12 Nisan 1992
Menderes’in son fotoğrafı nasıl çekildi…
Bağımsızlığını yeni ilan eden bir ülke ile mesleğine yeni banlayan bir gazetecinin ortak bir sorunu vardır. İkisi de bir an önce tanınmak ister.
Gazeteciliğe yeni başladığım yıllarda, ben de bu kolaylığa kavuşayım isteğiyle hep, mesleksel yaşamımda bir milat oluşturmak istedim ve...
Kendi kendime,
“Birinci vazifen, okuyucularına kendini tanıtmaktır" emri verip, tanınma hedefimi ilkem, tanınma ilkemi de hedefim yaptım.
Beni bu hedefime ulaştıracak gollük top yavaş yavaş ayağıma gelirken, 1960 yılının Mayıs’ı da
Demokrat Parti’nin iktidarı da yavaş yavaş, kendilerini bekleyen sonlarına geliyordu.
Bugünkü öykümüzün kahramanlarından biri
Başbakan Adnan Menderes’tir.
Öykümüzün ikinci kahramanı ise,
Nehru’dur.
Tarih ise 21 Mayıs… Harp Okulu öğrencilerinin
Sıhhiye - Kızılay arasında protesto yürüyüşlerini yaptıkları gün... Üç saat sonra da resmi konuğumuz
Nehru aynı yoldan geçerek, ikametlerine ayrılan
Çankaya'daki
Dışişleri Köşkü’ ne gelmişti.
Dışişleri Köşkü’nde
Nehru’ ya
“Hoşgeldiniz" diyenler arasında ben de vardım. Çünkü
Köşk’ te, büyük konuğumuzun özel hizmeti için görevlendirilen garson
Mete Akyol, okuyucusu karşısında o güne değin görücüye çıkarılmadığı için, yüzüne henüz göz değmemiş, adı hiçbir ağza henüz sakız yapılmamış, çiçeği burnunda, taptaze gazeteci bendenizden başkası değildi.
Nehru'nun
Ankara'ya
21 Mayıs'ta geleceği, 13 Mayıs'ta belli olmuştu.
Ankara polisi ise o gün, bir gün sonrasının kuşkusu içindeydi.
Bir gün sonraki gün,
Demokrat Parti’nin
iktidara gelişinin onuncu yıldönümüydü. Üniversite öğrencilerinin her gün caddelerde
“Menderes istifa... Hükümet istifa..." diye sloganlarla protesto yürüyüşleri yaptıkları bir ortamda,
Demokrat Parti yanlıları ve
Adnan Menderes hayranları da, onuncu yıldönümü kutlama hazırlıkları yapıyorlardı.
Emniyet Üçüncü Şube Müdürü rahmetli
Kenan Koç'a
gittim
“Klüp 47'nin şef garsonu Hidayet'e bir telefon edebilirsen lütfen, çok makbule geçer Kenan abi?" dedim
“Kendisiyle bir işim var da..."
Kenan Koç telefon numarasını çevirirken,
“Şef garson Hidayet'le ne işim olduğunu" sordu.
"Abi, zaten yarınki önlemlerle meşgulsun, bir de benim bu basit işimle yorma kafanı" dedim
“Sen Hidayet'e benim kendisine gideceğimi ve işimi halletmesini söyle, yeter.”
Kenan Koç'un
telefonundan yarım saat sonra
Klüp 47'ye gittim, şef garson
Hidayet beyi buldum:
"Emniyet Müdürlüğü'nden geliyorum...” dedim
"Sayın Müdürüm Kenan Koç gönderdi beni."
Hidayet Bey, Sayın Müdürüm'ün yarım saat önce telefon ettiğini söyledi:
“Sayın Müdür Bey emretti, tabii bize de onun emrini yerine getirmek düşer" dedi
“Buyurun, nedir benimle ilgili olan işiniz?"
Ellerimi ovuşturarak ve sesimin tonunu alçaltarak yanıtladım sorusunu:
“Haftaya, ayın 21’inde, Hindistan Başbakanı Sayın Nehru geliyor, biliyorsunuz" dedim
"Kendilerinin ikamet edecekleri Hariciye Köşkü'nde tüm ziyafetler, malumunuz, sizin restoran tarafından hazırlanacak, tüm hizmetler sizin tarafınızdan karşılanacak."
Hidayet Bey yüzüme dikkatle bakıyor, sözü nereye getireceğimi merak ediyordu. Ben devam ettim:
"Nehru geldiğinde Hariciye Köşkü'nde görevlendireceğiniz garsonlarınızın arasında ben de olacağım” dedim.
