılabilecek bir
“mikrofon-hoparlör" olmuştur.
Gazeteci ve bakan arasındaki bu iş ilişkisi, bir bakıma, iki dost arasındaki bilek güreşi gibidir: Biri yener, güler, geçer; öteki kaybeder, sabreder, ikinci güreşi bekler...
Üç dört gün önce kadar ki yakın tarihimizin
Sanayi Bakanı Cahit Aral, bir gerçeği aydınlatıyormuş gibi yapıp, o konuda aslında hükümetin görüşünü açıklayarak beni “
hem mikrofon, hem hoparlör" gibi kullanmaya kalkışınca... Ve bunda da başarılı olunca…
Pek ender anlarda harekete geçen kafamın tepesinin tası, işte o anda da harekete geçip, bir kez daha attı. Böyle anlarımda gerekiyor diye, kendime özgü lisanımla, kendi özel kullanımım için oluşturduğum bir özel deyimimi, kendi kendime bu kez de mırıldandım:
“The günah is gone from Mete” dedim.
Tane tane
Türkçe çevirisi
“Günah Mete’den gitti” olan bu özel deyimim özünde,
Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşçı padişahı
Yavuz Sultan Selim'in
, "Savulun bre gafiller... Yavuz Sultan geliyor” coşkusundaki kin, intikam, nefret, tehdit ve biraz da gözükaralığa benzer duygular taşımaktadır.
Yüreğimle beynimin tüm hücrelerinden oluşan ordularımın önüne işte bu duygularımı geçirdim ve sonra da
Sayın Bakan'ıma
karşı yüreksel beyinsel bir hücum harekatı başlattım:
“Televizyonda hemen her gece bir hanım çıkıyor ekrana ve tüm ulusumuzla adeta alay ediyor, Sayın Bakan'ım" dedim
“İşin acı yanı, Sanayi Bakanı olmanıza karşın, tüm usumuzla birlikte siz de seyirci kalıyorsunuz bu olaya.”
Hiç de beklenmeyen bu ilk
“taarruz"um, Bakanlık cephesinde şaşkınlık yarattı:
”
Hayrola, vallahi anlayamadım neden söz ettiğini" dedi Bakan
Cahit Aral.
Bu kez, aynen
Kıbrıs Barış Harekatı'nda yaptığımız gibi, dalga dalga ilerleyerek gittim karşı cephenin üstüne:
"Reklamlar başlayınca hemen her gece bir hanım çıkıyor ekrana ve elindeki kasenin bir parmak boğumuyla, bir lokmacık deterjan alıyor…”
‘“Eeee?”
“Sonra da o bir parmak boğumluk deterjanla tam yetmiş tabak yıkıyor, Sayın Bakan'ım..."
“‘Yapma, Allahaşkına...”
“Ben değil, ekrandaki o hanım yapıyor, Sayın Bakan’ım... Olur mu hiç böyle şey?"
Sayın Bakan’ ımın da aklı yatmadı bu işe.
‘‘Bir denemesini yaptıralım bakayım" dedi
“Fakat bir dakika... Denemeye ne hacet, canım? Göz var, nizam var, akıl var, mantık var... Ben de hatırladım o reklamı şimdi... Bir parmakucu deterjanla yetmiş tabak yıkamak, .... Olmaz, bu... Tabii olmaz...”
Bu yanıtıyla Sayın Bakan’ım
"bam teli”ni getirdi, ayağımın ucuna uzattı. Acımadan bastım o bam teline:
"Saf vatandaşı aldatmak değil mi bu, Sayın Bakan’ım?” dedim
“Ve siz bir Sanayi Bakanı olarak buna seyirci kalmaya devam edecek misiniz?”
Karşı cephe artık alevler içindeydi.
Bir öneri geldi Sayın Bakan'ımdan:
"Ankara’ya kadar geliversen de, şu konuyu karşılıklı bir çözüme kavuştursak, ne dersin?”
İçimden
"Allah derim” dedim ve...
İlk uçak, Esenboğa, Sanayi Bakanlığı derken, kendimi makam odasında Sayın Bakan’ımın huzurunda buldum.
“Ben bu arada üretici firmayla konuştum" dedi Cahit Aral
“Bu deterjanlarının konsantre olduğunu söylüyorlar ve bir tutamıyla yetmiş tabağın rahatlıkla yıkanabileceğini ileri sürüyorlar."
