Menü
Kategoriler
2011martbutundunya
Büyük müjde… Çok yakında…
01 Mart 2011 2011
  Bu yazının altındaki satıra şöyle bir göz atmadan önce, bu sayfanın karşısındaki fotoğrafa gözlerinizi açarak bakınız. Ve bu sayfadaki bu yazıyı okumadan önce, o sayfadaki o yazıyı okuyunuz. İsterseniz birlikte açalım gözlerimizi ve birlikte okuyalım o yazıyı: “Avrupa’nın en büyük adalet sarayı çok yakında açılıyor. T.C. Adalet Bakanlığı”. Şimdi siz bana sorun, ben size sorayım: “Ne demek istiyor bizim Adalet Bakanlığı’mız?” Birbirimize karşılıklı sorduğumuz ortak soruyu, şimdi geliniz, yine karşılıklı geçerek, siz bana, ben size yanıtlayalım: “Peki, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı, Avrupa’daki en büyük adalet sarayından da daha büyük bu adalet sarayını nerede açıyormuş?” “Görmüyor musunuz? Bu saray elbette, üzerindeki bu yazının yazılı olduğu bezin sallandırıldığı binada açılıyordur.” “Ama o sallandırılan bezin üstündeki yazıda öyle bir bilgi yok ki… Biz, sinema tarihinin en büyük ve en pahalıya çıkan filmi, “Rüzgar Gibi Geçti”yi, “Önümüzdeki pazartesinden sonra yalnızca bu sinemada” duyurularında okuduktan sonra ne zaman ve hangi sinemaya gideceğine karar veren bir kuşağın uzantılarıyız. Biz, bir açılışın nerede ve ne zaman yapılacağının açıkça yazıldığı bezleri okuyarak büyüyen bugünün emekli gençleriyiz… Onun içindir ki, üzerinde nerede ve ne zaman açılacağı açık açık yazılmayan bez duyuruları yadırgıyoruz, onları dudak bükerek, gözucuyla okuyoruz. “Avrupa’nın en büyük adalet sarayı”nın nerede, ne zaman ve galiba niçin açılacağını da, o nedenle öğrenemedik… Aklımızda yalnızca “Çok yakında” sözü kaldı.   * * * İşte böyle iken böyle, bugünlerde bizde durum vaziyetleri… Büyüklerimiz de, biz de, bakın aslında uğraşmamamız gereken nelerle uğraşıyoruz… Adalet Bakanlığı’mız “Avrupa’nın en büyük sarayı”nı yapacağım diye uğraşıyor; biz ise takılmışız “Çok yakında” sözüne, kalmışız “Çok yakında” sözünde. Onlar, “En büyüğü, en büyüğü” diye övünerek bize bir şeyler söylemeye çalışıyorlar, biz ise “Çok yakında, çok yakında” diye kendimizi bir yandan avutmaya, bir yandan umutlandırmaya çalışıyoruz… suçu ob� ���/\ P\ �ylüyor, kendini savunuyordu:   “Bana bir müşteri geldi ve benden şu boyda, şu kalınlıkta iki kalas hazırlamamı istedi. Bundan benim ne suçum var ki?” Benzer bir savunmayı, biraz sonra demirci ustası yapıyordu: “Bir müşterim benden on adet çivi yapmamı istedi, Sayın Yargıç” diyordu. “O çivilerle bir insanı ayaklarından ve bileklerinden çarmıha çakacaklarını ben nasıl bilebilirdim?” Bir başka usta, kendisine getirilen iki kalastan bir çarmıh yapmasının istendiğini söyledi: “Kalaslardan birini, öteki kalasın ortasından az yukarıya çakmamı istediler, ben de dediklerini yaptım.” Ortada, gözler önünde çarmıha gerilen, gözler önünde çarmıha çivilenen ve gözler önünde ölen, öldürülen İsa vardı ama… Kimse onu, kimin öldürdüğünü bilmiyordu. Karşımdaki duruşma salonunda da durum pek farklı değildi. Ortada bürokratlarından milletvekillerine, bakanlarından başbakanına değin bir iktidar, tüm kadrosuyla gözler önünde, sanık olarak yargılanıyordu ama… Kimse de bu kadronun bu noktaya getirilmesinin suçunu ve sorumluluğunu üstlenmek istemiyordu. Polisler şöyle savunuyorlardı kendilerini: “Biz, amirlerimizin bize verdikleri emirleri uyguladık. Bu emirleri uygulamasaydık, asıl o zaman suçlu olurduk.” Polis müdürlerinin savunmaları da farklı değildi: “Bakanımız ne emir verdiyse, biz o emri yerine getirdik. Bakan emrini uygulamak suç olur mu?”   * * * On gün önceki o gecenin yarısından sonraki saatlerde sokağın başından sonuna, sonundan başına doğru bir o yana, bir bu yana yürüyordum ama aklım fikrim sürekli 50 yıl öncesine gidip geliyordu. Zaman zaman Yassıada Mahkemesi’ni izliyordum, zaman zaman “İsa’nın öldürülmesi” düşsel mahkemesini izliyordum. Ya ben o gecenin yarısından sonraki saatlerde sokakta ne mi arıyordum? Soran arkadaşlarıma yanıtım hazırdı: “Petrol arıyorum” diyordum. Söylediğim elbette ciddi değildi; şaka yapıyordum. Fakat beş on adım ötemde, İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’nün yoğun bakım bölümünde tedavi edilmekte olan uluslar arası değer ve önemdeki bilim adamımız Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın tutulduğu avuç içi kadar odasında, hiç de küçümsenmeyecek sayıdaki polisler ve Adalet Bakanlığı üst düzey görevlileri, terör örgütü ve terörist belgeleri ve araç gereçleri arıyorlardı, ciddi ciddi… O gecenin yarısından çok çok sonraki o saatlerde onlar orada ciddi ciddi terör belgesi ararlarken, ben de sokakta, petrol arıyordum. Ve önce sokağın başından sonuna, sonra da o sondan dönüp, yeniden başlıyordum bilmem kaç kez daha, sondan başa doğru yürümeye…
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title