Hidayet bey, hele o yıllarda pek de genç olan yüzüme daha bir dikkatle baktı:
"Bugüne kadar nerelerde çalıştınız, yavrum?" diye sordu.
O dakikaya kadar olduğu gibi, o dakikada da yalan söylemedim:
"Ben garson değilim, efendim" dedim, hafifçe gülerek.
Hidayet Bey eliyle sırtımı sıvazladı:
“Afedersiniz, birden uyanamadım" dedi
“Şimdi anladım. Klüp 47, ben ve arkadaşlarım emrinizdeyiz. Emniyetimize yardımcı olmak, hepimizin milli görevidir. Hele böyle hassas günlerde…Biz ayın 20'sinde ekibimizi Köşk'e yerleştirmiş olacağız. Siz, isterseniz aynı gün, isterseniz ertesi gün katılabilirsiniz bize.”
Hidayet Bey, smokinim olup olmadığını sordu.
Ezile büzüle
"Maalesef” diyebildiğimi görünce, sırtımı bir kez sıvazladı:
“Merak etmeyin" dedi
“Ekibe katıldığınız gün ben sizin için bir smokin temin etmiş olurum.”
Dışişleri Köşkü'nde,
Nehru’ ya
"Hoşgeldiniz" dediğimde adamcağız beni, özel hizmeti için görevlendirilmiş bir garson sandı, doğal ve yasal olarak. O nedenle benden rahatlıkla portakal suyu istedi. Bir çırpıda alt kata indim ve şef
Hidayet Bey'i
bulup, konuğumuzun portakal suyu emrettiğini söyledim.
"Siz zahmet etmeyin, Mete bey” dedi şefimiz
“Bir arkadaşımız üst kata kadar çıkarır, size getirir, siz de konuğumuza ikram edersiniz."
Nehru’ nun tüm özel hizmetini bu yöntemle yaptım. Onun emrini aşağı bildirdim, konuğumuzun kapısına kadar getirilen
"emri"ni oda kapısı önünde teslim aldım, içeri kendi ellerimle götürdüm.
Oda hizmetimi başarıyla yapabildim ama deneyimsizliğim, bir gün sonraki resepsiyonda beni güç durumda bıraktı.
Dışişleri Köşkü’ nün resmi ziyafetlerde kullanılan, üzerleri ayyıldızlı bardaklarının sekiz on tanesini birden bir tepside, hem de birini bile devirmeden dolaştırmak, her babayiğidin başarabileceği bir iş değildi. İki bardağı devirdikten sonra
Hidayet Bey’ e geldim ve bana yardımcı olmasını istedim.
“Sizin tepsinizi değiştirelim" dedi
“Siz içki değil kanape servisi yapın."
Dışişleri Köşkü’ ndeki ziyafetten önce verilen kokteylin benim için özel bir önemi vardı. Bizim gazetenin foto muhabiri
Asaf Uçar, ne yapıp yapıp, bir yolunu bularak ve kokteyl salonuna girip, benim bir iki fotoğrafımı çekecekti.
Kokteyl kalabalığı içinde ben
Asaf’ ı,
Asaf beni görünce, ikimiz de yapmamız gerekeni yaptık. Öncelikle, birbirimizi tanımıyormuş gibi davrandık. Sonralıkla da, ikimiz birden
Nehru’ ya yaklaştık.
Nehru, Dışişleri Bakanı
Fatin Rüştü Zorlu’ nun eşi
Emel Zorlu’yla
hararetli bir konu görüşüyordu.
Asaf’ın tam karşıda yerini alıp, makinesini hazırlamasını bekledim ve görüşmelerini kesme pahasına, kanape tepsisini
Nehru'ya uzattım:
"Size bu nefis şeylerden ikram edebilir miyim, Ekselansları?” dedim.
Nehru kırmadı beni. Kendisine sunar gibi yaptığım, aslında
Asaf’ a göstermeye çalıştığım tepsiden bir kanape alırken... Bir flaş yandı ve söndü. Bugünkü deyimle,
“işlem tamam’’dı.
Şimdi sıra, bir fotoğraf da
Başbakan Adnan Menderes'le
çektirmeye gelmişti.
Başbakan Menderes, kokteyl kalabalığının bir köşesinde,
İngiliz ve
Irak Büyükelçileriyle
keyifli keyifli konuşuyordu.