Tarihsel
Harput’ta
doğduğu evi koruyacak kadar akıllı olduğunu bilmeseydim, özel yetenekli kişiler diyarı
Kayseri’de,
hem de
Kayserili işçilere uzun yıllar yöneticilik yapacak kadar onlardan da üstün yetenekli olduğuna inanmasaydım.
Cahit Aral'ın,
üretici firmanın bu sözlerine kandığını sanabilirdim.
O güvenle, rahatlıkla sordum:
“Tabii, siz de inanmadınız onların bu iddialarına, değil mi Sayın Bakan'ım?” dedim.
Bakan Aral, kendini kendi yapan özelliklerinden hiç de beklenmeyecek bir tavırla konuştu:
“Adamlar koskoca, dünya çapında bir firma" dedi
“Araştırmaya o kadar büyük bir bütçe ayırıyorlar ki... Kim bilir, belki de haklıdırlar... Bizim bilmediğimiz, yepyeni bir formül bulmuş olabilirler...”
Benim yüreksel ve beyinsel hücrelerimden oluşan ordum, böylesi bir direnişle karşılaştığında, kendine özgü yeni yeni taktikler bulur, onları uygular.
İşte benim ordunun, bu taktikleriyle karşı cepheyi önüne katılıp, kovalaması sonucu
Sayın Bakanım Cahit Aral kendini bir anda,
Türk Standartları Enstitüsü laboratuarında buldu.
Başkan'ından, özel kalem müdürüne kadar... Genel Müdürü’nden Daire Başkanına kadar
Türk Standartları Enstitüsü’nün tüm kadrosu, bir anda enstitünün laboratuarını doldurdu.
“Sayın Bakanımız gelmiş... Sayın Bakanımız hem de doğruca laboratuara gitmiş... Teftiş mi yapıyor acaba Sayın Bakanımız?... Yoksa jet baskınlar dönemi mi geri geldi yine?..."
TSE binasının tüm katlarındaki bu fısıltılara biraz sonra yenileri eklendi:
"Hani televizyonda var ya, yeşil ışıklı deterjan... İşte bir kutu ondan istetmiş Sayın Bakan'ımız... Gramajı mı eksik çıkıyormuş? Onu mu denetletecekmiş?... Ne? Sayın Bakanımız aşağıda bulaşık mı yıkayacakmış?... Yemekhaneden tabak mı getirtiyormuş?... Ne, ne, ne?... Hem de yetmiş tane tabak mı?... Hepsini mi yıkayacakmış Sayın Bakanımız?...”
TSE’nin hanım çalışanları, koridorlardaki ve dahili telefonlardaki bu fısıltıları duyunca,
"Ayol şaka yapmayın, Allahaşkına" diyorlar, aynı fısıltılar karşısında erkek çalışanlar ise reaksiyonlarını,
“Bırak lan dalga geçmeyi, mübarek Ramazan günü” diyerek özetliyorlardı.
Oysa ortada ne yapılan şaka, ne de mübarek Ramazan günü geçilen dalga vardı.
Fısıltıların tümü doğruydu.
Enstitünün alt katındaki laboratuarda
Sanayi Bakanı Cahit Aral, benim kendisine tek tek verdiğim tabakları lavaboda, o malum deterjanla tek tek yıkıyor ve...
Konsantre de olsa, bir parmak ucu kadar deterjanla yetmiş tabağın gerçekten yıkanıp yıkanamayacağım bizzat kendi denetliyordu.
Sayın Bakanım, bizim beyinsel orduların süngüleri ucunda, ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını kıvırmış, bakanlığının ve TSE'nin tüm üst düzey kadrosunun gözleri önünde, lavaboda bulaşık yıkayarak kendine denileni kuzu kuzu yaparken gerçekte, sorumlu bir bakan olarak, bir bakanlık görevi yaptığına inanıyordu.
Oysa o an asıl görevi, onun iki adım ötesindeki
Bülent Hiçyılmaz yapıyordu.
Bülent Hiçyılmaz, o gün
Ankara’da
birlikte çalıştığım ve Sayın Bakan'ımın hemen her hareketini makinesiyle saptayan foto muhabiri arkadaşımdır.
