ÜNLÜ ses sanatçımız
Zeki Müren, sadece gazetecileri değil... Gazeteciliği de pek çok sever.
Onu başka sanatçılardan farklı kılan belki de yüzlerce özelliğinden biri de yüreğinde önemli bir yer kaplayan bu duygusudur, galiba.
Çok sanatçının kolay kolay sahip olamadığı,
“Gazetecilerle çıkarsız dostluk kurabilme" yeteneği ve hatta becerisi,
Zeki Müren için her zaman,
“doğal bir yaşam biçimi" olmuştur.
Onun bu farklı özelliğinin iki temel direğinden biri kişisel hoşgörüsüdür, öteki kendine özgü nezaketidir... Yüreğinden hiçbir zaman eksiltmediği cömert duygusu ise bu temel direklerin üzerinde, bir tavuk kanadının sevecen ve güvendiren sıcaklığıyla, çatı işlevi yapmıştır hep.
Böylesi üstün bir özelliğin sahibi olması nedeniyle
Zeki Müren, gazetecilerin büyük bir bölümüyle arasında varolan sımsıcak dostluk ilişkilerinin önceleri kurucu mimarı, sonraları koruyucu mimarı da olmuştur.
Onun
“çıkarsız dostluk çatısının içtenliğini görebilen, sıcaklığını duyabilen gazeteciler, bu ortak dostluğun devamlılığının da tadını tanıyabilmişlerdir...
Bu sevecen dostluğu hazmedemeyen birkaç meslekdaşımız ise
Zeki Müren’in
“küstüğünü belli etmeyen zoraki tebessümü'nün
arada sırada belki hedef tahtası olabilmişler, çok zaman ise onun tesadüfen verilmiş bir selamından bile kendilerine bir pay ayıramadığını görmüşlerdir.
Gazetecilikteki şanslarımdan biri de içtenlikle söylüyorum,
Zeki Müren’le
aramdaki saygıdeğer dostluktur.
O
İstanbul’da,
ben
Ankara’da oturuyorduk ama
Zeki Müren Ankara’ya
sık sık geliyordu.
Ya konserler vermek üzere ya hayranlarına biraz da
Ankara sahnelerinden sesini duyurmak için ya da zaman zaman düzenlediği resim ve desen sergilerinin açılışlarında bulunmak amacıyla
Ankara’ya
sık sık gelişlerinin ilki, tanışmamız için unutulmaz bir fırsat oldu.
Onun, tanışmamızdan sonraki
“Ankara seferleri" ise giderek olgunlaşan ve perçinleşen bir dostluğun fırsatları oldu.
Ankara’daki
evinde birgün buluştuğumuzda, yanımdan ayırmadığım sarışın daktilom ile fotoğraf makinem onun
çok ilgisini çekmişti. Bu ilgisi sonucu da
Zeki Müren benim bir iki
tane, fotoğrafımı çekmiştir.
Ülkemizin kültürel iklimin de yetişmesi hiç de kolay olmayan bu nadide sanatçımız, halen korumakta olduğu efsanevi şöhretini halkla paylaşmaktan özel bir mutluluk da duyardı.
Gazetecilik mesleğine olan sevgisi ile şöhretini halkla daha çok paylaşma konusundaki cömertliği birleşince
Hafta Sonu gazetesinin önerisi karşısındaki kararsızlığına bir anda son verdi.
Gazetenin ısrarla yaptığı ve
ısrarla yinelediği önerisine sonunda
“Evet” deyiverdi ve...
Duyduk, duymadık, demeyin dostlar...
Zeki Müren dostumuz da gazeteci oluverdi bir anda.
“Nasıl olsa iki hafta yazar üç hafta yazar, sonra konu sıkıntısı çekmeye başlar ve bu işe havlu atar” diyorduk. Aslında bizim mesleğin, koskoca ses sanatçısı
Zeki Müren için
“bir de bu işin tadına bakalım" cinsinden gelip geçici bir heves olacağını sanıyorduk.
Fakat hiç de öyle olmadı.
Hafta Sonu’ndaki ilk yazış
"besmele" niteliğinin çok ötesinde bir içerik taşıyordu.
"Kuru barutunu ilk hevesi ilk heyecanıyla ateşleyince ilk patlamasını iyi becerdi" dedik kendi kendimize
“Bu işin ikinci, üçüncü haftası da var... Nefesinin kaç koşuya yettiğini o zaman görürüz, bakalım...”
Sesini ve nefesini ses sanatçılığında kullanmasındaki başarısını
Zeki Müren, ister inanın ister inanmayın, bizim işde de gösterdi.
Üçüncü haftanın sonunda gazeteciliğe havlu atmasını beklediğimiz sanatçımız, maazallah saf kan
Arap tayı gibi âldı başını gitti.
Başka meraklarla okuduğumuz
Hafta Sonu'nu artık, önce
Zeki Müren'i
okumak için alıyorduk elimize.
Birbirinden ilginç konuları, kendine özgü zarif üslubuyla anlatması, milyonlarca kişilik
”Zeki Müren hayranları ordusuna değişik yapıda bir hayranlar birliği eklemişti.
Galiba biraz mesleksel kıskançlık, fakat kesinlikle de biraz
“meyveli ağacı taşlamak” nedenleriyle kağıda kaleme sarıldım ve...
“Eyvah, meslek elden gidiyor” feryadıyla bir yazı hazırladım.
Zeki Müren çapında ünlü sanatçıların bu mesleğe girmeleri sonucu bizim ya işsiz güçsüz kalacağımızı ya da mesleğinizi sürdürmeye kararlıysak eğer, bu işi bundan böyle artık
Zeki Müren üslubu ve yöntemiyle yapmak zorunda kalacağımızı yazdım.