Asaf Uçar’a kaş göz işareti yaparak,
Menderes'in
bulunduğu yere gideceğimi anlattım. O benden önce davrandı ve uygun bir yer bulup, mevzilendi. Bana da,
“Ben hazırım" anlamında bir işaret yaptı.
Elimdeki kanape tepsisini uzatıp,
Başbakan Adnan Menderes'e
sokuldum:
“Sayın Başbakanıma bu tepsiden bir ikramda bulunabilir miyim?" dedim.
Bir garsonun kendisine böylesi içtenlikle ve sıcaklıkla konuşması,
Menderes'i
hem şaşırttı, hem de fazlasıyla memnun etti:
“Sen ne şeker şeymişsin, öyle..." dedi.
“Teveccühünüz, Sayın Başbakanım" diyerek karşılık verdim.
Menderes daha da bir
keyiflendi:
“Senin dilin de pek tatlıymış” dedi.
Onun bu sözüne verecek karşılık bulamadım.
Çerkes gelini gibi kıpkırmızı kesildim, başımı eğdim, önüme baktım.
Başbakan Menderes, tepsimdeki kanapelere şöyle bir göz attı, fakat içlerinden birini bile almadı
"Sen ne şeker şeymişsin, öyle" diyerek iltifat ettiği garsonu kırmaya gönlü de elvermedi. Elindeki kadehin dibinde kalan içkisini bir yudumda içti ve... Boş kadehi uzattı bana:
"Sen bana onlardan değil de hadi bakiiim, bundan bir tane daha getir” dedi.
Tam o anda
Asaf’ ın flaşı yine yandı, söndü.
Yine
“işlem tamam” deyip, oradan ayrılacağım ama... Onu diyemiyor, oradan ayrılamıyorum ki... Tüm amacımın
Başbakan Menderes'e garsonluk yaparken bir fotoğrafımı çektirmek olduğunu filan unuttum, ona hizmete devam etmek ve onunla biraz daha konuşmak fırsatlarını kurcalamaya başladım.
Başbakan Menderes’ in içki kadehini elimde tutuyorum ama... İyi, hoş da, içtiği içkinin ne olduğunu bilmiyorum ki... Ayıp olacağını bile bile, bir yanlışlık yapmamak uğruna, tüm içtenliğimle sordum:
"Çok afedersiniz, Sayın Başbakanım" dedim
"içtiğiniz içkinin adını da emrederseniz, hemen gidip getireceğim, efendim."
Başbakan Menderes keyifli, fakat son derece zarif bir kahkaha attı:
"Sen yenisin galiba, yavrucuğum" dedi ve bir de, ömür boyu taşıyacağım bir küpe taktı kulağıma:
"Bir içkiyi renginden, tadından ve kokusundan önce kadehinden tanımayı öğrenmelisin" dedi.
"Elindeki kadeh, bir martini kadehidir. Hadi bakiiim, şimdi bana bir martini daha getir.” Saygılı bir selam verdim,
“Emredersiniz, Sayın Başbakanım" dedim ve önce iki adım geri attım, sonra oradan uzaklaştım.
“Sayın şefim" dedim
Hidayet Bey'e
"Sayın Başbakanım martini emrediyorlar. “
Hidayet Bey sözümü ağzıma tıkadı:
“Önce şu kadehi kaldırayım buradan" dedi ve tepsideki martini kadehini aldı:
“Aman Mete bey, hiçbir kanape tepsisine kadeh konulmaz. Hele boş bir kadeh… Asla."
Konuklar yemek salonuna geçip, uzun yemek masası çevresindeki yerlerini alırken, biz
garsonlar da,
“payımıza düşen davetliler"in
arkasındaki yerlerimizi aldık.
Her garson, sekiz kişiye hizmet etmekle görevliydi. Benim payıma ise sadece dört kişi ayrılmıştı.
Servis başlamadan
Hidayet Bey, kulağıma fısıldadı:
“Sizin payınızda Dışişleri Bakanlığı Protokol Genel Müdürü Sayın Veysel Versan'ın eşi Mübeccel Versan ile Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Sayın Selim Sarper’in kızı var" dedi
"Aman çok dikkatli olun ve sakın unutmayın, içkiler sağdan, yemekler soldan servis edilecek."
Hava çok sıcak olduğu için, yemek salonunun balkon kapıları açılmış, kapı boşluklarına bordo renkli kalın kadife perdeler çekilmişti. Birden yağmur bastırdı ve hava hissedilir ölçüde serinledi.
Davetlilerden biri parmak işaretiyle beni yanına çağırdı:
"Arkamdaki şu kapıyı kapatıver" dedi.
