CUMHURBAŞKANI Cemal Gürsel'in önce damar tıkanıklığı, sonra da felçle gelişen rahatsızlığı, “oralarda çareler tükenmez” umuduyla götürüldüğü Amerika'da, bitkisel yaşama dönüşmüştü. Gürsel, sadece nefes alabilen,
kalbi sadece fiziksel işlevini yapabilen, hareketsiz ve çevresinden habersiz bir dev bünye olarak getirildi Amerika’dan. Ankara’da Gülhane Hastanesi’nde yattığı altı ay süresince de hep öyle kaldı.
Doktorlar,
Cemal Gürsel'in
Cumhurbaşkanlığı görevini yürütemeyeceğine oybirliğiyle karar verdikten sonra. Cumhurbaşkanlığı makamı boşalmış varsayıldı ve parlamento, yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesine karar verdi.
Parlamento, Cumhurbaşkanı seçimi yapılmasına karar vermekle kalmadı, bu seçime katılacak tek adayı da belirledi.
Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral
Cevdet Sunay, rakibi ve çağdaş deyimiyle de söyleyelim, alternatifi olmaksızın bu seçime tek aday onlara katıldı. Tüm milletvekilleri için
Sunay, itirazsız tek aday oldu.
Kafiyesi çok iyi tutuyordu, en başta
"Tek aday, Sunay"
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Cumhurbaşkanı seçimi yapılacağı günden, ya da, gerçekçi bir ifadeyle söyleyelim, tek aday
Sunay'ın
adaylığının onaylanacağı günden tam bir gün önce,
Cevdet Sunay'ın
Paşalar mahallesi’ndeki
evine telefon açtım. Kendisiyle değil, eşi
Atifet Sunay’la
görüşmek istiyordum.
Telefonda karşı karşıya geldiğimizde, ertesi gün seçimden önce kendisiyle bir röportaj yapmak istediğimi söyledim
“Saat üçte mecliste seçim var evladım" dedi bana telefonda
“Seçimden önce ben seninle nasıl konuşabilirim?’’ Zamanı olmadığını söyledi.
“Çünkü saat birde manikürcü gelecek. O gitmeden, kuaför gelecek. İmkanı yok, mümkün, olmaz.”
Sonunda bir ortak noktada anlaştık. Saat beşte orada olacaktım.
Yüzünü henüz görmediğim
Bayan Sunay’ın
beni evladı gibi görüp, benimle içtenlikle konuşması karşısında öylesine duygulanmıştım ki, kendimi tutamadım, onun yarından sonra ülkenin
“First Lady'si
olacağını filan bir an için unutuverdim ve kendisine
“Teyzeciğim" diye hitap ediverdim. Paşalar mahallesindeki evlerine gittiğimde, salon niyetine kullanılan biraz büyükçe bir odaya alındım. Duvar köşelerini dönüp, sıralarını bozmadan devam eden koltukların ortasında kalan büyükçe boş bir alan, duvardan duvara halı döşeliydi. Açık bej renkli bu halının tam orta yerinde de bir sehpa vardı.
Telefonda bana birkaç saat önce
“yavrum, evladım" diye hitap eden, onun bu içtenliğine sığınarak benim de kendisine
tüm içtenliğimle
"teyzeciğim” diyerek karşılıkta bulunduğum
Bayan Sunay “teyzelik" özelliğinin çok dışındaydı şimdi. Sorularıma ağır ağır konuşarak yanıtlar veriyordu.
İzin verirseniz, kimliğimden bir sayfa okuyayım. Böylesi ahval ve şerait içinde bendenizin en janti İngiliz centilmenliği tutar. İşte bu centilmenliğim bir anda tüm benliğime egemen oldu ve önce gözlerimi, sonra da başımı, o hain yaratığın bulunduğu yerden başka bir yöne çevirdim. Ben gözlerimi ve başımı başka bir yöne çevirdim ama, ev sahibesi
Bayan Sunay bu çirkin görünüm karşısında yavaş yavaş, sinirlenmeye başladı.
Benim, o yaratığı gerçekten görmediğimi sandı önce ve kendisi de görmemiş gibi yaptı. Fakat gözleri takıldı bir kez. Bana ya da başka bir yana bakarken ancak bir iki saniye sabredebiliyor, gözleri yine o kapkara canavara takılıyordu.
Centilmenliğimi saniyenin onda biri kadar bir süre unutup, karafatmaya bir göz atayım dedim ki, eyvah. Hayvan ilk gördüğüm yerde durmuyor.
Atife Sunay’la
benim karşılıklı oturduğumuz iki koltuğun tam ortasına doğru geliyor.
Bayan Sunay giderek daha da gerilen sinirlerini denetim altında tutmaya çaba gösterirken, bir yandan da Türk kadınının cesaretinden örnekler veriyordu;
"Paşa o yıllar henüz yüzbaşıydı. Hiç unutmam, Diyarbakır’dan Erzurum'a bir gidişimiz vardır, bugün bile hatırlarım. Ben diyeyim on günde, siz deyiverin yirmi günde gittik. Fakat inanın, bir Türk kadını olarak, gıkım çıkmamıştır.”
Bu bölümü söylerken bile
Bayan Sunay'ın
gözleri dört beş kez karafatmanın üstüne gitti, gitti, geldi.
