14 Şubat 1993

Çağımızdan çağdışı görüntüler

  İstanbul’daki Ata­türk Kütüphanesi’ne “Atatürk” adı kimbilir kimler tara­fından, kimbilir ne umutlarla verilmiş­tir. Başına böylesi ağırlıkta bir ad kondurulan bir kütüp­hanenin ilk işlevi, elbette, bu adı öncelikle taşıyabilmeyi hak edebilmek, sonra da onu taşıyabilmeyi başarabilmek­tir. Oysa kimi yöneticilerinin ve sorumlularının saygıyla anılan tüm çalışmalarına kar­şın, tam kadrosuyla Atatürk Kütüphanesi’ nin bu konuda başarılı olabildiğini kabullen­mek olası değildir. Bu sayfada birkaç hafta önce yayımlanan bir yazımda işlevlerini, “Atatürk” adını taşıyabilecekleri düzeyde bir uygarlık ve çağdaşlıkta yapa­mayan kurumlardan, bu adın geri alınmasını öner­miştim ve... Bu önerimi, Atatürk Kütüphanesi’nde sö­züm ona görevli birkaç kişinin, birçok kez tanı­ğı olduğum “uygunsuzluk”ları üzerine yap­mak zorunda kaldığımı açıklamıştım. O yazımın yayımlan­masından sonra, çok il­ginç bir olgunun tanığı oldum. Bin yıl yaşasam, karşılaşacağıma yine de kolay kolay inanamayacağım bu olgu, o birkaç haf­ta öncesinden bu­güne değin, şaşır­tıcı bir olay özelli­ğiyle tüm etkinli­ğini sürdürdü. Bu olgu çer­çevesinde yurt­taşlarım üzülü­yorlardı, öfkeleni­yorlardı, sinirleni­yorlardı ve... Onların bu üzün­tüleri, bu öfkeleri, bu sinirlilikleri karşısında benim ise sevincimden içim içime sığmıyordu, içtenlikli bir coşkuyla dolup dolup taşıyor­dum. Beni şaşırtan olgu, işte bu “siyahlı beyazlı” yeni dünyam idi. Bin değil, on yüz bin yıl da yaşasaydım, böylesi bir öm­rün bile bir saniyesinde de inandıramazdım kendimi, yurttaşlarımın öfkeleri, üzün­tüleri ve sinirlilikleri karşısın­da hem de böylesi bir içten­likle, hem de böylesi bir coş­kunlukla sevinebileceğime... Fakat yurttaşların bu öf­kesinin, bu üzüntüsünün, Atatürk’e ve Atatürkçülük kavramına yapılan bir saygı­sızlıktan kaynaklandığını görmek, meğer gerçekten iç­tenlikli ve coşkulu bir sevinç uyandırabiliyormuş kişide... Yeni tanığı olduğum bu olgu sayesinde, bir şeyin daha tanığı oldum: Atatürk’e ve onun ilkele­rine karşı yapılan bir saygısız­lık karşısında üzülmemizin, öfkelenmemizin ve bunları, telefon ederek, mektup yaza­rak protesto eylemi biçimine dönüştürmemizin, gözlerimi­zi kapayıp, hançerelerimizi yırtarcasına “Atam izindeyiz” diye bağırmamızdan daha et­kin bir Atatürkçülük işlevi olduğunun da tanığıyım, artık. Başına, bir taç örneği Ata­türk adı konulmuş bir kütüp­hanede birkaç kişinin de olsa, Atatürkçü bir yaşamın gerek­tirdiği bir uygarlık ve çağdaş­lık düzeyiyle asla bağdaşma­yan biçimdeki tavır ve davra­nış bozuklukları, Atatürk’e karşı da Atatürkçülüğe karşı da yapılan bir saygısızlıktır. Bilir misiniz ki, böyle bir saygısızlık yapan kişiye en ufak bir ceza bile verilmesine olanak sağlamamaktadır ül­kemizde yasalar. Vazgeçtik ceza verilmesin­den, verilmemesinden, böyle­si bir saygısızlık yapan sözüm ona görevlinin o birimden alı­nıp, başka bir birime atanma­sı için bile yöneticiye yetki vermemekte... İmiş meğer, ül­kemizin yasaları.   İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni bir hükümet var­sayarsak, işte o hükümetin Kültür Bakanı Hilmi Yavuz söyledi bunları bana. Atatürk Kütüphanesi’ndeki kimi sözüm ona gö­revlilerin, uygarlık ve çağdaş­lıkla uygunsuzluk oluşturan tavır ve davranışlarından ötü­rü kendinin de duyduğu üzüntüsünü dile getirirken açıkladı bu gerçeği Hilmi Ya­vuz. Bu konudaki üzüntülerini ve öfkelerini telefon ve mek­tupla eylemleştiren yurttaşlarımızdan daha çok üzüntü­lü, daha çok öfkeliydi. Yasaların, ellerini ve kolla­rını bağlamasından ötürü böylesi bir sorunu çözümleye­mediği için de ayrıca bir öfke ve üzüntü duyuyordu. Atatürk Kütüphanesi’nin sahibi ve yönetiminin sorum­lusu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde, gerçek bir kültür birikimiyle ve gerçek bir kültür adamı kimliğiyle ve galiba cömertçe bir özve­riyle de Kültür Müdürü ola­rak görev yapan Hilmi Ya­vuz, yönettiği orkestrasından çıkan iki üç çatlak sesi, yasa­ların ellerini kollarını bağla­ması nedeniyle, susturamıyordu. Daha da kötüsü, kendinin de bir yaşam biçimi olarak benimsediği uygarlıktan ve çağdaşlıktan pay sahibi ola­mamış kişilerle, sorumlusu olduğu bir kütüphanede bir­likte çalışmak zorunda kalı­yordu. Beğense de beğenmese de, yasalara uyması gereki­yordu çünkü...   Ne inanılmaz manzaralar yaşıyoruz ve seyrediyoruz ül­kemizde... Bir yandan yurttaşlarımı­zın öfkelerini, üzüntülerini, kahırlarını görünce... Onlarla birlikte üzüleceği­miz, onlarla birlikte üflenece­ğimiz yerde, “Oh, oh, aman ne güzel, aman ne hoş” diye seviniyoruz, coşuyoruz… Bir yandan da özlemlerini çektiğimiz pınl pırıl aydın ki­şileri, onları özlemle görmek istediğimiz sorumlu makam­larda görünce... Onlarla sevineceğimiz yer­de, onlarla gururlanacağımız yerde, “Vah, vah" deyip, acı­yoruz onlarla...

Etiketler:, , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title