Cumhurbaşkanlarından başbakanlara, orgenerallerden bakanlara, en ünlü sanatçılardan en ünlü sporculara kadar öylesine değişik kesimlerin, öylesine değişik düzeylerindeki kişilerle, öylesine içtenlikli dostluklar kurmuştur, onlarla öylesine içtenlikli sohbetlerde bulunmuştur ki...
Onun kim olduğunu bilmeyen kişi, sadece dostlarına bakarak ve sadece dostlarıyla ilişkilerine kulak vererek, onun ya
Oxford’dan
ya
Cambridge’den ya da
Harvard'dan
mezun bir toplum bilim uzmanı olduğunu sanabilirdi.
Oysa
Asaf Uçar şayet sürücü ehliyeti almaya heves etmeseydi, bilir misiniz, ilkokul diploması bile alamayacaktı.
Allah’tan ehliyet almayı kafasına koydu da, o sayede cebine de bir ilkokul diploması koyabildi.
Meslek yaşamımın yirmi yıla yakın bir bölümünü kendisiyle yanyana bir bütünlük ve omuz omuza bir dayanışma içinde geçirdiğim foto muhabiri arkadaşım
Asaf Uçar’ın
yaşamdaki en büyük talihi galiba,
Türkiye’de
uygulanan öğretim sisteminin gereksiz yüküyle doldurmak zorunda kalmadığı kafasını tek işine yöneltebilmesi ve bir de... Özündeki katıksız ve katkısız
Anadolu insanı cevherini tüm yaşamı süresince koruyabilmesidir.
Okumaya çok meraklıydı, okumayı çok seviyordu ama yazmakla başı pek hoş değildi.
Tek başına tanığı olduğu bir olayın önemli özelliklerini, o nedenle not defterinden okuyarak değil, kafasından söyleyerek bildirirdi.
60'lı yılların başlarında
Şebinkarahisar'da
meydana gelen büyük bir yangının tek gazeteci tanığı o idi.
Yetkililerden gerekli bilgileri almasını ve hemen telefonla bildirmesini istedik.
Asaf kendisinden istediklerimizi kısa bir sürede yerine getirdi ama... Yanan dükkanların sayısı konusunda bizi bir hayli uğraştırdı.
“Onikibuçuk” diye ısrar üstüne ısrar ediyor, hiçbir uyarımızı dinlemiyordu.
Sorduğu sorulara kaymakamdan yazılı yanıt istemiş ve şimdi de telefonda bize, bu kağıttaki resmi rakamları okuyor, resmi kağıttaki rakam öyle olduğu için
"yanan dükkanların sayısının” onikibuçuk olduğunda kesinlikle dayatıyordu.
Sonunda konuyu birlikte çözdük. Meğer bir tütün kırıntısı gelmiş, kaymakamın yanıt kağıdındaki yüz yirmibeş rakamının ikiyle beşi arasına yapışmış ve koca yüz yirmibeş rakamını
Asaf’ ın
gözünde bir anda onikibuçuk yapıvermiş.
1961 yılının acımasız bir kış günü,
Türk Hava Yolları’nın
Adana'dan
kalkan F- 27 model yolcu uçağı, akşam saat 20 sularında
Esenboğa’ya
inişe geçtiği sırada,
Etimesgut ile
Esenboğa arasındaki
Karatepe mevkiine düşmüştü.
Sadece kamu görevlileri değil, biz gazeteciler de otomobillerle eteklerine kadar gittiğimiz tepeleri, dizlerimize kadar gömüldüğümüz karda adım adım yürüyerek, düşen uçağı gecenin karanlığında bulmaya çalışıyorduk.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte enkazı bulduk.
Asaf’ ın o sabah çektiği ve ertesi sabah gazetenin birinci sayfasının üst yarısında yayımlanan
“tepe üstündeki kuyruksuz uçak” fotoğrafı unutturabildi ona ancak, bir gece önceki yorgunluğunu. Zaten başka ilacı olamazdı yorgunluğun öylesinin...
“Hatırladın mı Karatepe’ye düşen 1 uçağı tüm gece diz boyu karda yürüyerek nasıl da aradığımızı?” dedim
Asaf’ a yıllar sonra.
Hangi gece hatırlattım ona o geceyi, onu da söyleyeyim:
En uzun tüylü halılarla kaplı
Marmara Oteli’nde,
Yahya Demirel'in
düğünün olduğu gece hatırlattım.
Yahya Demirel, Başbakan Süleyman Demirel’ in kardeşi
Hacı Ali Demirel’in
oğluydu ve... Düğününe tabii ki,
Başbakan’ da gelecekti, tüm bakanlar da gelecekti, hatta
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ da gelecekti...
“Ayağım kırılsın eğer bu gece o düğüne gidersem ve tek bir fotoğraf çekersem” dedi
Asaf.
