25 Nisan 1993

(Fotoğraf: Asaf Uçar)

Cumhurbaşkanlarından başbakanlara, orgenerallerden bakanlara, en ünlü sanatçılardan en ünlü sporculara kadar öylesi­ne değişik kesimlerin, öylesine değişik düzeylerindeki kişiler­le, öylesine içtenlikli dostluklar kurmuştur, onlarla öylesine iç­tenlikli sohbetlerde bulunmuş­tur ki... Onun kim olduğunu bilme­yen kişi, sadece dostlarına ba­karak ve sadece dostlarıyla iliş­kilerine kulak vererek, onun ya Oxford’dan ya Cambridge’den ya da Harvard'dan me­zun bir toplum bilim uzmanı olduğunu sanabilirdi. Oysa Asaf Uçar şayet sürü­cü ehliyeti almaya heves etme­seydi, bilir misiniz, ilkokul dip­loması bile alamayacaktı. Allah’tan ehliyet almayı ka­fasına koydu da, o sayede cebi­ne de bir ilkokul diploması ko­yabildi. Meslek yaşamımın yirmi yıla yakın bir bölümünü kendi­siyle yanyana bir bütünlük ve omuz omuza bir dayanışma içinde geçirdiğim foto muhabi­ri arkadaşım Asaf Uçar’ın ya­şamdaki en büyük talihi gali­ba, Türkiye’de uygulanan öğ­retim sisteminin gereksiz yü­küyle doldurmak zorunda kal­madığı kafasını tek işine yönel­tebilmesi ve bir de... Özündeki katıksız ve katkısız Anadolu insanı cevherini tüm yaşamı süresince koruyabilmesidir. Okumaya çok meraklıydı, okumayı çok seviyordu ama yazmakla başı pek hoş değildi. Tek başına tanığı olduğu bir olayın önemli özelliklerini, o nedenle not defterinden oku­yarak değil, kafasından söyle­yerek bildirirdi. 60'lı yılların başlarında Şe­binkarahisar'da meydana ge­len büyük bir yangının tek ga­zeteci tanığı o idi. Yetkililerden gerekli bilgi­leri almasını ve hemen telefon­la bildirmesini istedik. Asaf kendisinden istediklerimizi kı­sa bir sürede yerine getirdi ama... Yanan dükkanların sayı­sı konusunda bizi bir hayli uğ­raştırdı. “Onikibuçuk” diye ısrar üstüne ısrar ediyor, hiçbir uya­rımızı dinlemiyordu. Sorduğu sorulara kayma­kamdan yazılı yanıt istemiş ve şimdi de telefonda bize, bu ka­ğıttaki resmi rakamları oku­yor, resmi kağıttaki rakam öyle olduğu için "yanan dükkanla­rın sayısının” onikibuçuk olduğun­da kesinlikle da­yatıyordu. Sonunda ko­nuyu birlikte çöz­dük. Meğer bir tü­tün kırıntısı gel­miş, kaymakamın yanıt kağıdındaki yüz yirmibeş ra­kamının ikiyle be­şi arasına yapış­mış ve koca yüz yirmibeş rakamı­nı Asaf’ ın gözün­de bir anda onikibuçuk yapıvermiş. 1961 yılının acımasız bir kış günü, Türk Hava Yolları’nın Adana'dan kalkan F- 27 model yolcu uçağı, akşam saat 20 sularında Esenboğa’ya inişe geç­tiği sırada, Eti­mesgut ile Esenboğa arasındaki Karatepe mevkiine düşmüştü. Sadece kamu görevlileri değil, biz gazeteciler de otomobillerle eteklerine kadar gittiğimiz tepeleri, dizlerimize kadar gömüldüğümüz kar­da adım adım yürü­yerek, düşen uçağı gecenin karanlığın­da bulmaya çalışı­yorduk. Sabahın ilk ışık­larıyla birlikte enka­zı bulduk. Asaf’ ın o sabah çektiği ve er­tesi sabah gazetenin birinci sayfasının üst yarısında yayım­lanan “tepe üstün­deki kuyruksuz uçak” fotoğrafı unutturabildi ona ancak, bir gece ön­ceki yorgunluğunu. Zaten başka ilacı olamazdı yorgunluğun öylesinin... “Hatırladın mı Karatepe’ye düşen 1 uçağı tüm gece diz boyu karda yürüye­rek nasıl da aradı­ğımızı?” dedim Asaf’ a yıllar sonra. Hangi gece hatırlattım ona o geceyi, onu da söyleyeyim: En uzun tüylü halılarla kaplı Marmara Oteli’nde, Yahya Demirel'in düğünün olduğu gece hatırlattım. Yahya Demirel, Başbakan Süleyman Demirel’ in kardeşi Hacı Ali Demirel’in oğluydu ve... Düğününe tabii ki, Başbakan’ da gelecekti, tüm bakanlar da gelecekti, hatta Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ da gelecek­ti... “Ayağım