KENNEDY henüz öldürülmemiş,
Johson henüz başkanlığa getirilmemişti.
Yıl, 1962 idi
Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Johnson, üç günlük bir resmi ziyaret için
Ankara 'ya gelmişti.
“Görevin, Johnson" dedi gazetemizin
Ankara Bürosu şefi
İzzet Sedes, "Sabah gözlerini açtığı saniyeden başlayıp, akşam yatıncaya kadar yaptığı her hareketini adım adım izleyeceksin.
Orgeneralinden emir almış bir er örneği topuklarımı birbirine vurdurdum ve başımı hızla öne eğip kaldırdım.
“Emrin olur, baba” dedim.
Devletimizin resmi konuğu
Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı’ nın arkasından
“Bir iki bomba patlatmak" görev ve amacıyla onu adım adım izlemeye başladım. Sabahın erken saatlerinde başlayıp güneş batıncaya dek süren
Ankara gezimizin
“son durağa" kadar olan bölümünü ilerdeki sayfalara bırakıp, gezinin son durağından başlayalım şimdi.
Johnson’ ın o günkü ziyaret programında son durak
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ ydi.
Onun arkasından meclis binasına girer girmez koridorlardan birinin başında biz de onun yaptığını yaptık. Biz de durmak zorunda kaldık...
Johnson bacaklarını yapıştırmış iki dizini birbirine sürüyordu. Yüzünde buruşuk ve sıkıntılı bir ifade vardı. Kendi özel koruma polislerinden ikisi yanına yaklaştılar, bizim duyamayacağımız bir sesle ona ne olduğunu sordular.
Johnson'ın bir rahatsızlık geçirmekte olduğu yüzünden de belliydi.
Koruma polislerine söylediklerini, onlar da geldiler başkan yardımcılarına eşlik eden
Amerikalı diplomatlara söylediler.
Amerikalı diplomatlar hemen gruptaki
Türk meslektaşlarının yanına gittiler.
Bizim hariciyeciler,
Amerikalı diplomatların söylediklerini dikkatle ve biraz da kuşkuyla dinlediler. Sonra da kendi aralarında konuşmaya başladılar.
“Sayın konuğumuz sıkışmışlar... Acaba Meclis’in tuvaleti nerededir?"
Ankara gezisine katılan
Türk hariciyecilerinden biri tuvaletin sağ koridorun sonunda, solda olduğunu söyledi.
Amerikalı diplomatlar aynı haberi koruma polislerine ilettiler Koruma polisleri de
Johnson'ı
aralarına aldılar, öteki ucunda tuvaletin bulunduğu uzun koridorda yürümeye başladılar. Onları bütün gün yanlarından ayrılmayan
Türk ve
Amerikalı diplomatlar izlemeye başladılar ve arkalarından onlar da koridorda yürümeye başladılar. .
Johnson, arkasında ayak sesleri duyunca birden geri döndü ve
Türk ve
Amerikalı diplomatların kendisini tuvalete doğru izlemekte olduklarını görünce,
Texasça bağırdı:
“Tuvalete gidiyorum" dedi ve tuvalette ne yapacağını adınca söyledi.
Onu izleyen tüm diplomatlar duymaya alışık olmadıkları kelimeleri duyar duymaz oldukları yerde heykel gibi kaldılar.
Johnson, iki koruma polisiyle birlikte yoluna devam etti ve koruma polislerini kapıda bırakıp,
"solo" olarak içeri girdi.
Koridorun başındaki tüm gözler büyük bir dikkatle koridorun ucundaki tuvalet kapısını kolluyor, başkan yardımcısının içeriden çıkmasını bekliyordu.
On-on beş dakika sonra beklenenin aksine, beklenmeyen bir şey oldu.
Johnson’ ın içerden çıkmasını bekleyen gözler koruma polislerinden birinin içeri girdiğini gördü.