Ve daha fazla tutamadı kendini:
- Turguuut...
Cevdet Sunay'ın önce Genelkurmay Başkanlığındaki başyaveri, daha sonra da Cumhurbaşkanlığı Başyaverliği ne yükseltilen
Albay Turgut Bahadır yıldırım gibi koştu geldi içerden:
“Buyurun anne.”
Bayan Sunay, iğrendiğini belli edercesine yüzünü ekşitti, gözlerini başka yöne çevirip parmağıyla yerdeki karafatmayı işaret etti:
“Çabuk al şu musibeti kaldır buradan... gözüm görmesin.”
Albay
Turgut Bahadır bir kağıtla karafatmayı tuttu, mutfağa, infaz mekanına götürdü.
Bayan Sunay o andan sonra rahatladı. First Lady adaylığını da unuttu,
“söyleyeceği her sözün bir röportaj çerçevesinde aleyhinde kullanabileceği” kuşkusuna da aldırmadı ve bir anda yine
"Teyze” kimliğine kavuştu.
““Başım çok dertte bu böceklerle, yavrum" dedi.
“Tavsiye edilen her ilacı kullandım, fayda etmedi. İki üç ay önce Ulus'tan geçiyordum. Baktım bir çocuk, (Bit, pire, güve, tahtakurusu, sivrisinek, hamam böceği gibi haşaratı kökünden yok eder... Alman malı jekotin) diye bağırarak bir ilaç satıyor. Alman malıdır, tesiri bol olur dedim ve aldım. O da fayda etmedi. Allahtan bir günümüz bir gecemiz kaldı burada, şunun şurasında. Herhalde Çankaya Köşkü’nde yoktur bunlar inşallah...”
Biraz rahatlatmak amacıyla, açtığı konuyu sürdürdüm.
"Aman teyzeciğim, biz de şikayetçiyiz bu böceklerden” dedim
“Yalnız bizim evdekiler, (Hans tipi) denilen o sarımsı renkte olanlar. Onların bir adı da, kalorifer böceği imiş. Bizimkiler, sizinkiler gibi gelişmiş değil..."
Hangi ilacı kullandığımızı sordu. Aklıma gelen bir ilacı söyledim. O da denemiş o ilacı amma, hiç faydasını görmemiş.
“Neyse, gözünüz aydın teyzeciğim" dedim,
"Siz kurtuluyorsunuz artık."
Tüm teyzelik kimliğiyle ve içtenliğiyle
“Darısı başınıza evladım” dedi.
Birden toparlandım:
"Aman teyzeciğim estağfurullah" dedim.
"Biz kim, Çankaya Köşküne taşınmak kim?"
Onu demek istememiş.
“Hayırlısıyla ilacını bulursunuz da böceklerden kurtulursunuz demek istedim, yavrum” dedi.
Bayan Sunay’la
"teyze"li
"evladım"lı çok görüşmemiz oldu.
Bunlardan birinde Çankaya Köşk’ünde
Esin Afşar ile
Doğan Canku’yu
dinliyorduk.
Bu özel davette
Esin Afşar günün şarkılarını söylüyor
Doğan Canku da gitarıyla ona eşlik ediyordu.
Esin üç dinleyicili bu dost konserini bitirdikten sonra, herhangi bir emirleri olup olmadığını sordu
“Şu (yoh yoh) lu şarkını çok sevdim" dedi Bayan Sunay.
“Bunu bir defa daha söyler misiniz?"
Esin,
“yoh yoh”lu
şarkısını bir defa daha söyledikten sonra
Bayan Sunay bana işaret etti yanına gittim
“İki şarkı istemem ayıp olacak, kızcağızdan" dedi
“Sen istesene... Askerin türküsünü de söylesin”.
Esin'den bir ricada da ben bulundum
"Bir de ibibikler öter ötmez”i söylesene Esin" dedim.
Esin onu da söyledi, sonra
Doğan'la
birlikte Köşk’ten ayrıldılar. Ben gitmek için izin istememiştim. Başka bir ricam vardı
Bayan Sunay’dan.
Kendimi biraz acındırarak, hayatımda bir kez bile olsun, bir Cumhurbaşkanı yatak odası görmediğimi söyledim.
“Sizin yatak odanızı görebilir miyim, teyzeciğim?” dedim.
Şaşırdı.
“Niye yavrum? Ne yapacaksın bizim odayı?” diye sordu.
Acındırma seansına devam ettim:
“Hiiiç, merak işte, teyzeciğim” dedim.
“Ayrıca başka bir nedenimde var. Politikacılar hep, (gazeteciler yatak odamıza bile girebilirler) derlerdi ya bir zamanlar. Bende onlara diyeyim ki, (Bak hiç bir politikacı bizi yatak odasına almadı ama koskoca Cumhurbaşkanının yatak odasına alındık) diyeyim.”
Bu dergide gördüğünüz o fotoğraf, işte bu konuşmalardan sonra çekildi. Çankaya Köşkü’nün Cumhurbaşkanı yatak odasında...
Cevdet SunayCumhurbaşkanıEsin AfşarFirst Lady ile röportajGülhane hastanesiistek şarkıkarafatmamakamparlamentoPaşalar mahallesi sakinipolitikacıSeçimtek aday Sunayyeni cumhurbaşkanı seçimi