10 Ocak 1993

Uydurma Hastalığın Yarattığı Dehşet

    "Çaresi hemen bulunmazsa insanı bir hafta on gün içinde mutlaka öldüren amansız bir hastalık" bir köyden öteki köye sıçrıyor, Adapazarı'nın tüm köylerinin üzerinde dehşet bulutları oluş­turuyordu. Koyunağılı Köyü'nden Ne­zihe Başol kendini bir an önce Adapazarı'na atabilmiş. “Allah’ın sevgili kulu olduğu için” Devlet Hastanesi’nde boş bir yatak bulabilmiş ve... Bıçak altına yatma cesareti gösterip, bu illetten kendini kurtarabilmişti. Nezihe Başol, hayata yeni­den doğduğu için Allah' a bin­lerce kez şükrediyordu ama yi­ne de gülemiyor, sevinemiyordu bir türlü. “Kendim kurtulmuşum neye fayda ki?" diyordu hasta­nedeki yatağında "Köyde kapı komşumuz, can kardeşim Sadiye’ nin aklını çelemedik bir türlü... Onun başına bir şey gelecek diye kararıyor içim, şimdi... Onun da karnı ağrımaya başlamıştı çünkü...” Akyazı'da Cumhuriyet Mahallesi, Yağcılar sokak 26 numaralı evde oturan 17 ya­şındaki Sevgi Gül de, "kendi kurtulduğuna sevinemeyen” hastalardan biriydi. Adapazarı Devlet Hasta­nesinin Birinci Hariciye Koğuşu' ndaki yatağında o da komşularını düşünüyor, o da gizliden gizliye kendini suçlu­yordu. “Ya komşularına da geçir­mişse mikrobunu, ya komşu­larına da bulaştırmışsa hastalığını?...” Çünkü doktoru büyük bir ciddiyetle uyarmıştı kendini: “Madem 26 numaralı evde oturuyorsun, o halde aynı so­kağın 24 ve 28 numaralı evlerinde oturan komşularınla da sıkı sıkı görüşüyorsundur mutlaka" demişti “Mikrop, bu... Hastalık, bu... Sağı, solu olmaz bunun... Çok sık görüş­tüğün kişilere de bulaştırmış olabilirsin... Aman haber ver... Karınlarında bir ağrı, bir sancı duydular mı, aman zaman kaybetmesinler, he­men gelsinler bana... Senin adını da versinler ki, kendile­rine yabancı muamelesi yap­mış olmayayım yanlışlıkla..." Aynen bugünlerin AIDS sözcüğünün hem hastalığın, hem de hastalığı yapan virü­sün adı olması örneği, 1975 yı­lının Adapazarı çevresini ka­sıp kavuran hastalığın da, mikrobun da adı aynıydı. İki­sinin de adı, “apandisit" idi. Apandisitin mikrobu da hastalığı da, biri birinden bin beter bir felaketti. Apandisit mikrobu bir in­sanın kanına girmeye görsündü... O insanın vücudundan bir başka insanın vücuduna atlamak için mutlaka bir fırsat kollar, mutlaka da o fırsatı bu­lur, yakalardı. Öteki mikroplar gibi bir mikroba benzese, çok çok bir insandan üç dört insana geçer, rahatlar dururdu. Yoksa bir köyden öteki köye atlayarak Adapazarı’nın tüm çevresini kasıp kavurabilir miydi hiç? Apandisitin bu beter mik­robundan bin beter ise, apan­disitin hastalığı idi. Mikrobu insanın içine gir­dikten sonra apandisitin has­talığı, karın ağrısıyla başlıyor­du ve... Bir de iltihap yaptı mı, bir de o iltihap patladı mı, insanı o anda alıp götürüyordu öteki dünyaya... Kişinin karnında ağrı başladı mı, şunu bilmek lazımdı: "Karnında saatli bir bomba var...” Bu bomba öyle bir bom­baydı ki, hangi günün, hangi saatinin, hangi dakikasında patlayacağı bilinmiyordu. Patladığında ise, artık hiçbir dok­tora, hiçbir ilaca yapacak bir iş de bırakmıyordu. Aldığı gibi öteki dünyaya götürüyordu insanı... Adapazarı çevresindeki köylerde hızla yayılarak dehşet saçan bu “apandisit mikrobu” ve “apandisit hastalığı" ndan daha hızla yayılan ve daha dehşet verici bir şey daha vardı: “Böylesi uydurma bir mikrobun ve böylesi uydurma bir hastalığın uydurma salgınının ve uydurma dehşetinin, özel ki­şiler tarafından, özel amaçlarla, özel olarak yaydırılması...” Köylerdeki saf yurttaşların bu uy­durma haberlere inanıp, dehşete düşmeleri ise, işin bambaşka bir deh­şet verici yanı idi. Hendek' in Kargalı Yeni