Geçen ay saat yirmiden sonra izlediği dört olay varmış ve... Biri için bile tek kuruş
“fazla mesai” yazmamış büro şefi.
“Emeğe saygı diye birşey vardır yahu” dedi
“Bunlar büro idare etmiyorlar, köle çalıştırmak istiyorlar... Fazla mesai verecekse şef kağıt imzalasın, gideyim, izleyeyim düğünü... Yoksa kapik çalışmaz... Anadolu Ajansı’nın göndereceği fotoğraflarla idare etsinler...”
“Başbakan’ın yeğeninin düğününe gidersem, ayağım kırılsın" diye yemin etmişti
Asaf.
Onun yeminine karşı ben de, kendi yeminimi ettim:
“Eğer bu gece sen bu düğüne gitmezsen, ben de senin kafacığını kırarım” dedim.
Benim bu kararlılığım üzerine
Asaf o gece bir taşla iki kuş vurdu:
Bana, kafacığını kırdırmadı... Kendi de benim hatırımı kırmadı.
Her zaman söylemişimdir: Sendikacılık kutsaldır, hatta doğal bir haktır, hatta evrensel bir çalışma düzenidir ama...
Kişisel yeteneklerin her sabah yeniden ve yeni bir yarışa kalkıştıkları mesleklerle nedense bir türlü bağdaşamıyor, sendikacılık...
Bir 30 Ağustos töreninde avazı çıktığı kadar seslendi bana
Asaf:
“Üç dört tane taş bul bana, çabuk” dedi
“Hadi oyalanma... Çabuk üç dört tane taş bul bana...”
Bağıra bağıra bunları söylerken, bir yandan da elindeki iki üç taşı hırsla savurdu. Hem de kime ve kimlere karşı, tahmin edebilir misiniz?
Harp Okulu’nun tören kıtası önündeki bando takımına savurdu
Asaf bu taşları.
Telaşla koştum, kollarından tuttum, onu sakinleştirmeye çalıştım.
Bu kez bir yandan kollarını benden kurtarmaya çalıştı, bir yandan da yine tören kıtasına doğru bağırmaya başladı:
“Hoşt lan, hoşt lan... Hoşt köpek, hoşt, hoşt..."
Kolunu tutmayı bıraktım, elimle ağzını kapadım:
“Rezil etme adamı, Asaf’ dedim
“Harp Okulu öğrencilerine sataşılır mı? Hem de 30 Ağustos’ta, hem de herkesin ortasındaki böyle bir törende?...”
Asaf, ağzını zorla kurtarabildi elimden:
“Harp Okulu öğrencilerine sataşan kim, yahu?" dedi
“Görmüyor musun, şuradaki köpeği kovmaya çalışıyorum...
Köpek uzaklaştıktan ve kendi de sakinleştikten sonra anlattı:
Ankara Hipodromu’ndaki
törende
Kara Harp Okulu öğrencileri bölüğü şeref tribünü önünden geçerken, hipodromun karşısındaki boş alandan bir sokak köpeği gelmiş. Harp Okulu öğrenci bölüğünün önünde yürüyen bando takımının önüne geçmiş ve... Yeminle anlattı Asaf:
“Vallahi, hem de ayaklarını bandonun çaldığı marşın temposuna uydurarak, en önde uygun adım yürümeye başladı” dedi.
Asaf bunu görür görmez hemen fırlamış, bu nefis tabloyu görüntülemiş ve bir de bakmış, kendisini gören öteki gazetelerin foto muhabirleri de uyanmışlar ve onlar da bu fotoğrafı çekmek için
Asaf’ ın olduğu yere doğru koşmaya başlamışlar.
“Şuradan iki taş buldum, savurdum da ancak öyle kovabildim köpeği” dedi
"Az daha gecikseydim, şunların hepsi de çekmiş olacaklardı benim keşfettiğim bu fotoğrafı...”
“Şunların hepsi" dediği meslekdaşları o an nefes nefese yanımıza geldiklerinde, biraz önceki bandonun önünde uygun adım yürüyen köpek ise, arka bacağına yediği taşın acısıyla şimdi bakın, taa nerelere kaçmıştı...
Asaf Uçar, kendi öyle söylediği için biliyorum, tüm yaşamı süresince sadece iki kişiden tokat yemiştir.
O iki kişiden biri
İsmet İnönü’dür,
biri de benim eşim
Gülçin'dir.
İkincisinden başlayayım:
“İlahi kompüter” öyle bir program yapmıştı ki,
Asaf’ın
eşi
İlhan ile benim eşim
Gülçin’in
doğum sancıları, 17 Aralık 1966 günü başlamıştı ve
“ilahi kompüter”in
programına bakın, ikisi de aynı gün, aynı hastaneye kaldırılmışlar, yan- yana odalara alınmışlardı.
Asaf’ ın eşi o gün, benim eşim ise bir gün sonra doğum yaptılar. Onun kızı, benim ise bir oğlum oldu.
