Menü
Kategoriler
10mayis1992evvelzaman-1
Deniz belki asılmazdı…
10 Mayıs 1992 1992
EMNİYET Genel Müdür Yardımcısı Halit Elver'in, bir koltuğunda üç karpuz vardı. Genel Müdür Yardımcılığı görevin­den başka, Uluslararası Polis Örgütü İnterpol’ün Türkiye temsilciliği ile Narkotik Büro Daire Başkanlığı, onun hem koltuğunda taşıdığı üç karpu­zu, hem de omuzlarında ta­şıdığı üç önemli görevi idi. Özellikle son iki görevi ne­deniyle, uluslararası meslek­sel toplantılara ve çalışmalara katılmak için sık sık yurtdışına giderdi. Büyük bir bölümü, "Ulus­lararası polis yöneticileri arasındaki mesleksel bilek güreşi” niteliğindeki ve çekiş­mesindeki bu toplantı ve ça­lışmalardan, çoğu zaman mes­leksel zaferlerle, zaman za­man da mesleksel şampiyon­luklarla dönerdi Halit Elver. Yurtdışından her dönü­şünde, o gidişinde kazandığı başarısının ödülü olan kimi zaman bir rozeti, kimi zaman bir madalyayı, kimi zaman da bir şildi “ıslatmak” için birlikte bir öğle yemeği yer, şerefe ay­ran bardaklarımızı tokuştururduk. Bir yurtdışı dö­nüşü yemeğimizde Halit Elver, son zaferinin ödülünü lokantada göstermek istemedi. “Yemekten son­ra Genel Müdürlük'e gide­riz, kahvelerimizi benim oda­da içeriz" dedi “Orada gösteri­rim sana yeni cicimi..." Halit Elver'in son Avrupa seferinin ve son Avrupa zaferi­nin ödülünü, Emniyet Genel Müdürlüğü'ndeki odasında gördüm. Kabzası sedef mi desem, fil­dişi mi desem, en az bu madde­ler kadar zarif bir maddeyle kaplanmış, Smith Wesson bir tabancaydı, bu son seferin ve zaferin ödülü. Yeni doğmuş torununu elle­riyle havaya kaldırıp, hayran­lıkla seyreden bir dede seve­cenliğiyle tanıttı tabancasını: "Duruşundaki şu zerafete bak, Allahaşkına” dedi “Kuğu gibi değil mi, ha?” Askerlik görevimin bile ba­na sevdiremediği silahı kuğuya benzetip, üstüne üstelik bir de “duruşunda zerafet görmesi” bir ölüm makinesini değil, mes­leğini sevmesinin işaretleriydi. O mesleksel sevgisi nede­niyle de, görev süresince resmi tabancasının komşusu yaptı, belinin öteki yanında taşıdı, o "zarif Smith Wesson’unu. Bu sevgisi nedeniyle, mes­lektaşları ve dostları arasında adı da “Çifte tabancalı polis” oldu ve… Hep böyle kaldı, o takma adı. Bir bahane uydur, hemen ayrıl yanımdan" dedim Deniz Gezmiş e “Çifte tabancalı po­lisle birlikteyim..." Deniz Gezmiş, bir sağa, bir sola çevirdi başını, kimseyi gö­remedi: "Halit Elver mi, yani?" diye sordu "Hani, nerede?” Gözlerimi, kolunun yanın­dan, arkasına doğru kaydırmamaya özen gösterdim, sesimi de biraz hafiflettim: "Sakın başını arkana çevir­me” dedim "Yanımıza geliyor ama merak etme, nasıl olsa se­ni şahsen tanımıyor... Gelince de bir bahane uy­durursun, yanımızdan ayrılır­sın... Ben idare ederim gerisi­ni...” Deniz Gezmiş, birkaç sani­yelik fırsatı değerlendirdi: "Orta Doğu (Teknik Üni­versitesi) ne zaman açılacak, abi?" dedi "Bir bilgin var mı?" Ben de saniyelerle yarışarak yanıt verdim: "İstanbul'dan geliyorum" dedim “Üç dört gündür Anka­ra'da olup bitenlerden habe­rim yok." Biraz öteye park ettiği oto­mobilinden çıkıp, şimdi Deniz Gezmiş in arkasından bize doğ­ru gelen Halit Elver in birkaç adım ötesinde ise, sokak lamba­sının oluşturduğu gölgelik yer­de, iki kişinin siluetim gördüm. "Yalnız değilsin galiba?” dedim.  “Hayır, değilim" dedi. Eskişehir Orduevi'nin kar­şısındaki kafeteryanın kapısının önündeydik. Yanlamasına esen sert rüzgar, kar tanelerini de yanlamasına savuruyordu. Yıllardan 1971, aylardan şubat, günlerden ayın üçü, saat­lerden ise akşamın 20'si idi. İş Bankası’nın, Ankara Emek Mahallesi’ ndeki Emek Şubesi'nin soyulması olayının üstünden tam yirmiüç gün, dört saat geçmişti. Kimi gençlerin, Türkiye'nin silahlı ilk banka soygununu yapan ve "ganster" unvanını ilk kazanan Necdet Elmas’a özendiklerini ve bu özenme sonucu banka soyduklarını sanan o günlerin polisi, olayı bu gözle değerlendirdiği için, gazetelere de bu gözle yansıttı ve... Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ ın, tümüyle siyasal nedenlerle gerçekleştirildikleri bu banka soygununun haberini basın bu nedenle, polisin yönlendirdiği doğrultuda “Dört gansterin banka soyması" biçiminde duyurdu. 12 Ocak 1971 tarihli gazeteler, "Ankara'da silahlı dört ganster İş Bankası'nı soydu” başlıklarının altında, “Soygun da kullanılan otomobilin, Eskişehir yolunda terkedilmiş vaziyette bulunduğunu" da bildiriyorlardı. İlk günün heyecanıyla düştüğü yanılgısından kurtulan polis, banka soygununun gerçek nedeniyle birlikte, kimliklerini de birgün içinde saptadığı soyguncuları. “Ya şurdadır ya burda, helvacının dükkanında” yöntemiyle aramaya koyulmuştu. Polisin, Ankara' kazan, kendini kepçe yaptığı bu çalış­malarda "arayıp da bulamadığı banka soyguncusu” Deniz Gez­miş, şu anda Eskişehir’de benim karşımda, hem çifte taban­calı, hem mesleğine aşık üst düzey bir polis yöneticinin ise beş adım önündeydi. Beş adımlık uzaklık dört adım oldu, üç, iki, bir adım oldu ve... Halit Elver de yanımıza geldi, bize katıldı. “Ne o Mete, burada da mı bir tanıdık buldun?" dedi. Ben, “Ankara'dan tanıyor­muş beni... Buraya, teyzesinin yanına gelmiş de... Tesadüf...” derken, Halit Elver elini uzattı, Deniz Gezmiş’e döndü: "Merhaba kardeşim" dedi "‘Ben Halit Elver...” Deniz Gezmiş kendini elbette tanıtmadı: "Memnun oldum, efendim” dedi sustu. Tam bu sırada kafeteryanın kapısı açıldı, bir garson içeri buyur etti bizi: “Donacaksınız tipide beyler" dedi “Buyurun, içeri buyurun… Nefis mercimek çorba­mız var...” Halit Elver’in aklı fikri Es­kişehir’ in meşhur salebindeydi. “Burada en iyi salep nere­de bulunur?" dedi garsona. Belli ki kafeteryada salep yoktu: “Bu saatte salebi ne yapa­caksınız, beyim?" dedi “Nefis mercimek çorbamız var... Şahane tas kebabımız da var... Halit Elver, nedense salebi takmıştı diline: “Canım, önce çorbamızı içeceğiz, yemeğimizi yiyeceğiz, elbette" dedi “Ben, yemekten sonra nerede bulabiliriz en iyi salep yapan yeri diye soruyo­rum.” Sonra garsonu bıraktı, De­niz Gezmiş'e döndü: “Madem buralısınız, siz de bilirsiniz" dedi “Eskişehir’de en iyi salep nerededir? Deniz Gezmiş kalın kumaş­tan yapılmış bir palto giymiş, özenle traş olmuştu. Elini uzattı, kentin içi bö­lümlerine doğru koyulaşan ka­ranlıkları işaret etti: “Şu ilerdeki ışıktan sağa dönünce, biraz ilerde bir pas­tane vardır” dedi “Oranın sale­bi çok iyidir.” Deniz Gezmiş’in bu yanıtı­na kafeteryanın garsonu çok şa­şırdı: "Senin o dediğin yerde pas­tane mastane yok, efendi” dedi ve yine Halit Elver'e döndü: "Eskişehir’de sadece tren istasyonunda satılır salep” de­di “İstasyondan başka bir yer­de salep bulunmaz burada.” Garsonun bu sözleri Deniz Gezmiş’in canını sıktı. Lafa ben karıştım hemen: “Yahu donduk burada, ka­pının ağzında" dedim “İçeri gi­relim de once sıcak bir çorba içmeye bakalım." Garson bir adım geri çekil­di, kapıdan girişi kolaylaştırdı. Ben elimle Halit Elver'e yol gösterdim: “Sen önden buyur, abi.” Deniz Gezmiş’e döndüm, yanak yanağa öpüştüm: "Haydi eyvallah, kardeş” dedim ona “Ankara'da ara be­ni... Büroya gel, görüşelim...”  