04 Kasım 1974
Esaretten Hürriyete…
HÜRRİYET’ e, esaretten geliyorum.
Esaretten kurtulduğunuzda, oh, göğsünüze çektiğiniz hava, hürriyettir. Ayağınızı bastığınız toprak, hürriyettir. Sarıldığınız, öpüştüğünüz her dost, hürriyettir.
Hürriyet, yüzünüzde serinliğini duyduğunuz her yaprak, gözlerinizle görebildiğiniz her dağ, her tepedir. Önünüzde, arkanızda engeller yoktur. Hür bir kişisinizdir. Gerçekte, hürriyetle esaret arasında olan engel, hiç de sanmıyorum ki, bir demir kapıdır, birkaç demir parmaklıktır.
Hakçası bu engel, esarete boyun eğip, kabullenildiğinde, gözle, gözle görülemeyecek kadar yok sanıla bir çizgidir; kafa yorup, zorlanıldığında ise, kafa yarabilecek kadar var olan bir duvardır.
Kıbrıs’ta biz, bir düzine gazeteci, bir düzine hücrede, yapayalnız, tek başına, saniyelere karşı direnirken, sadece gözlerimiz, sadece saatlerimize takılmamıştı. Kafalarımız da ortak bir konuya takılmıştı.
“Gazetecinin esirliği ne demektir?"
Hep, bu soruya cevap arıyorduk. Gerçekte, gazetecinin esirliği, onun, düşman namlusu önünde ellerinin havaya kaldırılması ve de avuç içi kadar bir hücrenin dört duvarı arasına sıkıştırılması olmamalıydı.
Bu hücreye kapatılmadan önce de biz galiba, zaman zaman esir gazeteciler olmuştuk.
Ankara'da, İstanbul da, İzmir'de, Adana’da ve öz yurdumuzun her köşesinde, sokaklarda ellerimizi kollarımızı sallayarak yürüdüğümüz anlarda bile biz, çoğu kez esir gazeteciler olmuştuk.
Bir dağ köyümüzde, kar üstünde çıplak ayakla okula giden bir öğrenciyi görmemezlikten gelip, o köydeki dağların aman ne kadar da İsviçre'deki dağlık manzaraları anımsattığını ve
de bu dağlarda acaba neden kış sporları tesisleri yapılmamış olduğunu yazdığımız gün de esir gazetecilerdik biz.
İşçileri grev yapan bir fabrikada, grevin temel nedenlerini, işçilerin yasal haklarını ve çoluk çocuklarıyla birlikte sürdürmeye çalıştıkları yaşamlarını yazma gereği duymayıp, sadece fabrika binası önünde çekilen halayı, çalınan davulu yazdığımız gün de esir gazetecilerdik biz.
Köylerinden koparcasına ayrılıp, büyük kentlerde gecekondular kuran çaresizlerin çatılarının her yıktırılma olayını bir toplumsal sakatlık sonucu olduğunu yüreklerimizle ve kafalarımızla görmeyip, bu olayı sadece politik bir konu olarak ve de çoğu kez sadece fotoğraf makinelerinin objektifleriyle incelediğimiz gün de esir gazetecilerdik biz.
Ülkemizde müzisyenlerin kaç konservatuarda, hangi koşullar altında ve kimlerin ellerinde yetiştirildikleri sorununa inmeyi aklımızın köşesine dahi getirmeyip, seralarda yetiştirilmiş nadide çiçekler örneği müzisyenlerimizin bir nota yanlışlarını bağışlamasız eleştirdiğimiz gün de esir gazetecilerdik biz.
Yurdun hemen her köşesinde, kahvehanelerin dumanlı havasına bile katlanarak ancak orada bir araya gelebilen ve bir gün sonraki maça çıkaracakları takımlarının listesini, oynayacakları oyunun taktiğini orada saptamak zorunda kalan gerçek sporcuların var olduklarına aldırmayıp, spor adına halka, sadece birkaç yıldız futbolcunun fotoğraflarını sunduğumuz gün de esir gazetecilerdik biz.
Bir devlet memurunun hangi koşullar altında okuyup yetiştiğini, hangi koşullar altında bugünkü işini bulabildiğini, hangi koşullar altında görev yaptığını düşünmeyip, onları , avurtları çökmüş, belleri bükülmüş, elleri fileli bir tip olarak karikatür figüranı yaptığımız gün de esir gazetecilerdik biz.
Limasol'daki hücremizde sadece gözlerim, sadece saatimin saniyelerine değil, kafam da hep bu konuya, "Gazetecinin esareti" konusuna takılmış, kalmıştı. Şükürler... Geçti... Çok gerilerde kaldı o günler…
Şimdi göğsüme çektiğim hava hürriyettir. Ayağımı bastığım toprak, hürriyettir. Sarıldığım, öpüştüğüm her dost, hürriyettir. Yüzümde serinliğini duyduğum her yaprak, gözlerimin görebildiğince sıralanan, yükselen her dağ, her tepe, hürriyettir.
Hürriyete, esaretten geliyorum.
Oh! Hürriyet güzel, gerçekten güzel şey...
Etiketler:bir düzine gazeteci, demir parmaklık, Esaret nedir?, Esir gazeteciler, Gazetecinin esareti, Hürriyet nedir ?, yıldız futbolcu