İçeri giren koruma polisi, kısa bir süre sora çıktı ve hızı adımlarla yürüyüp koridorun başındaki
Amerikalı diplomatlara yaklaştı, bir şeyler söyledi.
Amerikalı diplomatlar, polisin söylediklerini
Türk diplomatlarına ilettiler.
Bizim hariciyeciler duyanlar duymayanlara duyursunlar ilkesini çiğnemeyip duyduklarını hemen duymayan arkadaşlarına ilettiler:
"İçeride tuvalet kağıdı yokmuş”’ dediler
“Sayın konuğumuz tuvaletten çıkamıyormuş”
Bizim hariciyecileri bir telaştır aldı.
Yıllardan 1962…
Türkiye henüz tuvalet kağıdı üretimi düzeyine erişebilecek denli uygarlıktan nasibini alamamış.
Aylardan Ağustos.
Meclis tatilde. Odacılardan ve yönetim görevlilerinden başka kimse yok
Meclis’te.
Bizim hariciyeciler, sadece duyduklarını değil kuşkularını da birbirlerine söylemeye başladılar:
"Rezil rüsva olduk, birader” dediler.
“Biz şimdi nereden tuvalet kağıdı bulalım da konuğumuzu tuvaletten çıkarabilelim?”
Kuşkular giderek daha yüksek sesle dile getirilince, koridorun bir kenarında durup, konukları sessiz sessiz dinleyen bir odacı hemen kulaklarını kabarttı. Ve bizim hariciyecilerin
“Tuvalet kağıdı bulamamak sıkıntısı” içinde kıvrandıklarını duyunca, vatan kurtaran arslan havasıyla diplomatların arasına karıştı, onlara bir müjde verdi:
“Ben size tuvalet kağıdı şimdi bulurum" dedi.
“Ben, Senato Başkanı'nın odacısıyım. Bizim Başkan Suat Hayri Ürgüplü Beyefendi, makamındaki tuvalette, hep tuvalet kağıdı kullanır. İşi bitince de kağıdı dolaba koyar.”
Türk’ü, Amerikalı'sı da tüm diplomatlar su kuyusu açarken petrol bulmuşlar gibi sevindiler.
“Anlat, anlat eee” dediler.
"Şimdi odasında tuvalet kağıdı var mıdır yani?”
Senato Başkanı'nın
odacısı karşısında tüm diplomatların el pençe divan olduklarını görünce kendini dirhem dirhem satmaya başladı:
“Suat Hayri Beyefendi’nin odasının anahtarı da bendedir amma” dedi. “Belki tuvalet kağıdı kalmamış olabilir. Eğer tuvalet kağıdı kalmamışsa, masasından bir tutam yazı kağıdı getireyim mi?”
Bizim hariciyeciler, kuşkularını yine açık açık söylediler:
“Senato Başkanı'nın masasındaki kağıtlar acaba teksir kağıdı mıdır, yoksa parşömen kağıdı mıdır?” dediler,
“Belki pelur kağıdı da vardır masasında..”
Odacı dudaklarını büktü:
“Valla beyim, ben kağıtlar arasında cins farkından anlamam” dedi.
“Bir koşu gider bakarım. Tuvalet kağıdı bulamazsam masasında ne cins kağıt varsa, içlerinde en yumuşağını seçer, bir tutam alır getiririm”.
Hariciyeciler, tavuk kışkışlar gibi kışkışladılar odacıyı:
“Hadi aslanım, oyalanma da hemen git bak” dediler
"Bulur bulmaz da yıldırım gibi getir buraya.”
Odacı ok gibi fırladı Bir dakika geçti, dönmedi. İki dakika geçti, yine dönmedi. Üç dakika geçti, dört dakika geçti... Allah Allah... Nerede kaldı bu adam da birader?
Tüm diplomatlar ve koruma polisleri koridorda,
Johnson’ da çıkamadığı tuvalette.
Senato Başkanı' nın odacısının eli dolu dönmesini beklerken, sanki
aya ayağını değdirmiş de şimdi dünyaya dönmesi gereken uzay adamının yolunu gözlüyorlarmış gibi heyecanlıydılar.