Köyü' nden, 14 yaşın­daki Nevin Kolay' da,  Hendek’ in Hacı Kışla Köyü’ nden 17 yaşındaki Emine Balcı' da, Adapazarı’ nın Kurtbeyler Köyü’ nden Nuran Birbir' de, Geyve’ den Elmas Çak­mak' da, Akyazı Hastane Ma­hallesi, Bayrak sokak 36 numaralı evde oturan 30 yaşında­ki Esma Ünlütürk' de, bu öldü­rücü apandisit mikrobu salgınından olmasa da, bu baş dön­dürücü propaganda salgının­dan nasiplerini almışlar ve... Kim bilir yedikleri hangi yemeğin neden olduğu gaz so­nucu karınlarında bir ağrı du­yar duymaz paniğe kapılmış­lar, "Kurtar bizi doktor” diye­rek Adapazarı’na koşmuşlar­dı. Adapazarı’na gelir gelmez de, kendilerinden önce gelen köylülerinin, komşularının yaptıklarının aynını yapmışlar. Devlet Hastanesi’ne başvur­muşlardı. “Hastane kapısında bir memur çıktı karşımıza, bizi içeri sokmadı” dedi Nezihe Başol. Galiba biraz azarlamış da, hatta: “Öyle elini kolunu sallaya­rak içeri girilir mi?” demiş sert bir sesle "Okuman yaz­man yok mu? Kafanı kaldır da bir bak hele... Koskoca ya­zılarla Devlet Hastanesi yazı­yor binanın üstünde... Devlet yeridir burası... Yani bir örfü, adeti, bir usulü yordamı var­dır bu kapıdan girmenin...” Nezihe Başol da, kendisini kente getiren babası da boyunlarını bükmüşler, kapıdaki ‘‘devlet memuru” ndan, bu iş­lerin usulünü, yordamını sor­muşlar. “Önce ne maksatla gelmiş oluyorsunuz, onu söylemeniz lazım” demiş kapıdaki memur. Nezihe'nin babası da, kızı­nın derdini söylemiş: “Bizim kızda da karın ağ­rıları başladı” demiş “Zama­nını geçirmeden bir çaresini bulalım diye geldik di...” Vatandaşın hastaneye ne maksatla geldiğini öğrendik­ten sonra kapıdaki devlet me­muru, o günlerde lafı bile edil­meyen “sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi” konusundaki ilk deneme uygulamalarından birini yapmış: “Önce şeh­rin merkezin­de, doktor be­yin muayene­hanesine gide­ceksin, bir gü­zel muayene olacaksın” de­miş “Doktor bey ameliyatlık bir durum gö­rürse, size bir kağıt verir. O kağıdı bana ge­tirirsiniz, ben de ne lazım ge­liyorsa onu ya­parım.” Nezihe Başol' un babası ne doktor adı bili­yormuş, ne mu­ayenehane ad­resi biliyormuş. Devlet Has­tanesi kapısın­daki devlet me­muru, o konuda da yardımcı ol­muş: “Hepimiz şehre ilk gelişi­mizde biraz acemilik çekmişizdir” de­miş “Bizim ba­şımızdan da geçmiştir o acemilikler. Se­nin gibi şehri pek bilmeyen vatandaşları­mıza bir hizme­tim olsun diye ben böyle ka­ğıtlar bastır­dım. Üzerinde doktor beyin adı var, muayenehanesinin adresi var, tele­fonu var... Al bir tane de sa­na vereyim.” Cebinden çı­kardığı bir ka­ğıt destesinden bir tane kağıt çekmiş, Nezi­he'nin babasına vermiş. “Aman unutma” demiş “Doktor beyin verdiği kağıdı da bana getireceksin, gerisi­ne de karışmayacaksın.” Nezihe ile babası, ona so­ra, buna danışa doktor beyin muayenehanesini bulmuşlar. “Doktor bey beni bir ma­saya yatırdı, eliyle karnımın her bir tarafına bastırdı ve sonunda (Ameliyat olman la­zım) dedi." Nezihe'nin babası, doktor beye ödemesi gereken parayı ödedikten sonra, bir de ricada bulunmuş: "Şehir yerinde ameliyat nasıl olunur, ameliyat edecek doktor nasıl bulunur biz onu da bilmeyiz” demiş "Acaba bize bu hususta da bir babalık yapar mısınız?” Nezihe Başol, doktor beyin gerçekten çok iyi bir insan ol­duğunu söyledi: "Ameliyatın tüm masrafını karşılamaz ama, olsun" demiş "Sen şimdi zaruri masrafları karşılayabilmemiz için bir miktar daha para yatır bizim sekreter kıza... Ben de sizi boş yere uğraştırmayayım, ameli­yatı iki gün sonra kendim ya­payım bari...” Sonra bir kağıda bir şeyler yazmış, babasına vermiş doktor bey: “Bu kağıdı hastane kapı­sındaki görevliye ver, o