17 Mayıs 1992

Köşe Yazarı Zeki Müren

ÜNLÜ ses sanatçımız Ze­ki Müren, sadece gaze­tecileri değil... Gazeteci­liği de pek çok sever. Onu başka sanatçı­lardan farklı kılan belki de yüzlerce özelliğinden biri de yüreğinde önem­li bir yer kaplayan bu duygu­sudur, galiba. Çok sanatçının kolay kolay sahip olamadığı, “Gazeteciler­le çıkarsız dostluk ku­rabilme" yeteneği ve hatta becerisi, Zeki Müren için her zaman, “doğal bir yaşam biçi­mi" olmuştur. Onun bu farklı özelliğinin iki temel direğinden biri kişi­sel hoşgörüsüdür, öteki kendi­ne özgü nezaketidir... Yüreğin­den hiçbir zaman eksiltmediği cömert duygusu ise bu temel direklerin üzerinde, bir tavuk kanadının sevecen ve güven­diren sıcaklığıyla, çatı işlevi yapmıştır hep. Böylesi üstün bir özelliğin sahibi olması nedeniyle Zeki Müren, gazetecilerin büyük bir bölümüyle arasında varolan sımsıcak dostluk ilişkilerinin önceleri kurucu mimarı, sonra­ları koruyucu mimarı da olmuştur. Onun “çıkarsız dostluk ça­tısının içtenliğini görebilen, sı­caklığını duyabilen gazeteciler, bu ortak dostluğun devamlılığı­nın da tadını tanıyabilmişlerdir... Bu sevecen dostluğu haz­medemeyen birkaç meslekdaşımız ise Zeki Müren’in “küstü­ğünü belli etmeyen zoraki tebessümü'nün arada sırada bel­ki hedef tahtası olabilmişler, çok zaman ise onun tesadüfen verilmiş bir selamından bile kendilerine bir pay ayıramadı­ğını görmüşlerdir. Gazetecilikteki şanslarım­dan biri de içtenlikle söylüyorum, Zeki Müren’le aramdaki saygıdeğer dostluktur. O İstanbul’da, ben Ankara’­da oturuyorduk ama Zeki Mü­ren Ankara’ya sık sık geliyor­du. Ya konserler vermek üzere ya hayranlarına biraz da Anka­ra sahnelerinden sesini duyur­mak için ya da zaman zaman düzenlediği resim ve desen ser­gilerinin açılışlarında bulun­mak amacıyla Ankara’ya sık sık gelişlerinin ilki, tanışmamız için unutulmaz bir fırsat oldu. Onun, tanışmamızdan son­raki “Ankara seferleri" ise gi­derek olgunlaşan ve perçinle­şen bir dostluğun fırsatları ol­du. Ankara’daki evinde birgün buluştuğumuzda, yanımdan ayırmadığım sarışın daktilom ile fotoğraf makinem onun çok ilgisini çekmişti. Bu ilgisi sonucu da Zeki Müren benim bir iki tane, fotoğrafımı çekmiştir. Ülkemizin kültürel iklimin de yetişmesi hiç de kolay olmayan bu nadide sanatçımız, halen korumakta olduğu efsanevi şöhretini halkla paylaşmaktan özel bir mutluluk da duyardı. Gazetecilik mesleğine olan sevgisi ile şöhretini halkla daha çok paylaşma konusundaki cömertliği birleşince Hafta Sonu gazetesinin önerisi karşısındaki kararsızlığına bir anda son verdi. Gazetenin ısrarla yaptığı ve ısrarla yinelediği önerisine sonunda “Evet” deyiverdi ve... Duyduk, duymadık, demeyin dostlar... Zeki Müren dostumuz da gazeteci oluverdi bir anda. “Nasıl olsa iki hafta yazar üç hafta yazar, sonra konu sıkıntısı çekmeye başlar ve bu işe havlu atar” diyorduk. Aslında bizim mesleğin, koskoca ses sanatçısı Zeki Müren için “bir de bu işin tadına bakalım" cinsinden gelip geçici bir heves olacağını sanıyorduk. Fakat hiç de öyle olmadı. Hafta Sonu’ndaki ilk yazış "besmele" niteliğinin çok ötesinde bir içerik taşıyordu. "Kuru barutunu ilk hevesi ilk heyecanıyla ateşleyince ilk patlamasını iyi becerdi" dedik kendi kendimize “Bu işin ikinci, üçüncü haftası da var... Nefesinin kaç koşuya yettiğini o zaman görürüz, bakalım...” Sesini ve nefesini ses sanatçılığında kullanmasındaki başarısını Zeki Müren, ister inanın ister inanmayın, bizim işde de gösterdi. Üçüncü haftanın sonunda gazeteciliğe havlu atmasını beklediğimiz sanatçımız, maa­zallah saf kan Arap tayı gibi âldı başını gitti. Başka meraklarla okuduğu­muz Hafta Sonu'nu artık, önce Zeki Müren'i okumak için alı­yorduk elimize. Birbirinden ilginç konuları, kendine özgü zarif üslubuyla anlatması, milyonlarca kişilik ”Zeki Müren hayranları ordu­suna değişik yapıda bir hay­ranlar birliği eklemişti. Galiba biraz mesleksel kıskançlık, fakat kesinlikle de bi­raz “meyveli ağacı taşlamak” nedenleriyle kağıda kaleme sa­rıldım ve... “Eyvah, meslek elden gidi­yor” feryadıyla bir yazı hazırladım. Zeki Müren çapında ünlü sanatçıların bu mesleğe girmeleri sonucu bizim ya işsiz güç­süz kalacağımızı ya da