23 Ağustos 1992
“Sevgili Hocam…”
Herkes gibi ben de bildiğimi sanırdım ama... Gözlerimle görünce, kulaklarımla duyunca şimdi öğrenebildim ancak, öğretmenlerimizin meğer ne denli içtenlikle seviliyorlarmış olduklarını...
Masamdaki mektupların her satırında, kulaklarımdaki telefonların her nefesinde öğrencilerinin, öğretmenlerine özel öylesine kıpır kıpır sevgilerinin canlılığı var ki...
Gözle görebildiğinde, elle tutabildiğinde ancak anlayabiliyor kişi, bu sevginin böylesi somutluğunu ve böylesi yaygın boyutluğunu...
Birlikteliğimizi her hafta düzenli sürdürdüğümüz okuyucularımız hatırlayacaklardır.
Leyla Gencer’in
sanat ve yaşam öyküsünün özeti
“Tutkunun Romanı”ndan
bir alıntı yayınlamıştım bu sayfada birkaç hafta önce.
Uluslararası sanatçımızın 2 Mayıs 1964 akşamı
Napoli’de,
Donizetti’nin
“Robert Devereux”operasındaki
Kraliçe Elizabeth rolüyle
İtalyanlar' ı
ne denli coşturduğunu ve ısrarlı çağrıları sonucu kimbilir kaç kez gidip gidip geri geldiği sahneden onları kimbilir kaç kez selamlamak zorunda kaldığını, kitaptan yaptığım bu alıntıyla aktarmıştım.
Sonra da,
Napoli’de öğrenim gören bir Türk öğrencinin aynı geceden etkilenerek yazdığı bir mektuptan, yirmisekiz yıl önceki o gecenin bir başka boyutunu izlemiştik.
Leyla Gencer’i
dinlemek üzere o gece
Napoli'nin
tarihsel opera binasına giden
Kadri Küçükpınar adlı öğrenci, onun sahneden taşan başarısının etkisi altında kaleme aldığı duygularını bir zarfa sığdırabilmiş ve...
Bir yıl önce mezun olduğu lisedeki edebiyat öğretmenine göndermişti.
Bir baba sıcaklığının ve bir arkadaş bütünlüğünün mıknatıs çekiciliğiyle hak ettiği adrese ulaşan bu mektup, bir
Türk sanatçının başarısı karşısında bir
Türk gencin duyduğu sanatsal doygunluğu ve ulusal gururu taşıyor değildi sadece... Bir
Leyla Gencer'in
sanatından doygunluk alınabileceğini de, bir
Leyla Gencer'in
başarısından ulusal gurur duyulabileceğini de kendisine öğreten öğretmenine, bir öğrencisinin teşekkürünü de taşıyordu.
Yirmisekiz yıl önce
Napoli’den
Tarsus’a
gönderilen o mektubun, benim elime nasıl geçtiğini anlatırken de, mektubun gönderildiği öğretmenin, benim de öğretmenim olduğunu söylemiştim ve... Onun, öğrencileri tarafından kendisine gönderildiğini; kendisinin de yıllarca özenle sakladığını keşfettiğim bu mektuplarından şimdi,
“Sevgili Hocam” adlı bir kitap hazırladığımı açıklamıştım.
Ne denli bir susamışlıkla bekliyormuş meğer herkes, böyle bir haberi...
Kendimi ve haddimi bilmesem, mektuplardaki övgüler, telefonlardaki alkışlar beni benden alıp götürecekler, bana beni, olimpiyatlardan altın madalyayla dönen bir şampiyon sandıracaklar.
Ayaklarımı tüm ayıklığımla yere basmama karşın, bu mektupların, bu telefonların büyük bir bölümünün etkisi altında kalmaktan kendimi sıyıramadığımı itiraf edeyim.
“Yaşa, varol”lar
dışında bu mektupların ve telefonların ortak iki özellikleri daha vardı:
Kişiler, bizim
“hoca”nın
kitabını kendileri de okumak istediklerini söylerlerken…
Bir yandan da, kendi
"hoca”larıyla ilgili bir anının ya da olayın da yer alacağı bir kitap daha hazırlamamı istiyorlardı.
Olanağım olsaydı, eski öğrencilerinin öğretmenlerini şimdi ne denli yücelikte bir sevgiyle, içtenlikle ve özlemle andıklarını, mektuplarından bölümler yayınlayarak duyurmak isterdim.
Kimi mektup sahipleri ise, yurdun çok değişik bölgelerinde oturmalarına karşın, sanki bu konuda başbaşa verip konuşmuşlar gibi, sözleşmişler gibi, öğretmenleriyle ilgili birer anılarını özenle kaleme alarak, hazırlamamı önerdikleri bu kitabın ilk çalışması olarak, öneri mektuplarıyla birlikte şimdiden göndermişlerdi bile...
Kimi öğretmenler de,
"eski öğretmenler”le
ilgili anıların ve olayların yer alacağı bir kitabın, sadece öğrencilerin vefa duygularını taşımakla kalmayacağını, böyle bir kitabın bugünün genç öğretmenlerine
“pırıl pırıl aydınlık" ışıklar tutacağı nedeniyle de büyük bir yarar sağlayacağını söylüyorlardı.
“Çünkü böyle ışıklara gereksinim vardır” diyorlardı.
Görünen odur ki, tam bizim
“Sevgili Hocam”ın
yayın hazırlığını bitirdiğimiz ve baskısıyla ilgilendiğimiz şu günlerde, yurdun çeşitli yörelerindeki
"Sevgili Hoca”ların
unutulmaz olaylarına ve öğrencilerinin onlarla ilgili unutulmaz anılarına gelecek sıra ve...
Herbiri bir altın damlası değerinde kimbilir ne olaylar, ne anılar,
“öğretmen değeri bilen” eski öğrencilerin, sevgilerini açıklayabilme cesareti ve kararından sonra artık, üzerlerindeki tozlu örtülerden kurtarılmış olacaklar.
Böylesi güzellikte bir iş için bana
“Var mısın?” diye soran tüm
“öğretmen değeri bilen" okuyucularıma, ben tüm içtenliğimle
“Varım" diyorum.
Sıra şimdi onlarda...
Sınıfta yoklama yapan öğretmeninizin ağzından kendi adınızı duyduğunuzda, sesinizi ne ölçüde yüksek çıkarıyor idiyseniz...
Şimdi de aynı yükseklikte çıkarın sesinizi:
"Varım" deyiniz, varsanız eğer...
Etiketler:alkış, aydınlık, gurur, İtalyanlar, ışık, Kadri Küçükpınar, Kraliçe Elizabeth, Leyla Gencer, mete akyol, Napoli, öğrenci, Öğretmen, Sevgili Hocam, Tarsus, Türk, Tutkunun Romanı