Odacı, birden göründü. Elinde yarısı kullanılmış amma öteki yarısı sapasağlam duran bir tuvalet kağıdı rulosu vardı.
Tuvalet kağıdını görünce tüm diplomatlar tuttukları takım gol atmış gibi ellerim havaya kaldırıp
“Bravo, bravo” diye sevinmeye başladılar.
Odacı, onların sevinç gösterileri arasından koşuşuna devam etti ve aralarından sıyrılıp, tuvalete doğru koridorda koşmasını sürdürdü.
Diplomatların yanında bulunan koruma polisi, şimşek gibi fırladı ve odacıyı daha beşinci adımını atmadan ceketinin ensesinden yakaladı.
Koruma polisi, odacıyı durdurduktan sonra bir hamle yapıp elindeki tuvalet kağıdını almak istedi.
Fakat odacı ondan daha atik davrandı. İki avucunun içinde tuttuğu tuvalet kağıdını karnına bastırdı ve birden teşbih böceği gibi tostoparlak oluverdi.
Ceketinin ensesini polisin elinden kurtardığını görünce de bu kez de geriye diplomatların olduğu yöne doğru koşmaya başladı.
Diplomatları o an görseydiniz,
“Tavşan kaç” oyununu oynuyorlar sanırdınız. Hepsi el ele verdiler ve odacının kaçmasını engellemek için koridorda barikat kurdular.
Odacı kendilerine yaklaşınca da bu kez bireysel çaba gösterisine giriştiler ve tuvalet kağıdını odacının elinden hepsi de kendileri almaya çalıştılar.
Koruma polisi tekrar geldi ve ufak bir numara yapıp odacının direncini kırdıktan sonra elinden tuvalet kağıdını kaptı ve bir solukta koridoru geçip
Johnson’ ın kapalı kaldığı tuvaletten içeri girdi.
Resmi devlet konuğu tuvaletten çıktıktan sonra hariciyeciler odacıyı da onun hizmetini de unuttular ve konuğun arkasından yürüyerek,
Meclis binasını gezmeye başladılar.
Odacı ise sel gittikten sonra kalan bir kum tanesi örneği hizmetinin takdir edilmemesinden duyduğu üzüntüsüyle orada, koridorun orasında sipsivri külah gibi kaldı.
İçim parçalandı odacının bu durumuna.
Johnson’ ı izlemeyi bıraktım, onunla bir röportaj yapmayı istedim.
“Senin hizmetini merak etme basın unutmayacaktır” dedim.
“Şimdi seninle konuşacağım ve bu büyük hizmetini bütün ulusa duyuracağım.”
“Allah basından eksik olmasın beyim” dedi odacı.
Not defterimi çıkardım, kalemimi çıkardım ve başladım odacıyla röportajıma.
“İlk sorum, adını sormak olacak” dedim.
“Adını rica edeyim.”
“Cafer” dedi.
"Adım Ca
fer...”
“Pof” diye patlayıp katıla katıla gülmeye başladım.
“Ne oldu, beyim?” diye sordu.
Gülmekten konuşamıyorum ki... Biraz el işaretimle biraz da konuşabildiğim kadarıyla
“Tamam, tamam" diyebildim.
“Yani benimle röportajın bitti mi?"
Bu kez,
“Tamam" bile diyemedim. Başımla “
Evet” anlamında bir işaret yapabildim.
“Allah Allah" diye söylenerek yanımdan ayrıldı Cafer.
Uzaklaşırken kendi kendine söyleniyordu:
"Bugün herkes antika valla” diyordu.
“Amerikalısı hariciyecisi neyse de... Gazetecisi bile bir başka antika bugün..."ABD Başkan Yardımcısı JohnsondiplomatkrizMeclismeslektaşOdacıröportajsoloTeksasçaTürk diplomatlartuvalet kağıdı