EMNİYET Genel Müdür Yardımcısı Halit Elver'in,
bir koltuğunda üç karpuz vardı. Genel Müdür Yardımcılığı görevinden başka, Uluslararası Polis Örgütü İnterpol’ün
Türkiye temsilciliği ile Narkotik Büro Daire Başkanlığı, onun hem koltuğunda taşıdığı üç karpuzu, hem de omuzlarında taşıdığı üç önemli görevi idi.
Özellikle son iki görevi nedeniyle, uluslararası mesleksel toplantılara ve çalışmalara katılmak için sık sık yurtdışına giderdi.
Büyük bir bölümü,
"Uluslararası polis yöneticileri arasındaki mesleksel bilek güreşi” niteliğindeki ve çekişmesindeki bu toplantı ve çalışmalardan, çoğu zaman mesleksel zaferlerle, zaman zaman da mesleksel şampiyonluklarla dönerdi
Halit Elver.
Yurtdışından her dönüşünde, o gidişinde kazandığı başarısının ödülü olan kimi zaman bir rozeti, kimi zaman bir madalyayı, kimi zaman da
bir şildi
“ıslatmak” için birlikte bir öğle yemeği yer, şerefe ayran bardaklarımızı tokuştururduk.
Bir yurtdışı dönüşü yemeğimizde
Halit Elver, son zaferinin ödülünü lokantada göstermek istemedi.
“Yemekten sonra Genel Müdürlük'e gideriz, kahvelerimizi benim odada içeriz" dedi
“Orada gösteririm sana yeni cicimi..."
Halit Elver'in
son
Avrupa seferinin ve son
Avrupa zaferinin ödülünü,
Emniyet Genel Müdürlüğü'ndeki
odasında gördüm.
Kabzası sedef mi desem, fildişi mi desem, en az bu maddeler kadar zarif bir maddeyle kaplanmış,
Smith Wesson bir tabancaydı, bu son seferin ve zaferin ödülü.
Yeni doğmuş torununu elleriyle havaya kaldırıp, hayranlıkla seyreden bir dede sevecenliğiyle tanıttı tabancasını:
"Duruşundaki şu zerafete bak, Allahaşkına” dedi
“Kuğu gibi değil mi, ha?”
Askerlik görevimin bile bana sevdiremediği silahı kuğuya benzetip, üstüne üstelik bir de
“duruşunda zerafet görmesi” bir ölüm makinesini değil, mesleğini sevmesinin işaretleriydi.
O mesleksel sevgisi nedeniyle de, görev süresince resmi tabancasının komşusu yaptı, belinin öteki yanında taşıdı, o
"zarif Smith Wesson’unu.
Bu sevgisi nedeniyle, meslektaşları ve dostları arasında adı da
“Çifte tabancalı polis” oldu ve… Hep böyle kaldı, o takma adı.
Bir bahane uydur, hemen ayrıl yanımdan" dedim
Deniz Gezmiş e
“Çifte tabancalı polisle birlikteyim..."
Deniz Gezmiş, bir sağa, bir sola çevirdi başını, kimseyi göremedi:
"Halit Elver mi, yani?" diye sordu
"Hani, nerede?”
Gözlerimi, kolunun yanından, arkasına doğru kaydırmamaya özen gösterdim, sesimi de biraz hafiflettim:
"Sakın başını arkana çevirme” dedim
"Yanımıza geliyor ama merak etme, nasıl olsa seni şahsen tanımıyor...
Gelince de bir bahane uydurursun, yanımızdan ayrılırsın... Ben idare ederim gerisini...”
Deniz Gezmiş, birkaç saniyelik fırsatı değerlendirdi:
"Orta Doğu (Teknik Üniversitesi) ne zaman açılacak, abi?" dedi
"Bir bilgin var mı?"
Ben de saniyelerle yarışarak yanıt verdim:
"İstanbul'dan geliyorum" dedim
“Üç dört gündür Ankara'da olup bitenlerden haberim yok."
Biraz öteye park ettiği otomobilinden çıkıp, şimdi
Deniz Gezmiş in arkasından bize doğru gelen
Halit Elver in birkaç adım ötesinde ise, sokak lambasının oluşturduğu gölgelik yerde, iki kişinin siluetim gördüm.
"Yalnız değilsin galiba?” dedim.
“Hayır, değilim" dedi.
Eskişehir Orduevi'nin
karşısındaki kafeteryanın kapısının önündeydik. Yanlamasına esen sert rüzgar, kar tanelerini de yanlamasına savuruyordu.
Yıllardan 1971, aylardan şubat, günlerden ayın üçü, saatlerden ise akşamın 20'si idi.