Halit Elver de vedalaştı Deniz Gezmiş’ le: “Allahaısmarladık karde­şim" dedi “Tanıştığımıza memnun oldum.” Kafeteryada, garsonun da ısrarıyla önce birer mercimek çorbası içtik. Arkasından, yine garsonun ısrarla tavsiyesi kar­şısında çaresiz kaldık, birer de tas kebabı yedik. “Tatlı olarak ne yiyelim, garson bey?" Garsonun isteği uyarınca tatlı olarak da sütlaç yedik ve... Yarım saatlik yemek paydo­sundan sonra, Ankara'ya doğ­ru yolumuza etmek üzere ara­baya giderken, ben durdum, bir öneride bulundum: “İstersen sen önden çık, arabayı ısıt, abi" dedim Halit Elver'e "Sen arabayı ısıtırken ben boşu boşuna donmaya­yım. Araba ısınınca bir klak­son çalarsın, tamam...” Halit Elver’ in aklı yattı bu önerime. Önden gitti, arabayı çalıştırdı. Bir süre sonra da klakson çalıp, arabanın ısındı­ğını bildirince, ben de yerim­den kalktım, kafeteryanın ka­pısından çıktım ve... Yine burun buruna geldim. Deniz Gezmiş’le: "Deniz, kardeşim... Lütfen yok ol, kaybol, toz ol..." diye yalvardım “Yanımdakinin kim olduğunu söyledim sa­na... Allah saklasın, bir terslik olacak, hayatım boyunca af­fetmeyeceğim kendimi... Lüt­fen...” Deniz Gezmiş ise kafayı Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin ne zaman açılacağına takmıştı: “Biraz önce ne dediğini tam olarak anlayamadım, abi” dedi “Orta Doğu ne za­man açılacak? Bu konuda bir bilgin var mı? Buna çok ihti­yacımız var.” Bir çırpıda ve tane tane an­lattım: “Bak, benim bir arkadaşı­mın düğünü vardı geçen hafta İstanbul'da" dedim "Onun için bir haftadır Ankara'da değilim, İstanbul’dayım... An­kara'da bir haftadır ne olu­yor, ne bitiyor haberim yok... İki gün önce de Halit abi geldi İstanbul’a... Orada buluştuk, Ankara’­ya kendi arabasıyla birlikte dönmemizi önerdi. Bursa Em­niyet Müdürü Şükrü Balcı'yla iki saatlik bir işi varmış. O nedenle de Bursa, Eskişehir üzerinden dönüyoruz şimdi Ankara’ya.” “Halit Bey'in beni tanıma­dığından eminsin, değil mi?" “Tabii eminim... Nereden tanıyacak?... Nasıl tanıya­cak?... Son günlerde bir hayli fotoğrafın yayınlandı gazete­lerde ama... Hepsi de eski fo­toğraflardı. Parkalı fotoğraf­ların, üç beş günlük sakallı fo­toğrafların... Bu halin çok farklı o fotoğraflardan." Deniz Gezmiş’in arkasın­da, sokak lambasının aydın­lattığı sınırlı bölgenin bittiği yerin iki adım ötesinde, iki ki­şinin siluetini yine gördüm. Koşa koşa arabaya girdim. “Oh, fırın gibi ısınmış ara­ba..." Halit Elver, on dakika ön­ceki Halit Elver değildi. Biraz donuktu şimdi. Arabayı hareket ettirirken, umursamazmış gibi sordu: "Senin deminki arkadaş değil miydi, o?” dedi. “Evet, oydu.” “Ne istiyormuş?” “Hiiiç...” dedim “Bir yer­den dönüyormuş da... Tesadüf işte... Ben tam kapıdan çıkar­ken, o da lokantanın önünden geçiyormuş... Kendi de hayret etti bu tesadüfe...” Yolda altmış yetmiş metre kadar ilerledikten sonra, Anka­ra yoluna girebilmek için sola dönmemiz gerekiyordu. Halit Elver dönmeden ön­ce son bir kez daha baktı dikiz aynasından: “Allah Allah" diyerek, hem kendi kendine söylenir gibi yaptı, hem de bana bir şeyler duyurur gibi yaptı “Allah Al­lah... Senin arkadaş elektrik direğinin dibinde dimdik