senin işini halleder, kızını hastaneye yatırır" demiş “Ben de yarın değil öbür gün ameliyatını ya­par, kızımızı apandisitinden kurtarırım." Doktorun verdiği kağıtla Nezihe ve babası ertesi gün ye­niden Devlet Hastanesi'ne gelmişler, kapıda bir gün önce ta­nıştıkları "devlet memuru" ka­pıcıyı bulmuşlar ve doktor beyin gönderdiği kağıdı vermiş­ler. “Şimdi benimle gelin, geri­sine de karışmayın" demiş ka­pıcı ve baba kızı almış, yakında­ki bir mahalle muhtarına götür­müş. “Bizim adımıza muhtardan fakir ilmühaberi çıkarttı” dedi Nezihe Başol “Sonra da bizi yeniden hastaneye getirdi, içe­ri soktu ve (Birinci hâriciyeye yatacaksın) diyerek beni içer­de bir yere götürdü. Orada def­terlere adımızı, soyadımızı, ne­reli olduğumuzu yazdılar, bu­raya yatırdılar. Bir gün sonra da doktor bey ameliyatımı yaptı, beni kurtardı." Gözlerindeki sevinç ifadesi birden kayboldu, biz hüzün kapladı tüm yüzünü: "Kendimin kurtulmuş ol­mama vallahi o kadar çok sevi­nemiyorum" dedi “Hayat boyu birlikte olduğum, birlikte bü­yüdüğüm can kardeşim Sadiye’nin aklına giremedim bir türlü, ona yanıyorum durup durup...  Çünkü onun da kar­nında ağrı başlamıştı.” Adapazarı Devlet Hastanesi’nin Birinci Hariciye Koğuşu'nda, onun yanındaki yatakta Kurt beyler Köyünden Nuran Birbir yatıyordu. “Benim durumum da aynen kardeşimizin anlattığı gi­bi olmuştur" dedi "Ben de karın ağrısına yakalanınca, an­nem babam da, ağabeylerim de, ben de telaşlandık. (Çok salgın oldu dedikleri apandisit mikrobu acaba benim kanıma da girdi de, yoksa ben de mi apandisit hastalığına yakalan­dım) diye hepimiz çok kork­tuk. Hemen şehre indik, hasta­neye geldik. Kapıdaki memur bey, aynen Nezihe kardeşimize yaptığı babalığı bize de yaptı, bize de bir adres verdi, bizi de doktora gönderdi. Allah ondan da, doktor beyden de razı olsun" Adapazarı çevresindeki köylerde salgın halindeki "apandisit mikrobu”nu alıp, öldürücü “apandisit hastalığı”na yakalanan ve şimdi de, önce Allah'a, sonra doktor beye şükürler olsun, bu illetten kurtarı­lan Birinci Hariciye Koğuşu'ndaki hastaların tümünün hastalığa “yakalanış" ve hasta­lıktan “kurtuluş” öykülerini dinledikten sonra, biraz da si­tem edercesine ortaya konuş­tum: “Madem hiçbirinizin hiçbir bilgisi yok apandisit hakkında ve de böylesine korkuyorsunuz apandisitten, bari üç dört kişi­ye sorsanız bunun aslının ne olduğunu, ne olmadığını da. kendinizi de ailenizi de boş ye­re perişan etmeseniz ya" de­dim... İçlerinden birinden bile ses çıkmadı. Bu kez ikinci sitemimi yap­tım: “Hadi siz gençsiniz, bilmi­yorsunuz" dedim "Ailenizde ol­sun, köyünüzde olsun kimse bilmez mi Devlet Hastanesi’ nde beş para vermeden ame­liyat olunabileceğini?... Yazık değil mi doktorlara boşu boşu­na verdiğiniz o paralara?" İçlerinden sadece birinden bir ses çıkabildi bu kez: “Biz köylük yerde yaşarız, abi" dedi ameliyatlılardan biri "Şehrin adetleri, usulleri nedir bilemeyiz ki... Adet böyledir de­diler, böyle yaptık... Usul şöyledir dediler, şöyle yaptık..." Yirmi yıla yakın gerilerdeki bu gözlemlerimi şimdi niçin ye­niden yazdım, hadi onu da söy­leyeyim: Belirli kuruluşları özelleşti­receğiz diyorlar da, cesaretsiz­likten midir nedir, bir türlü başlayamıyorlar bile ya... Hiç olmazsa bir konuda yü­reklendireyim istedim özelleş­tirme isteklilerini. Sağlık kuruluşlarını özelleş­tirmekle başlasınlar işe... Göre­cekler, en kısa sürede nasıl da başarılı olacaklar. Birçok sağlık kuruluşunda tepedeki uzmandan, kapıdaki “memur”a kadar stajlarını ta­mamlamış­lardır çün­kü kamu görevlileri, özelleştirme konusun­da...

Etiketler:, , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title