İş Bankası’nın,
Ankara Emek Mahallesi’ ndeki Emek Şubesi'nin soyulması olayının üstünden tam yirmiüç gün, dört saat geçmişti.
Kimi gençlerin,
Türkiye'nin
silahlı ilk banka soygununu yapan ve
"ganster" unvanını ilk kazanan
Necdet Elmas’a
özendiklerini ve bu özenme sonucu banka soyduklarını sanan o günlerin polisi, olayı bu gözle değerlendirdiği için, gazetelere de bu gözle yansıttı ve...
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve
Hüseyin İnan’ ın, tümüyle siyasal nedenlerle gerçekleştirildikleri bu banka soygununun haberini basın bu nedenle, polisin yönlendirdiği doğrultuda
“Dört gansterin banka soyması" biçiminde duyurdu.
12 Ocak 1971 tarihli gazeteler,
"Ankara'da silahlı dört ganster İş Bankası'nı soydu” başlıklarının altında,
“Soygun da kullanılan otomobilin, Eskişehir yolunda terkedilmiş vaziyette bulunduğunu" da bildiriyorlardı.
İlk günün heyecanıyla düştüğü yanılgısından kurtulan polis, banka soygununun gerçek nedeniyle birlikte, kimliklerini de birgün içinde saptadığı soyguncuları.
“Ya şurdadır ya burda, helvacının dükkanında” yöntemiyle aramaya koyulmuştu.
Polisin,
Ankara'yı
kazan, kendini kepçe yaptığı bu çalışmalarda
"arayıp da bulamadığı banka soyguncusu” Deniz Gezmiş, şu anda
Eskişehir’de
benim karşımda, hem çifte tabancalı, hem mesleğine aşık üst
düzey bir polis yöneticinin ise beş adım önündeydi.
Beş adımlık uzaklık dört
adım oldu, üç, iki, bir adım oldu ve...
Halit Elver de yanımıza geldi, bize katıldı.
“Ne o Mete, burada da mı bir tanıdık buldun?" dedi.
Ben,
“Ankara'dan tanıyormuş beni... Buraya, teyzesinin yanına gelmiş de... Tesadüf...” derken,
Halit Elver elini uzattı,
Deniz Gezmiş’e döndü:
"Merhaba kardeşim" dedi
"‘Ben Halit Elver...”
Deniz Gezmiş kendini elbette tanıtmadı:
"Memnun oldum, efendim” dedi sustu.
Tam bu sırada kafeteryanın kapısı açıldı, bir garson içeri buyur etti bizi:
“Donacaksınız tipide beyler" dedi
“Buyurun, içeri buyurun… Nefis mercimek çorbamız var...”
Halit Elver’in aklı fikri
Eskişehir’ in meşhur salebindeydi.
“Burada en iyi salep nerede bulunur?" dedi garsona.
Belli ki kafeteryada salep yoktu:
“Bu saatte salebi ne yapacaksınız, beyim?" dedi
“Nefis mercimek çorbamız var... Şahane tas kebabımız da var...
Halit Elver, nedense salebi takmıştı diline:
“Canım, önce çorbamızı içeceğiz, yemeğimizi yiyeceğiz, elbette" dedi
“Ben, yemekten sonra nerede bulabiliriz en iyi salep yapan yeri diye soruyorum.”
Sonra garsonu bıraktı,
Deniz Gezmiş'e
döndü:
“Madem buralısınız, siz de bilirsiniz" dedi
“Eskişehir’de en iyi salep nerededir?
Deniz Gezmiş kalın kumaştan yapılmış bir palto giymiş, özenle traş olmuştu.
Elini uzattı, kentin içi bölümlerine doğru koyulaşan karanlıkları işaret etti:
“Şu ilerdeki ışıktan sağa dönünce, biraz ilerde bir pastane vardır” dedi
“Oranın salebi çok iyidir.”
Deniz Gezmiş’in bu yanıtına kafeteryanın garsonu çok şaşırdı:
"Senin o dediğin yerde pastane mastane yok, efendi” dedi ve yine
Halit Elver'e
döndü:
"Eskişehir’de sadece tren istasyonunda satılır salep” dedi
“İstasyondan başka bir yerde salep bulunmaz burada.” Garsonun bu sözleri
Deniz Gezmiş’in
canını sıktı. Lafa ben karıştım hemen:
“Yahu donduk burada, kapının ağzında" dedim
“İçeri girelim de once sıcak bir çorba içmeye bakalım."
Garson bir adım geri çekildi, kapıdan girişi kolaylaştırdı.
