Menü
Kategoriler
ZEKİ MÜREN RÖPORTAJI
20 Ağustos 2010 roportajlar

İKİ KADIN BERBERDE KARŞILAŞTI

1) Zeki Müren kendini ve annesini şoke eden olayın sonrasını anlatıyor:

“Elleri kilitlenmişti anneciğimin. Şu an fotografını seyrediyormuşum gibi görüyorum olayı. Çok uğraştılar fakat bir türlü açamadılar. Biraz sonra annem ağlamaklı sesle olayı anlatmaya başladı.

“Bursa’nın sayılı işadamlarından kereste tüccarı Kaya Müren, iş nedeniyle arada sırada gittiği İstanbul’dan bu kez kocaman bir nakliye paketiyle döndü eve, “Bak bunu sana getirdim, Hayriye Hanım” dedi eşine, övünerek. “İstanbul'da, meşhur Lion Mağazası’ndan aldım. Koskoca mağazada bir tane vardı. Avrupa malı, İstanbul’un şık hanımlarına kısmet olmadan, seni Bursa’nın en şık hanımı yapacak, bu”

Hayriye Müren hediye paketini açınca, bir süre konuşamadı sevincinden. Sonra paketi kucakladı, odasına koştu.

“Annem giyinip, odadan çıktığında, o an galiba sadece Bursa’nın değil, bütün Türkiye’nin en şık kadınıydı. Gri bir rob vardı üstünde, yakaları kırmızı biyeliydi. Şapkası da gri idi ve yanında kırmızı bir gül vardı. Gri çantanın sapı kırmızıydı. Ayakkabılarındaki gri süet pabuçların ise kırmızı halkaları vardı”

Zeki Müren, yarım yüzyıla yakın bir geçmişi anlatıyordu.

“Ayakkabıların halkalarının rengine, şapkanın tüyüne, yakaların biyesine kadar tüm ayrıntıları bugün nasıl hatırlayabiliyorsunuz, Zeki Bey?”

Hiç unutulmamış ki, hatırlayıp, hatırlayamaması söz konusu olsun.

Hayriye Müren, Bursa’nın en şık hanımını aynada uzun uzun seyrettikten sonra, bu şıklık içindeki eksikliği de gidermeye karar verdi.

“Bu en son moda takıma, düz saç gitmiyor” dedi. “Altı aylık perma yaptırayım da, kıvır kıvır olsun saçlarım. Onlar da modaya uysun.

Bursa’da sadece bir tane kadın berberi vardı. Yaşlı beyaz saçlı babacan berber Osman Nuri Bey’e Hayriye Müren, ‘Beyamca’ diye hitap ederdi.

“Randevum yok amma, olsun. Osman Nuri Beyamca hatırımızı sayar. Ben yarın gider, altı aylık perma yaptırırım saçlarıma.”

Öğle yemeğinden sonra, berber dükkanına giderken Hayriye Müren, o gün, günlerden salı olduğunu aklına bile getirmemişti.

Osman Nuri Bey yakın arkadaşı Kaya Müren’in eşinin dükkandan içeri girdiğini görünce önce şaşırdı, sonra telaşlandı.

“Fakat Hayriye Hanım, kızım..” dedi, gerisini getiremedi.

Şık giysisinin coşkunlandırdığı yüreğindeki çocuksu bir sevinçle Osman Nuri Bey’in sözünü, başladığı yerde kesti Hayriye Müren.

“Biliyorum, randevum yok amma, bu seferlik de böyle olsun Beyamca?” dedi. “Sen ne yapar yapar, halledersin”

Osman Nuri Bey çaresiz kaldı, oturması için Hayriye Müren’e, koltuğu işaret etti.

KAPIDAN GİREN KADIN

Hayriye Müren koltuğa oturup, karşısındaki aynaya baktı ve bir süre dondu kaldı.

Kapıdan bir hanım giriyordu. Başında kırmızı güllü gri bir şapka vardı. Üstündeki rob, kendini Bursa’nın en şık hanımı yapan ruhun aynasıydı. Griydi ve yakaları kırmızı biyeliydi. Çantası da, Hayriye Hanım’ın çantasının eşiydi. Gri renkteydi ve sapı kırmızıydı. Ya ayakkabıları? Onlar da gri süetli ve onların da üzerlerinde kırmızı halkalar vardı.

Hayriye Hanım kendini toparladı ve Osman Nuri Bey’e yavaşça sordu.

“Kim bu hanım, beyamca?”

Osman Nuri Bey, samur kürklü kabahati sırtından atmak istedi:

“Ben size salı günleri öğleden sonraları gelmeyin demez miydim kızım?”

Hayriye Müren’in, salı gününü, salı gününün öğleden sonrasını düşünecek hali yoktu.

Sorusunu bir kez daha yineledi.

“Kim bu hanım, Beyamca?” dedi. “Adı nedir, kimin nesidir?”

Osman Nuri Bey, güçlükle yanıtlayabildi soruyu:

“Tatar Mürvet diye tanınır” diyebildi. “Salı günleri öğleden sonraları onların izin günüdür de...” Hayriye Müren bir şey söylemedi. Sert bir hareketle koltuktan kalktı, dimdik bir biçimde ve hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı.

Eve geldiğinde kendini daha fazla tutamadı, olduğu yerde yığılıp kaldı.