du­ruyor, bizi seyrediyor... Bak, hala kıpırdamıyor, olduğu yerde heykel gibi duruyor." Halit Elver’in dikiz ayna­sından görüp naklettiklerini kendi gözlerimle görebilmek için arkaya döndüm, arabanın arka camından baktım. Deniz Gezmiş, bir siluet olarak, gerçekten kıpırdama­dan öyle duruyordu. “Yolcu yolunda gerek, Ha­lit abi" dedim “Haydi bir bis­millah çekiver de Ankara'ya doğru gazla...” Biraz günün yol yorgunlu­ğunu bahane ettik, biraz sıcak çorbayla, tas kebabının rehave­tini bahane ettik ve... Ankara’ya gelene kadar iki­miz de pek konuşmadık gali­ba. . Ben hatta, biraz uyukla­dım ya da uyuklar gibi bile yaptım, bir ara. Sabah biraz geç uyandım, tabii, gazeteye de biraz geç git­tim. Masamın üstünde iri iri harflerle yazılmış bir not bul­dum: “Sayın Halit Elver aradı. Gelir gelmez, telefonunuzu bekliyor.” Telefonu açtım, hal hatır sordum. Halit Elver hiç de oralı de­ğildi: “Gazeteleri gördün mü bu sabah?” dedi. Çok geç uyandığımı, büro­ya da biraz önce geldiğimi söy­ledim. “Daha sabah kahvemi bile ısmarlamadım, abi” dedim “Hele önce afyonumuz bir pat­lasın, sıra gazeteleri okumaya da gelir elbet." Halit Elver’ in şakadan da, sohbetten de nasibi yoktu bu sabah. “Günaydın gazetesine bir baksana” dedi. Gazeteleri karıştırdım. Gü­naydın gazetesini çıkardım, en üste koydum: “Tamam, abi" dedim “Gü­naydın gazetesi önümde...” “O halde birinci sayfadaki fotoğrafa bak." Gazeteye dikkatle bakar bakmaz, Deniz Gezmiş’ in ba­sında yayınlanan ilk “doğru dürüst" bir fotoğrafıyla yüz yüze geldim. Bu fotoğraftaki yüz ile dün gece Eskişehir'de görüştüğü­müz kişinin yüzü aynıydı. Söyleyecek bir sözüm ol­madığı için, bir süre konuşma­dım, konuşamadım. Telefondaki sessizliği Halit Elver bozdu: “Bak Mete" dedi “Sen ga­zeteci olarak ben de polis ola­rak dün gece, hayatımızın en önemli işini kaçırdık." Ben yine birşey söyleyemi­yordum. Halit Elver devam etti: “Şimdi sen de söz ver ben de söz vereyim" dedi “Bu olay­dan hiçbir yerde, hiçbir kim­seye bahsetmeyeceğiz... Ta­mam mı?" Zor zor, “Tamam, abi” sözü çıkabildi ağzımdan. "Bir kişi duyarsa bu olayı" diye sürdürdü konuşmasını “Sen basın camiasında, ben de emniyet camiasında bir numaralı aptal ilan ediliriz. Öyle değil mi ama?” Sesimi yine zar zor çıkara­bildim: "Öyle, abi" dedim “Haklı­sın." Bu yazıyı yazmaya başla­madan iki gün önce Halit Elver'i bizim eve davet ettim. Olayı en ince ayrıntılara ka­dar birbirimize yineledik: "Keşke onu o an tanıyabilseydim de, hemen oracıkta kıskıvrak yakalayabilseydim” dedi emekli Halit Elver “Ken­dilerini idama götüren öteki olaylara karışmaktan kurtu­lurlardı o zaman... Ve şimdi üçü de yaşıyor olurdu..." Sözü değiştirdim, kendi­sinden isteyeceğim izne getir­dim: “İzin verirsen bu olayı şimdi yazmak istiyorum, abi" dedim: “Olayın üzerin­den 22 yıl geçtikten sonra, birbirimize o günlerde verdi­ğimiz sözü de, şimdi el sıkı­şarak bozabiliriz, değil mi?" “Ak saçları bulutlar örne­ği başına konmuş” Halit El­ver kullandı “Haklısın” sözü­nü, bu kez. Bu anı, o dost “vize”sinden sonra kaleme alınabildi. Bu arada, dostumdan bile yirmibir yıldan buyana saklı tuttuğum bir gerçeği de, ba­ğışlamasına sığınarak burada açıklayayım: Halit Elver de ancak bu yazıyı okurken, sizle birlikte şimdi öğreniyor, Eskişehir'de konuştuğumuz gencin kim ol­duğunu benim o akşam da bildi­ğimi...
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title