Ben elimle
Halit Elver'e
yol gösterdim:
“Sen önden buyur, abi.” Deniz Gezmiş’e döndüm,
yanak yanağa öpüştüm:
"Haydi eyvallah, kardeş” dedim ona
“Ankara'da ara beni... Büroya gel, görüşelim...”
Halit Elver de vedalaştı
Deniz Gezmiş’ le:
“Allahaısmarladık kardeşim" dedi
“Tanıştığımıza memnun oldum.”
Kafeteryada, garsonun da ısrarıyla önce birer mercimek çorbası içtik. Arkasından, yine garsonun ısrarla tavsiyesi karşısında çaresiz kaldık, birer de tas kebabı yedik.
“Tatlı olarak ne yiyelim, garson bey?"
Garsonun isteği uyarınca tatlı olarak da sütlaç yedik ve... Yarım saatlik yemek paydosundan sonra,
Ankara'ya
doğru yolumuza etmek üzere arabaya giderken, ben durdum, bir öneride bulundum:
“İstersen sen önden çık, arabayı ısıt, abi" dedim
Halit Elver'e
"Sen arabayı ısıtırken ben boşu boşuna donmayayım. Araba ısınınca bir klakson çalarsın, tamam...”
Halit Elver’ in aklı yattı bu önerime. Önden gitti, arabayı çalıştırdı. Bir süre sonra da klakson çalıp, arabanın ısındığını bildirince, ben de yerimden kalktım, kafeteryanın kapısından çıktım ve...
Yine burun buruna geldim.
Deniz Gezmiş’le:
"Deniz, kardeşim... Lütfen yok ol, kaybol, toz ol..." diye yalvardım
“Yanımdakinin kim olduğunu söyledim sana... Allah saklasın, bir terslik olacak, hayatım boyunca affetmeyeceğim kendimi... Lütfen...”
Deniz Gezmiş ise kafayı
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin ne zaman açılacağına takmıştı:
“Biraz önce ne dediğini tam olarak anlayamadım, abi” dedi
“Orta Doğu ne zaman açılacak? Bu konuda bir bilgin var mı? Buna çok ihtiyacımız var.”
Bir çırpıda ve tane tane anlattım:
“Bak, benim bir arkadaşımın düğünü vardı geçen hafta İstanbul'da" dedim
"Onun için bir haftadır Ankara'da değilim, İstanbul’dayım... Ankara'da bir haftadır ne oluyor, ne bitiyor haberim yok... İki gün önce de Halit abi geldi İstanbul’a...
Orada buluştuk, Ankara’ya kendi arabasıyla birlikte dönmemizi önerdi. Bursa Emniyet Müdürü Şükrü Balcı'yla iki saatlik bir işi varmış. O nedenle de Bursa, Eskişehir üzerinden dönüyoruz şimdi Ankara’ya.”
“Halit Bey'in beni tanımadığından eminsin, değil mi?"
“Tabii eminim... Nereden tanıyacak?... Nasıl tanıyacak?... Son günlerde bir hayli fotoğrafın yayınlandı gazetelerde ama... Hepsi de eski fotoğraflardı. Parkalı fotoğrafların, üç beş günlük sakallı fotoğrafların... Bu halin çok farklı o fotoğraflardan."
Deniz Gezmiş’in
arkasında, sokak lambasının aydınlattığı sınırlı bölgenin bittiği yerin iki adım ötesinde, iki kişinin siluetini yine gördüm.
Koşa koşa arabaya girdim.
“Oh, fırın gibi ısınmış araba..."
Halit Elver, on dakika önceki
Halit Elver değildi. Biraz donuktu şimdi.
Arabayı hareket ettirirken, umursamazmış gibi sordu:
"Senin deminki arkadaş değil miydi, o?” dedi.
“Evet, oydu.”
“Ne istiyormuş?”
“Hiiiç...” dedim
“Bir yerden dönüyormuş da... Tesadüf işte... Ben tam kapıdan çıkarken, o da lokantanın önünden geçiyormuş... Kendi de hayret etti bu tesadüfe...”
Yolda altmış yetmiş metre kadar ilerledikten sonra,
Ankara yoluna girebilmek için sola dönmemiz gerekiyordu.
Halit Elver dönmeden önce son bir kez daha baktı dikiz aynasından:
“Allah Allah" diyerek, hem kendi kendine söylenir gibi yaptı, hem de bana bir şeyler duyurur gibi yaptı
“Allah Allah... Senin arkadaş elektrik direğinin dibinde dimdik duruyor, bizi seyrediyor... Bak, hala kıpırdamıyor, olduğu yerde heykel gibi duruyor."
