Menü
Kategoriler
17mayis1992basyazi
Nerdeee, o eski yöneticiler…
17 Mayıs 1992 1992
MERAKLI bir tu­rist, cam koruyu­cular içindeki mermer heykelci­ği işaret edip, mü­ze bekçisine sor­muş: “Bu heykel kaç yıllıktır?” demiş. Müze bekçisi, duraksama­dan yanıtlamış: “Beş bin altı yıl, sekiz ay­lıktır efendim” demiş. Meraklı turist, yanıtın böylesi inceden inceden he­saplanmışı karşısında daha da meraklanmış: "Nasıl olabiliyor da, bu kadar ince ayrıntısına kadar biliyorsunuz?" diye sormuş. Müze bekçisi, aynı saflı­ğıyla sürdürmüş konuşma­sını: “Valla, ben bu müzede işe başladığımda bu heykelin beş bin yıllık olduğunu söy­lemişlerdi bana” demiş “Bu­rada altı yıl, sekiz aydan be­ri çalıştığıma göre, heykel de altı yıl, sekiz ay daha eskiyip, beş bin altı yıl, sekiz aylık olmuştur, tabii...” Sabrınızın en­ginliğine sığına­rak ben de size şimdi, dört bin oniki yıl, iki aylık bir yazı sunmak istiyorum. Geliniz, birlik­te okuyalım dört bin oniki yıl, iki aylık bu ya­zıyı: “Olup biten herşey,tüm in­sanı çileden çıkarı­yor. Memle­ket, baştanbaşa azap içinde kıvranı­yor. Her geçen yıl, bir önceki yılı aratıyor. Ülkede karga­şalık var. Yıkımın eşiğine geldik, dayandık. Adalet, ülkeden kapı dışarı edildi. Tüm hükümet çevrelerinde haksızlık kol geziyor. Buyruklara aldıran yok. Memleketin durumu berbat. Ne tarafa baksak, çile çıkı­yor karşımıza. Halk, kentler­de de, köylerde de yas için­de. Millet, yoksulluktan peri­şan duruma düştü. İnsanlar­da ise ne sevgi kaldı, ne saygı kaldı. Huzur sultanları bile ter ter tepiniyorlar. Her yeni gün doğduğun­da, bir gece önce olanları görmemek için başımızı çe­viriyoruz. Olup bitenler insanı çile­den çıkarıyor. Dertler bugün, tümen tü­men geliyor. Yarın ise, ızdırapların seli kopup gelecek. Memleket, baştan başa tedirgin. Buna karşın, ağzını açıp da tek kelime söyleyen yok. Ortalarda artık masum insan kalmadı.  Herkesin işi gücü fesat. Yürekler yas içinde, tasa içinde kıvranı­yor. Emir verenin de alanın da birbirinden farkı kal­madı artık. Her ikisinin de dünya umurunda bile değil. Durumu, her sabah kal­kar kalkmaz görüyoruz da, onu düzeltmek için hiçbir çabaya girişmiyoruz. Miskinlik sinmiş insanla­rın yüzüne. Kimse laf dinle­miyor, laf anlamıyor. Dinleyip anlayanlar ve hatta kızanlar bile dillerini tutuyorlar. Yoksullar, zengin karşı­sında güçsüz kaldılar. Bunu görüp de haykırmamak o ka­dar acı ki... Fakat anlayamayanlara dil dökmek hepsinden de da­ha acı... İnsan bir kez sesini yük­seltmeye görsün. Gerçekleri bilmeyenlerin öfkesi, anında başlıyor. Gerçekle söz ara­sında hiçbir ilişki kal­madı...” Bu yazıyı yazan kişinin adı, Ankhu’dur. Ankhu, Mısırlı bir din adamıdır. Zamanımızdan tam dört bin oniki yıl, iki ay önce yazdığı bu yazıda Ankhu, o günlerdeki Mısır yöneticile­rini ve Mısır toplumunu eleş­tirmektedir. Yazımızın üst katındaki meraklı turistin, büyük bir merakla müze bekçisine sor­duğu bir soru vardı ya... Şim­di aynı soruyu, aynı merakla siz de bana sorun: “Ankhu’nun bu yazısının dört bin yıl önce yazılmış ol­masını anlıyoruz da...” deyin ve... Oniki yıl, iki aylık süreyi nereden icat ettiğimin hesa­bını sorun benden. Ki, şu yanıtı verebileyim size: Dört bin yıl önceki Mısır yöneticilerinin beceriksizliği ve Mısır toplumunun karı­şıklığı ile o günlerden dört bin yıl sonraki Türk yönetici­lerin beceriksizliği ve Türk toplumunun karışıklığı ara­sında pek de bir fark olmadı­ğını sergilemek için, Ankhu’­nun bu yazısını, tam oniki yıl, iki ay önce yayınlamış­tım. İlk Kültür Bakanımız de­ğerli edebiyat adamı Talat Sait Halman tarafından dili­mize çevrilen ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları di­zisinde yayınlanan “Eski Mı­sır Şiiri” adlı kitabın 116 ve 117,nci sayfalarında yeralan Ankhu'nun bu yazısıyla, Türkiye’nin oniki yıl önceki yöneticilerini ve oniki yıl önceki toplum düzenini eleştirmiştik. Şimdi ise, "Uluslar ne gibi yöneticiler görmüşler, toplumlar nasıl dönemler geçirmişler dört bin yıl ön­ce” diyerek, bir bugünkü yö­neticilerimize bakıyoruz, bir bugünkü toplumumuza bakı­yoruz ve... Ankhu’nun aynı yazısını, bir tebessümün dudak ucu kıvrıklığıyla okuyoruz. "Türkiye'nin on iki yıl öncesi” de, en azından Mı­sır’ın dört bin yıl öncesi ka­dar uzağımızda kaldı artık, değil mi?...
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title