17 Kasım 1991

Cumhurbaşkanı Yatak Odası

CUMHURBAŞKANI Ce­mal Gürsel'in önce da­mar tıkanıklığı, sonra da felçle gelişen rahat­sızlığı, “oralarda çare­ler tükenmez” umuduy­la götürüldüğü Ameri­ka'da, bitkisel yaşama dönüşmüştü. Gürsel, sadece nefes alabilen, kalbi sadece fiziksel işlevini ya­pabilen, hareketsiz ve çevresinden habersiz bir dev bünye ola­rak getirildi Amerika’dan. Anka­ra’da Gülhane Hastanesi’nde yattığı altı ay süresince de hep öyle kaldı. Doktorlar, Cemal Gürsel'in Cumhurbaşkanlığı görevini yürütemeyeceğine oybirliğiyle ka­rar verdikten sonra. Cumhurbaşkanlığı makamı boşalmış varsayıldı ve parlamento, yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesine karar verdi. Parlamento, Cumhurbaşkanı seçimi yapılmasına karar vermekle kalmadı, bu seçime katılacak tek adayı da belirledi. Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay, rakibi ve çağdaş deyimiyle de söyleye­lim, alternatifi olmaksızın bu se­çime tek aday onlara katıldı. Tüm milletvekilleri için Sunay, itirazsız tek aday oldu. Kafiyesi çok iyi tutuyordu, en başta "Tek aday, Sunay" Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Cumhurbaşkanı seçimi yapılacağı günden, ya da, ger­çekçi bir ifadeyle söyleyelim, tek aday Sunay'ın adaylığının onaylanacağı günden tam bir gün önce, Cevdet Sunay'ın Pa­şalar mahallesi’ndeki evine te­lefon açtım. Kendisiyle değil, eşi Atifet Sunay’la görüşmek istiyordum. Telefonda karşı karşıya geldi­ğimizde, ertesi gün seçimden önce kendisiyle bir röportaj yap­mak istediğimi söyledim “Saat üçte mecliste seçim var evladım" dedi bana telefonda “Seçimden önce ben seninle nasıl konuşabilirim?’’ Zamanı olmadığını söyledi. “Çünkü saat birde manikür­cü gelecek. O gitmeden, kuaför gelecek. İmkanı yok, mümkün, olmaz.” Sonunda bir ortak noktada anlaştık. Saat beşte orada olacaktım. Yüzünü henüz görmediğim Bayan Sunay’ın beni evladı gibi görüp, benimle içtenlikle konuş­ması karşısında öylesine duygu­lanmıştım ki, kendimi tutama­dım, onun yarından sonra ülke­nin “First Lady'si olacağını filan bir an için unutuverdim ve ken­disine “Teyzeciğim" diye hitap ediverdim. Paşalar mahallesin­deki evlerine gittiğimde, salon niyetine kullanılan biraz büyük­çe bir odaya alındım. Duvar kö­şelerini dönüp, sıralarını bozma­dan devam eden koltukların or­tasında kalan büyükçe boş bir alan, duvardan duvara halı döşe­liydi. Açık bej renkli bu halının tam orta yerinde de bir sehpa vardı. Telefonda bana birkaç saat önce “yavrum, evladım" diye hi­tap eden, onun bu içtenliğine sı­ğınarak benim de kendisine tüm içtenliğimle "teyzeciğim” diyerek karşılıkta bulunduğum Bayan Sunay “teyzelik" özelliği­nin çok dışındaydı şimdi. Sorularıma ağır ağır konuşarak yanıtlar veriyordu. İzin verirseniz, kimliğimden bir sayfa okuyayım. Böylesi ahval ve şerait içinde bendenizin en janti İngiliz centilmenliği tutar. İşte bu centilmenliğim bir anda tüm benliğime egemen oldu ve önce gözlerimi, sonra da başımı, o hain yaratığın bulunduğu yerden başka bir yöne çe­virdim. Ben gözlerimi ve başımı  başka bir yöne çevirdim ama, ev sahibesi Bayan Sunay bu çirkin görünüm karşısında yavaş yavaş, sinirlenmeye başladı. Benim, o yaratığı gerçekten görmediğimi sandı önce ve kendisi de görmemiş gibi yaptı. Fakat gözleri takıldı bir kez. Bana ya da başka bir yana bakarken ancak bir iki saniye sabredebili­yor, gözleri yine o kapkara cana­vara takılıyordu. Centilmenliğimi saniyenin on­da biri kadar bir süre unutup, karafatmaya bir göz atayım de­dim ki, eyvah. Hayvan ilk gördüğüm yerde durmuyor. Atife Sunay’la benim karşılıklı otur­duğumuz iki koltuğun tam orta­sına doğru geliyor. Bayan Sunay giderek daha da gerilen sinirlerini denetim altın­da tutmaya çaba gösterirken, bir yandan da Türk kadınının ce­saretinden örnekler veriyordu; "Paşa o yıllar henüz yüzba­şıydı. Hiç unutmam, Diyarba­kır’dan Erzurum'a bir gidişi­miz vardır, bugün bile