09 Şubat 1992

Johnson tuvalette mahsur kaldı

KENNEDY henüz öldürülmemiş, Johson henüz başkanlığa getirilmemişti. Yıl, 1962 idi Amerika Birleşik Devletleri Baş­kan Yardımcısı John­son, üç günlük bir resmi ziyaret için Ankara 'ya gelmişti. “Görevin, Johnson" dedi gazetemizin Ankara Bürosu şefi İzzet Sedes, "Sabah gözlerini açtığı saniyeden başlayıp, akşam yatıncaya kadar yaptığı her hareketini adım adım izleyeceksin. Orgeneralinden emir almış bir er örneği topuklarımı birbi­rine vurdurdum ve başımı hız­la öne eğip kaldırdım. “Emrin olur, baba” dedim. Devletimizin resmi konuğu Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı’ nın arka­sından “Bir iki bomba patlat­mak" görev ve amacıyla onu adım adım izlemeye başladım. Sabahın erken saatlerinde başlayıp güneş batıncaya dek süren Ankara gezimizin “son durağa" kadar olan bölümünü ilerdeki sayfalara bırakıp, gezi­nin son durağından başlayalım şimdi. Johnson’ ın o günkü ziyaret programında son durak Türki­ye Büyük Millet Meclisi’ ydi. Onun arkasından meclis bi­nasına girer girmez koridorlar­dan birinin başında biz de onun yaptığını yaptık. Biz de durmak zorunda kaldık... Johnson bacaklarını yapıştırmış iki dizini birbirine sürüyor­du. Yüzünde buruşuk ve sıkın­tılı bir ifade vardı. Kendi özel koruma polislerinden ikisi ya­nına yaklaştılar, bizim duyama­yacağımız bir sesle ona ne oldu­ğunu sordular. Johnson'ın bir rahatsızlık geçirmekte olduğu yüzünden de belliydi. Koruma polislerine söyledik­lerini, onlar da geldiler başkan yardımcılarına eşlik eden Ame­rikalı diplomatlara söylediler. Amerikalı diplomatlar he­men gruptaki Türk meslektaşlarının yanına gittiler. Bizim hariciyeciler, Amerika­lı diplomatların söylediklerini dikkatle ve biraz da kuşkuyla dinlediler. Sonra da kendi ara­larında konuşmaya başladılar. “Sayın konuğumuz sıkışmış­lar... Acaba Meclis’in tuvaleti nerededir?" Ankara gezisine katılan Türk hariciyecilerinden biri tuvaletin sağ koridorun sonunda, solda olduğunu söyledi. Amerikalı diplomatlar aynı haberi koruma polislerine iletti­ler Koruma polisleri de Johnson'ı aralarına aldılar, öteki ucunda tuvaletin bulunduğu uzun koridorda yürümeye başladılar. Onları bütün gün yanlarından ayrılmayan Türk ve Amerikalı diplomatlar izlemeye başladılar ve arkalarından onlar da koridorda yürümeye başladılar. . Johnson, arkasında ayak sesleri duyunca birden geri döndü ve Türk ve Amerikalı diplomatların kendisini tuvalete doğru izlemekte olduklarını görünce, Texasça bağırdı: “Tuvalete gidiyorum" dedi ve tuvalette ne yapacağını adınca söyledi. Onu izleyen tüm diplomatlar duymaya alışık olmadıkları kelimeleri duyar duymaz oldukları yerde heykel gibi kaldılar. Johnson, iki koruma polisiyle birlikte yoluna devam etti ve koruma polislerini kapıda bırakıp, "solo" olarak içeri girdi. Koridorun başındaki tüm gözler büyük bir dikkatle koridorun ucundaki tuvalet kapısını kolluyor, başkan yardımcısının içeriden çıkmasını bekliyordu. On-on beş dakika sonra beklenenin aksine, beklenmeyen