28 Şubat 1993
Dikkat… Önümüzde gerçek var!
Gerçeği sevsek de, sevmesek de... Gerçeğe küssek de, küsmesek de... Yine de gerçeksiz olamıyoruz, yine de gerçeksiz yaşayamıyoruz.
Biz gerçekle yüzyüze gelmeyi ne denli istemiyor olsak da, bizim bu tutumumuzu gerçeğin kendisi umursamıyor ki... Tüm acılığıyla ve tüm sevimsizliğiyle, en olmadık yerde, en olmadık anda karşımıza çıkıyor, gözümüzün önüne dikiliyor.
“Ben seni sevmiyorum, artık... Git gözlerimin önünden” diyemiyoruz gerçeğe...
Ya da,
“Ben sana küsüm... Seni tanımıyorum” diyerek, gerçeğin, karşımızda bir kale gibi duran varlığını yok sayamıyoruz ki...
Sevmediğimiz, canımızı sıkan gerçeği madem yok da edemiyoruz, yok da sayamıyoruz... Madem o gerçekle bir ömür boyu birlikte yaşamaktan başka bir seçeneğe sahip değiliz... O halde gerçeğe, kabul edilebilir tatlar ve biçimler vermemiz gerekiyor.
Taşıması yüreğimize fazla ağır gelen bir gerçeği, olanaklarımız ölçüsünde hafifletmeye çalışıyoruz...
Varlığı, kendisinden başka birşey görmemize olanak vermeyen bir başka gerçeği ise, gücümüz yettiğince küçültüp, ufaltmaya ve gözlerimizin önünde yeni alanlar açmaya çabalıyoruz.
Tadı dil ucu yakan acılıktaki gerçeği de, çeşit çeşit tatlara bulayıp, onun acılığım sıfırlayan tatlarla götürüyoruz damağımıza...
Sadece kendimizi ilgilendiren kişisel yaşamlarımızda değil, başkalarını ilgilendiren mesleksel yaşamlarımızda da gerçeklerin ağırlıklarını hafifletmeye, devasa varlıklarını küçültmeye, tatlarının acısını sıfırlamaya çalışıp, çabalamakla geçiriyoruz ömrümüzü.
Hadi sizi gerçeğin katı gerçeğinden biraz uzaklaştırayım da, bir fıkra anlatayım size:
Çin'den yüklediği başta ipek olmak üzere çeşit çeşit kumaşları ipek yolundan taşıyıp, batıya getiren kervanlara garip huylu bir hırsız şebekesi dadanmış.
Kervan, ipek yolunun Asya’daki bölümünü geride bırakıp, batıya yaklaştığında garip huylu kırk kişilik bu soygun şebekesinin elemanları, kervandaki tüm kumaşları çalmakla kalmıyorlarmış, soygun bittikten sonra kervanda görevli tüm kervancıları yere yatırıp, yanyana diziyorlarmış ve... Daha sonra da kendileri sıraya girip, yere dizdikleri kervancıların üzerlerine basarak, tek tek tümünün üzerlerinden geçiyorlarmış. Kervan sahibi tüccarlardan biri, iki üç değil, sekiz on kez kervanının bu biçimde soyulması ve kervancılarının da bu biçimde üzerlerinden geçilmesi üzerine dört bir yana haberler salmış, kervanı için iri yarı, gözü pek, yüreği pek, bileği pek bir koruyucu aradığını bildirmiş.
Sonunda tam aradığı gibi bir dev bulmuş ve... Bu kez onun güvenliği altında yola çıkarmış kervanını.
Fakat kervan her seferinde soyulduğu bölgeye gelince, garip huylu soygun şebekesi yine karşılarına çıkmış, yine başlamış kervanı soymaya...
Kervan sahibi tüccar dev koruyucusuna bakmış, adamda tık yok. Soyguncular kervanı soyma işlemlerini tamamladıktan sonra, yine garip huyları gereği, kervandaki tüm görevlileri yere yatırıp, her birini yanyana dizmeye başlamışlar.
Kervan sahibi tüccar bizim iki metrelik dev koruyucuya bakmış, adamda yine tık yok. Hatta o da kervandaki öteki görevliler gibi kendisine denileni yapmış ve o da kuzu kuzu yere yatmış, kervandaki öteki kişilerin yanına dizilmiş.
Garip huylu soyguncular, tabii bu kez de uygulamışlar garip huylarını.
Her biri sıraya geçmiş ve...
Önlerindeki kervancıların üzerlerine tek tek basarak, tek tek her birinin üzerinden geçmeye başlamışlar.
İki metre boyundaki, iki kapı genişliğindeki yeni görevliyi ise sona bırakmışlar, kervandaki herkesin üzerinden geçtikten sonra, bu kez kırkı da onun arkasında sıra olmuşlar, bu kez tek tek onun üzerine basıp, onun üzerinden geçmeye başlamışlar.