“Erkek babası” olamadığı için
Asaf köpürmüş, köpürmüş, küplere binmiş ve olayın tek suçlusu eşini kutlamaya, kızını ise görmeye gitmemiş meğer. Bir gün sonra benim eşimin bir erkek çocuk dünyaya getirdiğini duyunca soluğu hastanede almış ve
“Erkek çocuk anası, benim aslan yengem" diyerek benim eşimi kutlamaya gelmiş ve...
Asaf kendi anlatıyor şimdi:
“Ne olduğunu anlayamadım. bir anda Gülçin'in tokadı şaak diye suratımda patladı.”
Bir de kovmuş bizimki,
Asaf’ ı odasından:
“Git önce karını tebrik et, kızını gör, ondan sonra buraya gelmeye hak kazan” demiş.
İsmet İnönü’den yediği tokat ise, sadece yediği an değil, yirmibeş yıl sonra anlattığı an bile yüzünü kıpkırmızı etti:
“İnönü Pembe Köşk’ün üst katında gizlice Kuran-ı Kerim okuyordu” dedi
"Ben de gizlice fotoğrafını çektim ve tam kaybolacağım sırada yakalandım.”
“Gel buraya” demiş
İsmet İnönü ve.
“Öyle bir tokat attı ki yüzüme...”
Devam ettirmedim.
“Tokatın şiddeti bugün bile belli oluyor, Asaf’” dedim
“Baksana yine kıpkırmızı oldu yüzün...”
Aradan beş ay geçtikten sonra ancak, bağışlatabilmiş kendini
İnönü’ye:
“Hani o eski Cumhuriyet Halk Partisi’nin hemen her il ye ilçe merkezindeki İsmet İnönü’nün şapkalı portresi var ya” dedi
“O fotoğrafı biliyorsun ben çekmiştim ve Paşa da çok beğenmişti. Orhan Birgit’e emir vermiş, “Bundan çoğaltın” demiş. Ben de çoğalttım ve birini de çerçeveletip, ellerimle Paşa’ya hediye etmek istedim. Orhan Birgit benim bu ricamı iletmiş, biraz da yumuşatmış Paşa’yı... Sonunda izin çıktı bana. Çerçeveli resmini ellerimle götürdüm, ellerimle hediye ettim Paşa’ya... Beni o gün o fotoğraf için tebrik etti, öteki fotoğraf için de affetti...”
Asaf Uçar' la kimi zaman sevişerek, kimi zaman itişerek ama her zaman iki kardeş çerçevesi içinde paylaştığım meslek yaşamım onunla öylesine renklendi ki...
Bir seçim kampanyası gezisinde verilen mola anında tüm gazeteciler seçim otobüsünden inmişler, kentin kahvehanesinde sıcak çay, köpüklü kahve peşinde yorgunluk giderirlerken,
İsmet İnönü de otobüsteki koltuğunda derin bir uykuya dalmıştı.
İnönü’nün,
işte fotoğraftaki gibi, böylesi bir güzellikte uyuduğunu görünce
Asaf bu fotoğrafı çekti ama... İçine de bir kuşkudur düştü.
Ya kahvedeki gazeteciler dönünceye kadar
İnönü uyanmazsa?..
Asaf, çektiği güzellikleri meslekdaşlarıyla paylaşmaktan
pek hoşlanmazdı. Onlara,
“İnönü uyurken onu önce ben gördüm, onun fotoğrafını önce ben çektim. Siz çekemezsiniz" diyemeyeceğini biliyordu.
Gitti, kahveden kocaman bir teneke tepsi aldı, tepsiye birkaç çay dizdi ve... Sanki otobüste birine götürüyormuş gibi çay tepsisini kahveden çıkardı,
İsmet İnönü’nün
koltuğunun yanına gelince de tüm tepsiyi yere bıraktı.
Kırılan bardakların gürültüsüne bir de teneke tepsinin gürültüsü eklenince, kulaklığının pili kapalı olmasına karşın
İnönü birden sıçradı ve... Uyanır uyanmaz dökülen çaylara, kırılan bardaklara bakıp,
Asaf’a
üstelik bir de
"geçmiş olsun” dedi.
Elimden geldiğince bu bölümümüzün sayfalarına sıkıştırmaya çalıştım ama…
I-ıh... Mümkünü yokmuş meğer.
Asaf Uçar’ın
anılarını bu sınırlar içine sıkıştırmanın kolay olmadığını şimdi anladım.
Eğer sabrınızı taşırmazsam,
Asaf’ı
gelecek sayımıza taşırmak istiyorum.
Elimde öylesi güzel fotoğrafları, gönlümde öylesi güzel anıları var ki...
Hiç kuşkum yok, onları siz de görmek isteyeceksiniz.
Asaf Uçar kimdir?doğum sancısıerkek babasıEsenboğaHarp Okulu töreniİsmet İnönükız babasıKuran-ı KerimPembe köşk