bir şey oldu. Johnson’ ın içerden çıkmasını bekleyen gözler koruma polislerinden birinin içeri girdiğini gördü. İçeri giren koruma polisi, kısa bir süre sora çıktı ve hızı adımlarla yürüyüp koridorun başındaki Amerikalı diplomatlara yaklaştı, bir şeyler söyledi. Amerikalı diplomatlar, polisin söylediklerini Türk diplomatlarına ilettiler. Bizim hariciyeciler duyanlar duymayanlara duyursunlar ilkesini çiğnemeyip duyduklarını hemen duymayan arkadaşlarına ilettiler: "İçeride tuvalet kağıdı yok­muş”’ dediler “Sayın konuğumuz tuvaletten çıkamıyormuş” Bizim hariciyecileri bir telaş­tır aldı. Yıllardan 1962… Türkiye henüz tuvalet kağıdı üretimi dü­zeyine erişebilecek denli uygar­lıktan nasibini alamamış. Aylardan Ağustos. Meclis tatilde. Odacılardan ve yönetim görevlilerinden başka kimse yok Meclis’te. Bizim hariciyeciler, sadece duyduklarını değil kuşkularını da birbirlerine söylemeye başla­dılar: "Rezil rüsva olduk, birader” dediler. “Biz şimdi nereden tuvalet kağıdı bulalım da konu­ğumuzu tuvaletten çıkarabile­lim?” Kuşkular giderek daha yük­sek sesle dile getirilince, kori­dorun bir kenarında durup, ko­nukları sessiz sessiz dinleyen bir odacı hemen kulaklarını ka­barttı. Ve bizim hariciyecilerin “Tuvalet kağıdı bulamamak sıkıntısı” içinde kıvrandıkları­nı duyunca, vatan kurtaran arslan havasıyla diplomatların ara­sına karıştı, onlara bir müjde verdi: “Ben size tuvalet kağıdı şim­di bulurum" dedi. “Ben, Senato Başkanı'nın odacısıyım. Bi­zim Başkan Suat Hayri Ürgüp­lü Beyefendi, makamındaki tuvalette, hep tuvalet kağıdı kullanır. İşi bitince de kağıdı dolaba koyar.” Türk’ü, Amerikalı'sı da tüm diplomatlar su kuyusu açarken petrol bulmuşlar gibi sevindiler. “Anlat, anlat eee” dediler. "Şimdi odasında tuvalet kağı­dı var mıdır yani?” Senato Başkanı'nın odacısı karşısında tüm diplomatların el pençe divan olduklarını görün­ce kendini dirhem dirhem sat­maya başladı: “Suat Hayri Beyefendi’nin odasının anahtarı da bendedir amma” dedi. “Belki tuvalet kağıdı kalmamış olabilir. Eğer tuvalet kağıdı kalmamışsa, masasından bir tutam yazı ka­ğıdı getireyim mi?” Bizim hariciyeciler, kuşkula­rını yine açık açık söylediler: “Senato Başkanı'nın masa­sındaki kağıtlar acaba teksir kağıdı mıdır, yoksa parşömen kağıdı mıdır?” dediler, “Belki pelur kağıdı da vardır masa­sında..” Odacı dudaklarını büktü: “Valla beyim, ben kağıtlar arasında cins farkından anla­mam” dedi. “Bir koşu gider bakarım. Tuvalet kağıdı bula­mazsam masasında ne cins ka­ğıt varsa, içlerinde en yumuşa­ğını seçer, bir tutam alır geti­ririm”. Hariciyeciler, tavuk kışkışlar gibi kışkışladılar odacıyı: “Hadi aslanım, oyalanma da hemen git bak” dediler "Bulur bulmaz da yıldırım gibi getir buraya.” Odacı ok gibi fırladı Bir daki­ka geçti, dönmedi. İki dakika geçti, yine dönmedi. Üç dakika geçti, dört dakika geçti... Allah Allah... Nerede kaldı bu adam da birader? Tüm diplomatlar ve koruma polisleri koridorda, Johnson’ da çıkamadığı tuvalette. Senato Başkanı' nın odacısının eli dolu