hatırla­rım. Ben diyeyim on günde, siz deyiverin yirmi günde gittik. Fakat inanın, bir Türk kadını olarak, gıkım çıkmamıştır.” Bu bölümü söylerken bile Ba­yan Sunay'ın gözleri dört beş kez karafatmanın üstüne gitti, gitti, geldi. Ve daha fazla tutamadı kendi­ni: - Turguuut... Cevdet Sunay'ın önce Genel­kurmay Başkanlığındaki başyaveri, daha sonra da Cumhurbaş­kanlığı Başyaverliği ne yükselti­len Albay Turgut Bahadır yıl­dırım gibi koştu geldi içerden: “Buyurun anne.” Bayan Sunay, iğrendiğini belli edercesine yüzünü ekşitti, gözle­rini başka yöne çevirip parma­ğıyla yerdeki karafatmayı işaret etti: “Çabuk al şu musibeti kal­dır buradan... gözüm görme­sin.” Albay Turgut Bahadır bir ka­ğıtla karafatmayı tuttu, mutfağa, infaz mekanına götürdü. Bayan Sunay o andan sonra rahatladı. First Lady adaylığını da unuttu, “söyleyeceği her sö­zün bir röportaj çerçevesinde aleyhinde kullanabileceği” kuş­kusuna da aldırmadı ve bir anda yine "Teyze” kimliğine kavuştu. ““Başım çok dertte bu böcek­lerle, yavrum" dedi. “Tavsiye edilen her ilacı kullandım, fay­da etmedi. İki üç ay önce Ulus'tan geçiyordum. Baktım bir çocuk, (Bit, pire, güve, tah­takurusu, sivrisinek, hamam böceği gibi haşaratı kökünden yok eder... Alman malı jekotin) diye bağırarak bir ilaç satıyor. Alman malıdır, tesiri bol olur dedim ve aldım. O da fayda et­medi. Allahtan bir günümüz bir gecemiz kaldı burada, şu­nun şurasında. Herhalde Çankaya Köşkü’nde yoktur bunlar inşallah...” Biraz rahatlatmak amacıyla, açtığı konuyu sürdürdüm. "Aman teyzeciğim, biz de şika­yetçiyiz bu böceklerden” dedim “Yalnız bizim evdekiler, (Hans tipi) denilen o sarımsı renkte olanlar. Onların bir adı da, ka­lorifer böceği imiş. Bizimkiler, sizinkiler gibi gelişmiş değil..." Hangi ilacı kullandığımızı sor­du. Aklıma gelen bir ilacı söyle­dim. O da denemiş o ilacı amma, hiç faydasını görmemiş. “Neyse, gözünüz aydın teyzeciğim" dedim, "Siz kurtuluyor­sunuz artık." Tüm teyzelik kimliğiyle ve iç­tenliğiyle “Darısı başınıza evla­dım” dedi. Birden toparlandım: "Aman teyzeciğim estağfurullah" de­dim. "Biz kim, Çankaya Köşkü­ne taşınmak kim?" Onu demek istememiş. “Ha­yırlısıyla ilacını bulursunuz da böceklerden kurtulursunuz de­mek istedim, yavrum” dedi. Bayan Sunay’la "teyze"li "ev­ladım"lı çok görüşmemiz oldu. Bunlardan birinde Çankaya Köşk’ünde Esin Afşar ile Doğan Canku’yu dinliyorduk. Bu özel davette Esin Afşar gü­nün şarkılarını söylüyor Doğan Canku da gitarıyla ona eşlik edi­yordu. Esin üç dinleyicili bu dost konserini bitirdikten sonra, herhangi bir emirleri olup olmadığı­nı sordu “Şu (yoh yoh) lu şarkı­nı çok sevdim" dedi Bayan Su­nay. “Bunu bir defa daha söyler misiniz?" Esin, “yoh yoh”lu şarkısını bir defa daha söyledikten sonra Ba­yan Sunay bana işaret etti yanı­na gittim “İki şarkı istemem ayıp olacak, kızcağızdan" dedi “Sen istesene... Askerin türküsünü de söylesin”. Esin'den bir ricada da ben bu­lundum "Bir de ibibikler öter ötmez”i söylesene Esin" dedim. Esin onu da söyledi, sonra Doğan'la birlikte Köşk’ten ayrıldı­lar. Ben gitmek için izin isteme­miştim. Başka bir ricam vardı Bayan Sunay’dan. Kendimi biraz acındırarak, ha­yatımda bir kez bile olsun, bir Cumhurbaşkanı yatak odası gör­mediğimi söyle­dim. “Sizin yatak odanızı görebi­lir miyim, teyzeciğim?” de­dim. Şaşırdı. “Niye yav­rum? Ne yapa­caksın bizim odayı?” diye sordu. Acındırma seansına devam et­tim: “Hiiiç, merak işte, teyzeciğim” dedim. “Ayrıca başka bir nedenimde var. Politikacılar hep, (gazeteciler yatak odamıza bile girebilirler) derlerdi ya bir zamanlar. Bende onlara diyeyim ki, (Bak hiç bir politikacı bizi yatak odasına almadı ama koskoca Cumhurbaşkanının yatak odasına alındık) diye­yim.” Bu dergide gördüğünüz o fo­toğraf, işte bu konuşmalardan sonra çekildi. Çankaya Köşkü’nün Cumhurbaşkanı yatak odasında...

Etiketler:, , , , , , , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title