Balkon kapısını kapatabilmem için perdeyi, kapının üstünden geçirmem gerekiyordu. Ben de gerekeni yaptım ve... Sanki evimdeymişim gibi, perdeyi havalandırıp, kapıyı altından geçirdim.
Kornişlerin sesi ile perdeden kalkan toz bulutu, birbirlerine karıştılar. Salonda bir sessizlik oldu. Başımı çevirdiğimde,
Adnan Menderes ve
Nehru dışında, yemek masasındaki tüm konukların bana baktıklarını gördüm. O anda ne yapmam gerektiğini bilemedim. Aklıma,
Amerikan filmlerinin ünlü komedyeni
Jerry Lewis geldi. Böylesi beklenmedik durumlarda o ne yapardı? Hiçbir şey olmamış gibi ıslık çalarak gider, yerine geçerdi. Ben de onun gibi yapayım dedim ve... Hiçbir şey olmamış gibi ve tabii ıslık çalmadan, gittim yerime geçtim.
Hidayet Bey geldi, yanımda durdu ve çevreye belli etmemeye çalışarak, bana birşeyler fısıldadı:
“Ahmet Salih Korur senin kim olduğunu sordu. Ben de doğrusunu söylemek mecburiyetinde kaldım. Ziyafetten sonra seni kendisine götürmemi emretti."
"Kim olduğumu mu açıkladınız, Hidayet Bey?"
"Başka ne yapabilirdim ki?... Emniyet Müdürlüğü’nden gönderildiğinizi, Emniyet görevlisi olduğunuzu söylemeye mecburdum. Soran kişi, koskoca Ahmet Salih Korur... Yani koskoca Başbakanlık Müsteşarı, Mete bey... Ona da yalan söylenmez ki... Üstelik, hem neden saklayalım kim olduğunuzu, ondan da?..”
Bir yolunu bulup, kendimi önce mutfağa, servis kapısından da bahçeye attım. Köşkün bahçesi, koruma polisleriyle doluydu.
"Bana acele bir araba bulun" dedim
“Sekiz kişilik peçete unutulmuş. Klüp 47'ye gidip, almam gerek... Hadi biraz acele edin lütfen..."
Dışişleri Köşkü'nden ayrıldım, soluğu gazetede aldım.
23 ve 24 Mayıs 1960 tarihli gazetelerde yayınlanan
“Dışişleri Köşkü'ndeki Garson" röportajımı, şimdi burada gördüğünüz bu iki fotoğraf süslüyordu.
Başbakan Adnan Menderes’le
birlikte olduğum bu fotoğraf, benim bir gazetede yayınlanan ilk fotoğrafımdır. Okuyucularım karşısında görücüye çıktığım, okuyucularıma kendimi tanıttığım ilk fotoğrafım olması açısından bu fotoğrafın benim için çok çok değerli olması gerekir ama... İnanın, bu özelliğini bile ikinci plana iten daha önemli, daha değerli bir özelliği vardır bu fotoğrafın.
Beni, okuyucularım karşısına ilk kez çıkaran bu fotoğraf, merhum
Adnan Menderes'i halkının karşısına Başbakan olarak çıkaran son fotoğraftır. Beni, bir gazetede yayınlanarak okuyucularımla tanıştıran bu ilk fotoğrafım, bir gazetede yayınlanarak merhum
Adnan Menderes’i
halkıyla Başbakan olarak vedalaştıran son fotoğrafıdır.
Adnan Menderes Başbakan iken 21 Mayıs 1960 akşamı çekilen bu fotoğraf,
Adnan Menderes Başbakan iken 24 Mayıs 1960 tarihinde yayınlanmıştır.
Adnan Menderes'in
bu fotoğraftan sonraki ilk fotoğrafı, 27 Mayıs 1960 günü öğlene doğru,
Etimesgut Askeri Havaalanı’ nda, sten tabancalı askerler arasında uçaktan indirilirken çekilmiştir ve aynı gün
Yeni Sabah gazetesinde yayınlanmıştır.
O fotoğrafın çekildiği ve yayınlandığı gün ise,
Adnan Menderes, Başbakan sıfatını taşımıyordu artık...
Etiketler:27 Mayıs 1960, Başbakan Menderes’in son fotoğrafı, Çankaya Köşkü, Demokrat Parti, Dışişleri, Etimesgut Askeri Havaalanı, garson, Hindistan Başbakanı Nehru, ilk fotoğraf, Yeni Sabah Gazetesi