kırılsın eğer bu gece o düğüne gidersem ve tek bir fotoğraf çekersem” dedi Asaf. Geçen ay saat yirmiden sonra izlediği dört olay varmış ve... Biri için bile tek kuruş “fazla mesai” yazmamış büro şefi. “Emeğe saygı diye birşey vardır yahu” dedi “Bunlar bü­ro idare etmiyorlar, köle çalış­tırmak istiyorlar... Fazla me­sai verecekse şef kağıt imzala­sın, gideyim, izleyeyim düğü­nü... Yoksa kapik çalışmaz... Anadolu Ajansı’nın göndere­ceği fotoğraflarla idare etsin­ler...” “Başbakan’ın yeğeninin düğününe gidersem, ayağım kırılsın" diye yemin etmişti Asaf. Onun yeminine karşı ben de, kendi yeminimi ettim: “Eğer bu gece sen bu düğü­ne gitmezsen, ben de senin kafacığını kırarım” dedim. Benim bu kararlılığım üze­rine Asaf o gece bir taşla iki kuş vurdu: Bana, kafacığını kırdırma­dı... Kendi de benim hatırımı kırmadı. Her zaman söylemişimdir: Sendikacılık kutsaldır, hatta doğal bir haktır, hatta evrensel bir çalışma düzenidir ama... Kişisel yeteneklerin her sa­bah yeniden ve yeni bir yarışa kalkıştıkları mesleklerle ne­dense bir türlü bağdaşamıyor, sendikacılık... Bir 30 Ağustos töreninde avazı çıktığı kadar seslendi ba­na Asaf: “Üç dört tane taş bul bana, çabuk” dedi “Hadi oyalanma... Çabuk üç dört tane taş bul ba­na...” Bağıra bağıra bunları söy­lerken, bir yandan da elindeki iki üç taşı hırsla savurdu. Hem de kime ve kimlere karşı, tah­min edebilir misiniz? Harp Okulu’nun tören kıta­sı önündeki bando takımına sa­vurdu Asaf bu taşları. Telaşla koştum, kollarından tuttum, onu sakinleştirmeye çalıştım. Bu kez bir yandan kollarını benden kurtarmaya çalıştı, bir yandan da yine tören kıtasına doğru bağırmaya başladı: “Hoşt lan, hoşt lan... Hoşt köpek, hoşt, hoşt..." Kolunu tutmayı bıraktım, elimle ağzını kapadım: “Rezil etme adamı, Asaf’ dedim “Harp Okulu öğrencile­rine sataşılır mı? Hem de 30 Ağustos’ta, hem de herkesin ortasındaki böyle bir tören­de?...” Asaf, ağzını zorla kurtarabildi elimden: “Harp Okulu öğrencileri­ne sataşan kim, yahu?" dedi “Görmüyor musun, şurada­ki köpeği kovmaya çalışıyorum... Köpek uzaklaştıktan ve kendi de sakinleştikten sonra anlattı: Ankara Hipodromu’ndaki törende Kara Harp Okulu öğ­rencileri bölüğü şeref tribünü önünden geçerken, hipodro­mun karşısındaki boş alandan bir sokak köpeği gelmiş. Harp Okulu öğrenci bölüğünün önünde yürüyen bando takımı­nın önüne geçmiş ve... Yeminle anlattı Asaf: “Vallahi, hem de ayakları­nı bandonun çaldığı marşın temposuna uydurarak, en ön­de uygun adım yürümeye baş­ladı” dedi. Asaf bunu görür görmez hemen fırlamış, bu nefis tabloyu görüntülemiş ve bir de bakmış, kendisini gören öteki gazete­lerin foto muhabir­leri de uyanmışlar ve onlar da bu fotoğrafı çekmek için Asaf’ ın olduğu yere doğru koşmaya başlamış­lar. “Şuradan iki taş buldum, savurdum da ancak öyle kova­bildim köpeği” dedi "Az daha gecikseydim, şunların hepsi de çekmiş olacaklardı benim keşfettiğim bu fotoğrafı...” “Şunların hepsi" dediği meslekdaşları o an nefes nefese yanımıza geldiklerinde, biraz önceki bandonun önünde uy­gun adım yürüyen köpek ise, arka bacağına yediği taşın acı­sıyla şimdi bakın, taa nerelere kaçmıştı... Asaf Uçar, kendi öyle söyle­diği için biliyorum, tüm yaşamı süresince sadece iki kişiden to­kat yemiştir. O iki kişiden biri İsmet İnö­nü’dür, biri de benim eşim Gülçin'dir. İkincisinden başlayayım: “İlahi kompüter” öyle bir program yapmıştı ki, Asaf’ın eşi İlhan ile benim eşim Gülçin’in doğum sancıları, 17 Ara­lık 1966 günü başlamıştı ve “ilahi kompüter”in programına bakın, ikisi de aynı gün, aynı hastaneye kaldırılmışlar, yan- yana