Menü
Kategoriler
butundunyakasim2009
Gül, Her Zaman Gül Gibi Kokar
01 Kasım 2009 2009
Ankara-Eskişehir yolunun 20’nci kilometresinde yükselen Bağlıca Köyü tepesinde, rahat yürümenin bile olanaksız olduğu irili ufaklı tepecikler o gün grayderlerle, dozerlerle kepçe kepçe yok ediliyor, düzeltilmiş alanda açılan yollara beton karıştıran makineli kamyonlar, sırtlarındaki sıvı beton yüklerini boşaltıyorlardı. O günün tarihi 27 Haziran 1995 idi; önemi ise, tohumu birbuçuk yıl önce toprağa ekilmiş bir üniversitenin, bundan sonra üzerinde filizlenip, meyvelerini vereceği yerleşkesinin yapımına başlanmasıydı. “Üzerine toz kondurulamamış gazeteci” dostum merhum Mustafa Ekmekçi, bu yeni üniversitenin ortak dostumuz rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’ı orada, dozerler, grayderler arasında ayaklarında lastik çizmeleri, başında koruyucu şapkasıyla görünce, doğruluk oranı yüksek bir şakayla selamladı onu: “Siz bu üniversitenin rektörü değil, ustabaşısınız” dedi. “Bizim bildiğimiz rektörler makam odasında masaları başında otururlar, imza atarlar, mühür, damga basarlar. Siz ise bu üniversiteyi işçilerin başında, onlarla birlikte ellerinizle yapıyorsunuz. Onun için ustabaşı diyorum size.” Ustabaşı o gün, yerleşkede başlatılan yapım çalışmasının ilk iki aşamasını da açıkladı: “Üç gün sonra 30 Haziran’da temelimizi atacağız, 18 Ekim’de de açılışımızı yapıp, öğretime başlayacağız.” O günden sonra ustabaşı hemen hergün ve her gece, ameliyattan çıktı, kimi zaman gecenin geç saatlerine, kimi zaman gün ışıyıncaya değin kat betonlarının atılışını denetledi, demir ustalarına omuz, duvar ustalarına el verdi, onlarla birlikte demir çubuklar da omuzladı, ytong duvar tuğlaları da taşıdı. Üç ay onbeş gün böyle geçtikten sonra, üç gün beklendi ve 18 Ekim’de yeni yerleşkesinde Başkent Üniversitesi’nin 1995-1996 öğretim yılı açılış töreni yapıldı, dört yeni binasında da öğrenime başlandı. Başkent Üniversitesi giderek artan sayıları bu yıl on bini aşan öğrencileriyle ve 14 yıl önce kurulan yerleşkesinde yükselen sayısız binalarındaki çalışmalarıyla bugün, uluslararası bilim dünyasında adından saygıyla söz edilen, çalışmalarından yararlanılan ulusça övünülecek bir bilim merkezi düzeyine erişti.   * ** Bunlar hep bilinen gerçeklerdir. Size şimdi de, ünlü Ripley’in “İster inan, ister inanma” başlıklı “inanılması olanaksız gibi görünen olaylar” dizisinde yer alabilecek düzeyde bir olay anlatacağım: Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal, kendinin de, kimsenin de bilmediği bir nedenden, 13 Nisan 2009 tarihinde Ankara’daki evi polisler tarafından arandıktan sonra gözaltına alındı ve götürüldüğü İstanbul’da uykusuz geçirmek zorunda bırakıldığı dört gün ve gece sorgulandıktan sonra 17 Nisan 2009 günü sabaha karşı tutuklandı. Çeşitli kez yaptığı itiraz istemlerinin tümü reddedilen ve tutuklandığı günden bugüne değin yargıç karşısına çıkarılmayan Rektör Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın rektörlük görevi, YÖK yasasının bir maddesi gereğince 17 Ekim 2009 tarihinde “hukuken” sonlandırılıyor. Çünkü tutuklandığı 17 Nisan’dan, yargıç karşısında çıkarılmadan tutuklu bulundurulduğu 17 Ekim’e değin, aradan altı aylık bir süre geçmiş oluyor ve… YÖK yasasının bilmem kaçıncı maddesine göre, “Her ne nedenle olursa olsun, görevinden altı ay ayrı kalan bir rektörün bu görevi sonlandırılmış oluyor.” “Hak” sözcüğünün çoğulu olan “hukuk”un hakim olduğu bir ortamda hukuk böylesi kesin konuşunca, doğal olarak bize susmak düşüyor. İşte o anımızda tek avuntuyu, edebiyatın tarihsel dokunulmazlığında buluyoruz. Bakın, Shakespeare yüzyıllar gerisinden bir gül uzatıyor ve Romeo ve Jülyet’teki bir dizesiyle bizi de avutmaya çalışıyor: “Güle ne ad verirseniz veriniz, gül yine gül gibi kokar” diyor. Yüzyılların süzgecinden geçip gelen bu dizedeki gülün, kendine özgü dokunulamaz özelliğinin gücünü gördükçe, bir anda biz de mutlanıyoruz ve… Bir anda biz de umutla bakabilmeyi becerebiliyoruz yarına da, yarından sonraki yarınlara da. Biz de çok iyi biliyoruz çünkü ustabaşının, kendine özgü dokunulamaz özelliğinin gücüyle ustabaşılığını, her şeye karşın sürdüreceğini, üstelik her zamanki çağdaş uygarlık düzeyinin üstündeki o övünülesi düzeyinde…
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title