Kervan sahibi tüccar başını hafifçe kaldırmış, dev koruyucusuna bakmış, adamda yine tık yok.
Tüm soyguncular adamın üzerinden geçiyorlar, fakat onda en ufak bir hareket yok.
Fakat tam kırkıncı soyguncu üzerinden geçerken ne olduysa olmuş, dev koruyucu birden yerinden kalkmış, şöyle bir silkinmiş ve kolunu kaldırıp bir savurmuş, kırk soyguncunun kırkını da yere sermiş. Eğilmiş, enselerinden tutup her birini havaya kaldırmış, kaldırmış, kaldırmış ve... Savurduğu gibi her birini yüzlerce metre ötelere fırlatmış...
Soyguncuların soydukları malları yeniden kervana yüklemiş ve...
“Haydi yolumuza devam” demiş.
Hayretler içinde kalan kervan sahibi tüccar, dev koruyucusuna yaklaşmış ve hayretle sormuş:
“Evladım, garip huylu bu kırk soyguncu tek tek hepimizin üstünden geçtiler, sen sesini bile çıkarmadın... Sonra her biri tek tek senin üstünden geçtiler, yine sesin çıkmadı... Sonuncu soyguncu da garip huyunu uygularken yine de sesin çıkmadı da... O arada anlayamadığım bir şey oldu... Sen bir vurdun, kırkını da yere serdin. Bir tuttun, kırkını da kırk bir yana savurdun... O zamana kadar sesini niçin çıkarmadın?... O son anda birden ne oldu da gücünü, kuvvetini gösterdin?”
İki metre boyundaki, iki kapı genişliğindeki dev koruyucu, saf saf yanıtlamış kervan sahibini:
“O sonuncu soyguncu vardı ya” demiş
“Adam üzerime basıp, tam üzerimden geçtikten sonra döndü, ayakkabısını cepkenime sürerek, ayakkabısının üstündeki tozları temizlemeye kalkıştı... İşte o işe çok bozuldu kafam...”
Gerçekler, kinin gibi acıdır... Fakat en acı kinin bile, çikolatayla sarılır, çikolata tadıyla emdirilir ve... Çikolata sandırılarak yutturulur, gereksinim duyanlara, gereksinim duyulan anlarda...
ge:TR�:>`�X �X pan>
İkisi de, 50’li yılların başlarında,
Talas Amerikan Ortaokulu'ndaki öğretmenlerimdir, daha sonraki yıllarda ise aile dostlarımızdır.
Rahmetli Adnan Kahveci yaşasaydı,
Constance Steel’ in gözlerinin artık görmediği haberine çok üzülecekti.
Çünkü
Türkiye’yi ve
Türkler’i bir aşık coşkusuyla seven 92 yaşındaki bu kişiyi, kişisel konuğu olarak
Türkiye'ye kendi davet etmek istiyordu.
Türk Hava Yolları Genel Müdürü Tezcan Yaramancı’ da, hiç kuşkum yok, çok üzülecektir şimdi bu habere.
Başbaşa yediğimiz bir yemekte onun bu konudaki tüm niyetini ve planını açıklarken duyduğu heyecanını şimdi de görür gibi oluyorum da...
"Amerika ile Türkiye arasındaki gidiş dönüşünü karşılamakla kalır mıyım hiç?... Evinin kapısının önünden alırım, en yetkin rehberler eşliğinde Türkiye'nin tüm tarihi bölgelerini gezdirir, en rahat otellerde konuk ederim, unutamayacağı bir Türkiye tatili yaptırırım ve dönüşte evinin kapısına kadar da götürürüm” coşkusu içindeydi. Şimdi bu coşkunun bile bir yararı yok artık.
Ya
Türkiye’nin önde gelen turizm şirketleri?...
Constance Steel'i Türkiye’de konuk edebilmek için birbirleriyle yaptıkları yarışın artık anlamsız kaldığını öğrendiklerinde,
Miltur ve Turizm Transport Seyahat şirketleri sahibi
Güngör Su’ nun da,
Plan Tour’un sahibi
Hüseyin Kurdoğlu’nun da,
Diana Turizm’in sorumlu müdürü
Fethi Yurttaş’ ın da ne denli derinden üzüleceklerini de biliyorum.
Constance Steel'i ülkemizde konuk edemedik ama... Onun sevgisi sayesinde bir özelliğimizi daha keşfedebildik, kendimizi biraz daha yakından tanıyabildik.
Ülkemizi ve ulusumuzu ne denli çok sevdiğimizi kanıtlayabilmemiz için tek yolun, onların uğrunda savaşmak, ölmek ve öldürmek olduğunu sanırdık hep.
Oysa içtenlikli bir sevgiye, aynı içtenlikte karşılık vererek de kanıtlayabiliyormuşuz meğer ülkemize ve ulusumuza sevgimizi...
Etiketler:acı tat, Fıkra, görmezden gelmek, ipek yolu, kervan, kinin, koruyucu, küsmek, soyguncu