Ve asla mesleğimizden kovmak kabalığıyla değil ama...
Amerikan askerlerinden, kimi dlevlet başkanlarına kadar çok yabancıdan esirgemediğimiz o günlerdeki politik edebiyatımızın nezaketi çerçevesi içinde ondan, sahnelerine dönmesini istedik. Sahnelerine dönsün ki, mesleğimizi de bize bıraksın.
Yani,
“Kapı ardına kadar açık, sen de arkana bakmadan
mesleğimizden çık” demedik de... Ulusal
"Evli evine, köylü köyüne” deyimimizin yerine, evrensel anlamlı
“Go Home” deyimini kullandık.
Bendeniz bu yeni meslekdaşımızı ayrıca haftalık pazar yazılarımdan birinde başrole de oturttum ve...
“Ne biçim bir tarlaya düşmüşüm” dedirtip, aramıza katıldığına da katılacağına da onu bin pişman etmeyi düşündüm.
"Mesleğimize madem ses sanatçısı Zeki Müren egemen oluyor, o halde biz de mesleğimizi, Zeki Müren yöntemleriyle yapmaya kendimizi şimdiden alıştırmalıyız” diyerek.
Zeki Müren üslubuyla hayali bir röportaj yaptım.
Dönemin
“persona prima”sı
İsmet İnönü’ye, şakacıktan, soruyordum:
"Ay İsmet Paşa’cığım vallahi çok uzun sure oldu sizi görmeyeli... Özledik, ayol...” diye başlıyordum röportaja ve...
Böylesi şakalarla süslendirilen bir üslupla, böylesi hayali bir konuşma nasıl yapılabilirse, ben de işte öylesi bir röportaj yaptım ve gazetenin pazar ekinde yayınladım.
Vay ben miyim,
Zeki Müren’i
şakaya alan?
Türkiye’nin
dört bir yanındaki
Zeki Müren hayranları, pazar sabahı uykumu çok gördüler bana.
İlk telefon,
İskenderun’dan
geldi:
“Sen kimsin ki koskoca Zeki Müren'le dalga geçiyors
un, dümbük?” diye bağırdı telefondaki
İskenderunlu.
Onu, galiba
Kayseri’den gelen ikinci telefon izledi.
Kayserili’nin dilinde ise
"dümbük” adım
“godoş” oluverdi:
"Ulan godoş, hiç mi utanmadın Zeki Müren’e laf dokundurmaya?” diye gürledi
Kayseri hattı.
Gaziantepli Zeki Müren hayranı ise hiç unutmam, kan tahlili istedi benden:
“Senin gibilerin bu memleketin evladı oldukları bile şüphelidir” dedi
“Sen bir doktora git de, kanını muayene ettir önce...”
Sağımdan
İskenderun, solumdan
Kayseri, tepemden
Gaziantep derken..
Denizli’den
Bursa’ya
, Rize’den
Van’a
kadar o pazar telefonda sıraya girdiler tüm
Zeki Müren hayranları. Kimi tokat attı yüzüme, kimi yumruk indirdi gözüme.
Ben de hemen kağıda daktiloya sarıldım, bir sonraki pazarın yazısını yazdım.
Bir yandan
Zeki Müren’in
yeni keşfettiğim
"dokunulmazlığı’ nı anlatıyordum, bir yandan da hayranlarından, üstü kapalı özür diliyordum.
Yazıya da şöyle bir başlık koymuştum:
“Sen, ha?... Zeki Müren'e ha?... Al sana: Dan, dan, dan...”
Yazının yayınlandığı pazar,
Zeki Müren’in
asla kurşun olamayacak yumuşaklıktaki sesi çınladı evimdeki telefonda:
"Dan, dan, dan...”
Ne olup bittiğini anlamaya çalışırken,
Zeki Müren' in dost
ısınıklığındaki kahkahası geldi
"dan, dan, dan”larının arkasından:
“Meslekdaş kurşunu bunlar... Hem yaralamaz, hem iz bırakmaz...” diye gönlümü aldı
Zeki Müren.
Telefonda o gün söylediklerimin altına bugün de imzamı atarım:
"Mesleğimizi öğrenebildiniz ama meslekdaşlarımızı henüz tanıyamadınız, üstad" dedim
“Dom dom kurşunundan beter yaralar, dom dom kurşunundan beter iz bırakır bizim meslekdaşların birbirlerine sıktıkları kurşunları..."
Hafta Sonu’ndaki köşe yazılarını
Zeki Müren, sağlığıyla arası bozuluncaya değin sürdürdü.
O sağlığından yoksun kalınca, biz de onun yazılarından yoksun kaldık.
Hayranları onu sık sık televizyonlarda, radyolarda, video ve ses bantlarında seyretmekte ve dinlemektedirler, onunla birlikteliklerine ara vermemektedirler ama...
Dostları gazetecilerin hiç değilse bir bölümü, onun ve dostluğunun özlemini çekmektedirler uzun bir süreden bu yana...
Kimbilir, belki o da bir zamanlar dost olduğu gazetecilerin özlemini çekiyordur şimdi gizliden gizliye, ya da...
Bir zamanlar sık sık görüştüğü için tanıdığını sandığı kimi meslekdaşlarımızı, yavaş yavaş da olsa, asıl şimdi tanıdığını anlıyordur, onlarla bu kez daha uzun, daha uzun görüşmeye, görüşmeye...
Bodrum Paşasıdom dom kurşunuGazetecilik mesleğiköşe yazarı Zeki Mürenpersona primaSanat Güneşises sanatçısıTürkçeyi en iyi kullanan sanatçımızZeki Müren ve gazetecilik