odalara alınmışlardı. Asaf’ ın eşi o gün, benim eşim ise bir gün sonra doğum yaptılar. Onun kızı, benim ise bir oğlum oldu. “Erkek babası” olamadığı için Asaf köpürmüş, köpürmüş, küplere binmiş ve olayın tek suçlusu eşini kutlamaya, kızını ise görmeye gitmemiş meğer. Bir gün sonra benim eşimin bir erkek çocuk dünyaya getirdiği­ni duyunca soluğu hastanede almış ve “Erkek çocuk anası, benim aslan yengem" diyerek benim eşimi kutlamaya gelmiş ve... Asaf kendi anlatıyor şimdi: “Ne olduğunu anlayama­dım. bir anda Gülçin'in tokadı şaak diye suratımda patladı.” Bir de kov­muş bizimki, Asaf’ ı odasından: “Git ön­ce karını tebrik et, kızını gör, ondan sonra buraya gelmeye hak kazan” demiş. İsmet İnö­’den yediği tokat ise, sadece yediği an değil, yirmibeş yıl sonra anlattı­ğı an bile yüzünü kıpkırmızı et­ti: “İnönü Pembe Köşk’ün üst katında gizlice Kuran-ı Kerim okuyordu” dedi "Ben de gizlice fotoğrafını çektim ve tam kay­bolacağım sırada yakalan­dım.” “Gel buraya” demiş İsmet İnönü ve. “Öyle bir tokat attı ki yüzü­me...” Devam ettirmedim. “Tokatın şiddeti bugün bi­le belli oluyor, Asaf’” dedim “Baksana yine kıpkırmızı oldu yüzün...” Aradan beş ay geçtikten sonra ancak, bağışlatabilmiş kendini İnönü’ye: “Hani o eski Cumhuriyet Halk Partisi’nin hemen her il ye ilçe merkezindeki İsmet İnönü’nün şapkalı portresi var ya” dedi “O fotoğrafı biliyor­sun ben çekmiştim ve Paşa da çok beğenmişti. Orhan Birgit’e emir vermiş, “Bundan çoğal­tın” demiş. Ben de çoğalttım ve birini de çerçeveletip, elle­rimle Paşa’ya hediye etmek is­tedim. Orhan Birgit benim bu ricamı iletmiş, biraz da yumu­şatmış Paşa’yı... Sonunda izin çıktı bana. Çerçeveli resmini ellerimle götürdüm, ellerimle hediye ettim Paşa’ya... Beni o gün o fotoğraf için tebrik etti, öteki fotoğraf için de affetti...” Asaf Uçar' la kimi zaman se­vişerek, kimi zaman itişerek ama her zaman iki kardeş çer­çevesi içinde paylaştığım mes­lek yaşamım onunla öylesine renklendi ki... Bir seçim kampanyası gezi­sinde verilen mola anında tüm gazeteciler seçim otobüsünden inmişler, kentin kahvehanesin­de sıcak çay, köpüklü kahve pe­şinde yorgunluk giderirlerken, İsmet İnönü de otobüsteki kol­tuğunda derin bir uykuya dal­mıştı. İnönü’nün, işte fotoğraftaki gibi, böylesi bir güzellikte uyu­duğunu görünce Asaf bu fotoğ­rafı çekti ama... İçine de bir kuşkudur düştü. Ya kahvedeki gazeteciler dönünceye kadar İnönü uyan­mazsa?.. Asaf, çektiği güzellikleri meslekdaşlarıyla paylaşmaktan pek hoşlanmazdı. Onlara, “İnönü uyurken onu ön­ce ben gördüm, onun fotoğrafını önce ben çektim. Siz çeke­mezsiniz" diyemeyeceğini biliyordu. Gitti, kahveden kocaman bir teneke tepsi aldı, tepsiye birkaç çay dizdi ve... Sanki otobüste birine götürüyormuş gibi çay tepsi­sini kahveden çıkardı, İs­met İnönü’nün koltuğunun yanına gelince de tüm tepsiyi yere bıraktı. Kırılan bardakların gürültü­süne bir de teneke tepsinin gü­rültüsü eklenince, kulaklığının pili kapalı olmasına karşın İnö­nü birden sıçradı ve... Uyanır uyanmaz dökülen çaylara, kırı­lan bardaklara bakıp, Asaf’a üs­telik bir de "geçmiş olsun” dedi. Elimden geldiğince bu bölü­mümüzün sayfalarına sıkıştır­maya çalıştım ama… I-ıh... Mümkünü yokmuş meğer. Asaf Uçar’ın anılarını bu sı­nırlar içine sıkıştırmanın kolay olmadığını şimdi anladım. Eğer sabrınızı taşırmazsam, Asaf’ı gelecek sayımıza taşır­mak istiyorum. Elimde öylesi güzel fotoğrafları, gönlümde öy­lesi güzel anı­ları var ki... Hiç kuşkum yok, onları siz de görmek isteyeceksiniz.

Etiketler:, , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title