dönmesini beklerken, sanki aya ayağını değdirmiş de şimdi dünyaya dönmesi gereken uzay adamının yolunu gözlüyorlarmış gibi heyecanlıydılar. Odacı, birden göründü. Elin­de yarısı kullanılmış amma öte­ki yarısı sapasağlam duran bir tuvalet kağıdı rulosu vardı. Tuvalet kağıdını görünce tüm diplomatlar tuttukları ta­kım gol atmış gibi ellerim hava­ya kaldırıp “Bravo, bravo” diye sevinmeye başladılar. Odacı, onların sevinç gösteri­leri arasından koşuşuna devam etti ve aralarından sıyrılıp, tu­valete doğru koridorda koşma­sını sürdürdü. Diplomatların yanında bulu­nan koruma polisi, şimşek gibi fırladı ve odacıyı daha beşinci adımını atmadan ceketinin en­sesinden yakaladı. Koruma polisi, odacıyı dur­durduktan sonra bir hamle ya­pıp elindeki tuvalet kağıdını al­mak istedi. Fakat odacı ondan daha atik davrandı. İki avucunun içinde tuttuğu tuvalet kağıdını karnı­na bastırdı ve birden teşbih bö­ceği gibi tostoparlak oluverdi. Ceketinin ensesini polisin elinden kurtardığını görünce de bu kez de geriye diplomatla­rın olduğu yöne doğru koşma­ya başladı. Diplomatları o an görseydi­niz, “Tavşan kaç” oyununu oynuyorlar sanırdınız. Hepsi el ele verdiler ve odacının kaçma­sını engellemek için koridorda barikat kurdular. Odacı kendilerine yaklaşınca da bu kez bireysel çaba gösteri­sine giriştiler ve tuvalet kağıdı­nı odacının elinden hepsi de kendileri almaya çalıştılar. Koruma polisi tekrar geldi ve ufak bir numara yapıp odacının direncini kırdıktan sonra elin­den tuvalet kağıdını kaptı ve bir solukta koridoru geçip Johnson’ ın kapalı kaldığı tuvaletten içeri girdi. Resmi devlet konuğu tuvalet­ten çıktıktan sonra hariciyeci­ler odacıyı da onun hizmetini de unuttular ve konuğun arka­sından yürüyerek, Meclis binasını gezmeye başladılar. Odacı ise sel gittikten sonra kalan bir kum tanesi örneği hizmetinin takdir edilmeme­sinden duyduğu üzüntüsüyle orada, koridorun orasında sipsivri külah gibi kaldı. İçim parçalandı odacının bu durumuna. Johnson’ ı izlemeyi bırak­tım, onunla bir röportaj yapmayı istedim. “Senin hizmetini merak etme basın unutmayacaktır” dedim. “Şimdi seninle konuşacağım ve bu büyük hizme­tini bütün ulusa duyuraca­ğım.” “Allah basından eksik ol­masın beyim” dedi odacı. Not defterimi çıkardım, ka­lemimi çıkardım ve başladım odacıyla röportajıma. “İlk sorum, adını sormak olacak” dedim. “Adını rica edeyim.” “Cafer” dedi. "Adım Ca­fer...” “Pof” diye patlayıp katıla katıla gülmeye başladım. “Ne oldu, beyim?” diye sordu. Gülmekten konuşamıyo­rum ki... Biraz el işaretimle biraz da konuşabildiğim kadarıyla “Tamam, tamam" diyebildim. “Yani benimle röportajın bitti mi?" Bu kez, “Tamam" bile diyemedim. Başımla “Evet” anlamında bir işaret yapabildim. “Allah Allah" diye söylenerek yanımdan ayrıldı Cafer. Uzaklaşırken kendi kendi­ne söyleniyordu: "Bugün herkes antika val­la” diyordu. “Amerikalısı hariciyecisi neyse de... Ga­zetecisi bile bir başka an­tika bugün..."

Etiketler:, , , , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title