Gazetenin bürosuna döndüğümüzde,
Tahsin'le
Muhsin'e bırakmadı, kahvemi kendi elleriyle getirdi, Bülent Hiçyılmaz:
"Helal olsun, abi” dedi
Pek keyifli bir iş yaptık bugün...”
Hafifçe güldüm:
“Aslında bir karşı savaştı bugün yaptığımız” dedim.
Bülent ve benim kafamdan ayrı ayrı görüntüler geçiyordu:
“Ne savaşı Allahaşkına, abi?” dedi
“İpnotize olmuş gibi, her dediğini kuzu kuzu yaptı Bakan bey... Bir ara şeye benzettim hatta... Sanki sen bir rejisörsün, o da aktörünmüş gibi bir durum oldu... (Ceketle bulaşık yıkanmaz diyorsun), bakana ceketini çıkarttırıyorsun... (Uzun kollu gömlekle bulaşık yıkanmaz) diyorsun, adama gömleğinin kollarını kıvırttırıyorsun... Artistinmiş gibi kullandın koskoca bakanı..."
Sakin sakin gülümsediğimi görünce
Bülent pirelendi:
“Senin kafanda şu anda birşey var ve onu da saklıyorsun, abi” dedi
“Allahaşkına, nedir benden sakladığın?...”
Sahi... Allah'ın bildiğini kuldan saklamak olmayacağı gibi, mesleksel bir bilgiyi de meslekdaştan saklamak olmaz.
“Sayın Bakan'ımın bir süre önce bakanlık olanaklarını kullanıp, beni önce mikrofonu, sonra hoparlörü olarak kullanarak, bakanlığının özel bir görüşünü bana gerçek bir habermiş gibi yutturmasının elbette bir faturası olacaktı” dedim.
"Şimdi de ben, mesleğimin olanaklarından yararlanıp, onu bugün Bakanlığına bağlı Genel Müdürlerin, Daire Başkanlarının, tüm memurların önünde, yarın da tüm okuyucularımız karşısında bir artistim gibi oynatarak, istediğim biçimde kullandım ve... Bana olan borcunu da böylece ödetmiş oldum.”
Bülent'in
o an öğrenmek istemesi gibi, sanırım şimdi de siz öğrenmek isteyeceksiniz Sayın Bakan'ımın beni hangi konuda kullandığını...
Sanayi Bakanlığı'ndan başka
Cahit Aral'ın
o günlerdeki ek bir görevi de,
"Radyasyon Komitesi Başkanlığı" idi
Ve onun çok özel bir güvenle bana gösterip, beni inandırdığı çok özel belgelere güvenerek ben de, çok özel bir güvenle bana güvenen okuyucularımı bir süre için inandırmıştım,
Çernobil’den
kalkan radyasyon yüklü bulutların
Türkiye’ye
damlamadan kıvrılıp,
Bulgaristan üzerinden
Avrupa’ya yöneldiklerine...
Gazetecilerle bakanlar arasındaki dostluk ve iş ilişkilerini düzenleyen özel bir yasa vardır.
Yazılı olmayan bu yasanın görünmeyen, fakat eksiksiz uygulanan maddelerine göre...
Gazetecinin gönlündeki eski dostu, bakan olduğu andan sonra artık, haberlerinin, röportajlarının bir malzeme kaynağıdır. Sayın Bakanın gönlündeki eski dostun da niteliği değişir, o andan sonra o da artık, bakanlık icraatını hem kamuoyuna, hem de
Sayın Başbakan’a
duyurmak için sayın bakan tarafından çaktırmadan kullanılabilecek bir
“mikrofon-hoparlör” olur.
Bu cepheleşmeden sonra sadece eski dostun adı değil, yeni bakanla yapılacak işlerin tadı da değişmekte, onlar da bir başka alem olmaktadır.
Kimimiz de işte, alemin böylesinde, alemin böylesini yaşamaktan özel bir zevk alırız hep, elalem başka alemler içinde alem yaparken...
aktör bakanBakan tabak yıkarsaBülent HiçyılmazCahit Aral kimdirÇernobil intikamıdeterjan reklamıİpnotize olmakRadyasyon Komitesi Başkanırejisör gazeteciteftişTSE