mesleği­nizi sürdürmeye kararlıysak eğer, bu işi bundan böyle artık Zeki Müren üslubu ve yöntemiyle yapmak zorunda kalaca­ğımızı yazdım. Ve asla mesleğimizden kovmak kabalığıyla değil ama... Amerikan askerlerinden, kimi dlevlet başkanlarına kadar çok yabancıdan esirgemediğimiz o günlerdeki politik edebiyatımızın nezaketi çerçevesi içinde ondan, sahnelerine dönmesini istedik. Sahnelerine dönsün ki, mesleğimizi de bize bıraksın. Yani, “Kapı ardına kadar açık, sen de arkana bakmadan mesleğimizden çık” demedik de... Ulusal "Evli evine, köylü köyüne” deyimimizin yerine, evrensel anlamlı “Go Home” deyimini kullandık. Bendeniz bu yeni meslekdaşımızı ayrıca haftalık pazar yazılarımdan birinde başrole de oturttum ve... “Ne biçim bir tarlaya düş­müşüm” dedirtip, aramıza ka­tıldığına da katılacağına da onu bin pişman etmeyi dü­şündüm. "Mesleğimize madem ses sanatçısı Zeki Müren egemen oluyor, o halde biz de mesleği­mizi, Zeki Müren yöntemle­riyle yapmaya kendimizi şim­diden alıştırmalıyız” diyerek. Zeki Müren üslubuyla hayali bir röportaj yaptım. Dönemin “persona pri­ma”İsmet İnönü’ye, şaka­cıktan, soruyordum: "Ay İsmet Paşa’cığım val­lahi çok uzun sure oldu sizi görmeyeli... Özledik, ayol...” diye başlıyordum röportaja ve... Böylesi şakalarla süslendi­rilen bir üslupla, böylesi hayali bir konuşma nasıl yapılabilir­se, ben de işte öylesi bir röpor­taj yaptım ve gazetenin pazar ekinde yayınladım. Vay ben miyim, Zeki Müren’i şakaya alan? Türkiye’nin dört bir yanın­daki Zeki Müren hayranları, pazar sabahı uykumu çok gördüler bana. İlk telefon, İskenderun’dan geldi: “Sen kimsin ki koskoca Zeki Müren'le dalga geçiyor­sun, dümbük?” diye bağırdı te­lefondaki İskenderunlu. Onu, galiba Kayseri’den gelen ikinci telefon izledi. Kayserili’nin dilinde ise "dümbük” adım “godoş” olu­verdi: "Ulan godoş, hiç mi utan­madın Zeki Müren’e laf do­kundurmaya?” diye gürledi Kayseri hattı. Gaziantepli Zeki Müren hayranı ise hiç unutmam, kan tahlili istedi benden: “Senin gibilerin bu mem­leketin evladı oldukları bile şüphelidir” dedi “Sen bir dok­tora git de, kanını muayene ettir önce...” Sağımdan İskenderun, so­lumdan Kayseri, tepemden Gaziantep derken.. Denizli’­den Bursa’ya, Rize’den Van’a kadar o pazar telefonda sıraya girdiler tüm Zeki Müren hay­ranları. Kimi tokat attı yüzü­me, kimi yumruk indirdi gözü­me. Ben de hemen kağıda dak­tiloya sarıldım, bir sonraki pa­zarın yazısını yazdım. Bir yandan Zeki Müren’in yeni keşfettiğim "dokunul­mazlığı’ nı anlatıyordum, bir yandan da hayranlarından, üs­tü kapalı özür diliyordum. Yazıya da şöyle bir başlık koymuştum: “Sen, ha?... Zeki Müren'e ha?... Al sana: Dan, dan, dan...” Yazının yayınlandığı pazar, Zeki Müren’in asla kurşun ola­mayacak yumuşaklıktaki sesi çınladı evimdeki telefonda: "Dan, dan, dan...” Ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, Zeki Müren' in dost ısınıklığındaki kah­kahası geldi "dan, dan, dan”larının ar­kasından: “Meslekdaş kur­şunu bunlar... Hem yaralamaz, hem iz bırakmaz...” diye gönlümü aldı Zeki Müren. Telefonda o gün söylediklerimin altı­na bugün de imzamı atarım: "Mesleğimizi öğ­renebildiniz ama meslekdaşlarımızı henüz tanıyamadınız, üstad" dedim “Dom dom kurşunundan be­ter yaralar, dom dom kurşu­nundan beter iz bırakır bi­zim meslekdaşların birbirle­rine sıktıkları kurşunları..." Hafta Sonu’ndaki köşe yazılarını Zeki Müren, sağlı­ğıyla arası bozuluncaya değin sürdürdü. O sağlığından yoksun ka­lınca, biz de onun yazıların­dan yoksun kaldık. Hayranları onu sık sık te­levizyonlarda, radyolarda, vi­deo ve ses bantlarında seyret­mekte ve dinlemektedirler, onunla birlikteliklerine ara vermemektedirler ama... Dostları gazetecilerin hiç değilse bir bölümü, onun ve dostluğunun özlemini çek­mektedirler uzun bir süreden bu yana... Kimbilir, belki o da bir zamanlar dost olduğu gazete­cilerin özlemini çekiyordur şimdi gizliden gizliye, ya da... Bir zamanlar sık sık gö­rüştüğü için tanıdığını san­dığı kimi meslekdaşlarımızı, yavaş yavaş da olsa, asıl şim­di tanıdığını anlıyordur, on­larla bu kez da­ha uzun, daha uzun görüşme­ye, görüşmeye...

Etiketler:, , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title