Halit Elver’in
dikiz aynasından görüp naklettiklerini kendi gözlerimle görebilmek için arkaya döndüm, arabanın arka camından baktım.
Deniz Gezmiş, bir siluet olarak, gerçekten kıpırdamadan öyle duruyordu.
“Yolcu yolunda gerek, Halit abi" dedim
“Haydi bir bismillah çekiver de Ankara'ya doğru gazla...”
Biraz günün yol yorgunluğunu bahane ettik, biraz sıcak çorbayla, tas kebabının rehavetini bahane ettik ve...
Ankara’ya
gelene kadar ikimiz de pek konuşmadık galiba. . Ben hatta, biraz uyukladım ya da uyuklar gibi bile yaptım, bir ara.
Sabah biraz geç uyandım, tabii, gazeteye de biraz geç gittim.
Masamın üstünde iri iri harflerle yazılmış bir not buldum:
“Sayın Halit Elver aradı. Gelir gelmez, telefonunuzu bekliyor.”
Telefonu açtım, hal hatır sordum.
Halit Elver hiç de oralı değildi:
“Gazeteleri gördün mü bu sabah?” dedi.
Çok geç uyandığımı, büroya da biraz önce geldiğimi söyledim.
“Daha sabah kahvemi bile ısmarlamadım, abi” dedim
“Hele önce afyonumuz bir patlasın, sıra gazeteleri okumaya da gelir elbet."
Halit Elver’ in şakadan da, sohbetten de nasibi yoktu bu sabah.
“Günaydın gazetesine bir baksana” dedi.
Gazeteleri karıştırdım. Günaydın gazetesini çıkardım, en üste koydum:
“Tamam, abi" dedim
“Günaydın gazetesi önümde...”
“O halde birinci sayfadaki fotoğrafa bak."
Gazeteye dikkatle bakar bakmaz,
Deniz Gezmiş’ in basında yayınlanan ilk
“doğru dürüst" bir fotoğrafıyla yüz yüze geldim.
Bu fotoğraftaki yüz ile dün gece
Eskişehir'de
görüştüğümüz kişinin yüzü aynıydı.
Söyleyecek bir sözüm olmadığı için, bir süre konuşmadım, konuşamadım.
Telefondaki sessizliği
Halit Elver bozdu:
“Bak Mete" dedi
“Sen gazeteci olarak ben de polis olarak dün gece, hayatımızın en önemli işini kaçırdık."
Ben yine birşey söyleyemiyordum.
Halit Elver devam etti:
“Şimdi sen de söz ver ben de söz vereyim" dedi
“Bu olaydan hiçbir yerde, hiçbir kimseye bahsetmeyeceğiz... Tamam mı?"
Zor zor,
“Tamam, abi” sözü çıkabildi ağzımdan.
"Bir kişi duyarsa bu olayı" diye sürdürdü konuşmasını
“Sen basın camiasında, ben de emniyet camiasında bir numaralı aptal ilan ediliriz. Öyle değil mi ama?”
Sesimi yine zar zor çıkarabildim:
"Öyle, abi" dedim
“Haklısın."
Bu yazıyı yazmaya başlamadan iki gün önce
Halit Elver'i
bizim eve davet ettim.
Olayı en ince ayrıntılara kadar birbirimize yineledik:
"Keşke onu o an tanıyabilseydim de, hemen oracıkta kıskıvrak yakalayabilseydim” dedi emekli
Halit Elver “Kendilerini idama götüren öteki olaylara karışmaktan kurtulurlardı o zaman... Ve şimdi üçü de yaşıyor olurdu..."
Sözü değiştirdim, kendisinden isteyeceğim izne getirdim:
“İzin verirsen bu olayı şimdi yazmak istiyorum, abi" dedim:
“Olayın üzerinden 22 yıl geçtikten sonra, birbirimize o günlerde verdiğimiz sözü de, şimdi el sıkışarak bozabiliriz, değil mi?"
“Ak saçları bulutlar örneği başına konmuş” Halit Elver kullandı
“Haklısın” sözünü, bu kez.
Bu anı, o dost
“vize”sinden sonra kaleme alınabildi.
Bu arada, dostumdan bile yirmibir yıldan buyana saklı tuttuğum bir gerçeği de, bağışlamasına sığınarak burada açıklayayım:
Halit Elver de ancak bu yazıyı okurken, sizle birlikte şimdi öğreniyor,
Eskişehir'de
konuştuğumuz gencin kim olduğunu benim o akşam da bildiğimi...
banka soygunucezaeviDeniz GezmişEskişehir’de karşılaşmagangstergazete haberiHalit Elver kimdir? Emniyet müdürüidamparkalı fotoğrafpolis teşkilatısene 1971