AĞLAYAN ANNE

Annemin bayılmadığını sandım önce, fakat bayılmıştı. Babaanem geldi, yakın komşularımız geldiler, kollarına girdiler, kaldırıp bir yere oturttular. Elleri kilitlenmişti anneciğimin. Şu an fotografını seyrediyormuşum gibi görüyorum o olayı. Elleri kapanmış birer yumruk olmuşlardı. Çok uğraştılar. Fakat bir türlü açamadılar ellerini. Ne olup bittiğini hiçbirimiz bilmiyorduk. Biraz sonra annem ağlamaklı bir sesle olayı anlatmaya başladı. Yarı ağlıyor, yarı konuşuyordu. Bana değil tabii babaanneme ve yakın komşularımıza konuşuyor, olanları anlatıyordu bütün olup bitenleri. Tatar Mürvet diye bir ad duyuyorum amma kim olduğunu anlayamıyorum. Sonra onu da anladım. Genelev kadınıymış. İnce uzun boylu, çekik gözlü bir kadınmış. Bursa Genelevinin de gözde kadınıymış. Ve babamla aralarında bir ilişki varmış.

Bu olayın üzerinden yarım yüzyıla yakın bir süre yaşadıklarını Zeki Müren gizli kaçamak yaşamasından ötürü babasını pek fazla suçlayamıyor amma annesini üzmesinden ötürü babasına karşı çocukluk yıllarında içinde oluşan burukluğu da bir türlü unutamıyor, hatta bağışlayamıyor.

“Belki hemen her erkek, hanımının üstüne bir şeyler yapıyor. Fakat o yıllarda, benim küçücük beynimde sanki bir fotograf makinesiyle tespit edilen bu olay hep bir soru dolaştırıyordu kafamda. Babam annemi niye üzüyor? Neden üzüyor annemi babam? Görücü usulüyle evlendiklerini çok sonraları öğrendim. Bir aşk evliliği yapmış değillerdi. Fakat yine de annemi üzmeye hakkı olduğunu sanmıyorum babamın.”

BABAMIN GENELEV KADINIYLA İLİŞKİSİ

Annesini üzdüğü için mi babasını bir evlat cömertliği ile sevememişti Zeki Müren, yoksa kendisini de üzmesinin burukluğunu mu taşıyordu ömür boyu?

“Babamın, bir genelev kadınıyla ilişki içinde olması ve hatta anneme aldığı nadide bir hediyenin aynını ona da hediye etmesi annemi ne kadar üzdüyse benim de o küçücük beynim ve yüreğimde büyük bir üzüntü yaratmıştı. Şoke etmişti bu olay beni. Annemi üzdüğü için de şoke etmişti bu olay beni. Babamın bir genelev kadınıyla yakın arkadaş olması da şoke etmişti. Babam, anneme ve genelevdeki sevgilisine aynı hediyeyi alırken herhalde içkili olmalıydı. Ayrıca, annemle o kadının bir gün karşılaşabileceklerini düşünmemiş de olabilirdi. Yolda karşılaşmaları bile mümkün değildi. Çünkü genelev kadınları, sadece salı günleri öğleden sonraları izinliydiler ve faytonlara binip Çekirge’ye doğru gezmeye giderlerdi. Bursa’da hiçbir aile hanımı yapmazdı bunu. Hatta o kadınların bindikleri faytonlar geçerken çok kişi başlarını öte yana çevirir, onlara bakmazdı bile. Bu arada itiraf edeyim. Çocukluk arkadaşım Deniz Uyguner ile birlikte salı günleri, biz bu hanımları uzaktan seyretmekten çocuksu bir zevk alırdık. Kendilerini kınamıyorum. Fakat onlar sanki ayrı bir mahlukmuş gibi gelirlerdi bize. Uzaktan hayretle ve merakla izlerdik Deniz’le. Sinemaya da giderlerdi. Şafak Sineması’na giderlerdi. Onlar, ayrı bir yerde otururlardı. Biz de gider onları seyrederdik. Öteki kadınlardan pek farklı bir yanları yoktu amma, boyaları çok değişikti. Giysileri renkliydi, yüzlerinin boyası, dudaklarının boyası, annelerimizin, komşu teyzelerimizin boyalarından farklıydı. İşte, böylesine bir merak ve hayretle hep uzaktan seyrettiğimiz o kadınlardan birinin babamın sevgilisi olduğunu öğrenmek, bende gerçekten bir şok etkisi yapmıştı.”

İLK KADIN İLİŞKİSİ

Yaşamında böylesine önemli bir yer tutan ‘genelev kadını’ yıllar sonra Zeki Müren’in özel yaşamında başka bir önem kazanıyor ve çocukluğunda hep uzaktan merak ve hayretle seyrettiği ‘genelev kadını’ onun tanıdığı ilk kadın oluyordu.

“ Benim ilk kadın ilişkim, İstanbul’da Adanalı grubumun etkisiyle Abanoz denilen umumhanede 29 numarada oldu. Boğaziçi Lisesi son sınıf öğrencisiydim. Fahrünnisa isimli hanımdı. Oldukça başarılıydım. Sonra o hanım orada ev sahibi olmuş. Yine Adanalı arkadaşlar, biraz şakayla haber verdiler. ‘Uğurlu geldin kadıncağıza Zekiciğim’ dediler. ‘Kadın o evde sermayeydi, dokundun, patron oldu’ diyerek bana takıldılar”

Bu çağrışım kaçamağından sonra çocukluk günlerine döndük Zeki Müren’in.

“Babamın bir genelev kadınıyla olan ilişkisi olayı o gün orada bitmedi. Bu tip olayların tekrarı, buna benzer olayların hızla oluşu ve annemle aralarında devamlı, etrafa mutlu görünüp masada mutsuzluklarını sezdiren olayların devam edişi… Bu olaylarla büyüdüm. Hala taşırım o izleri şuracığımda. Hiçbir yakın komşumuz bilmez amma, babam sofrada, içki kadehten sonra hiç yoktan yere üzücü olay çıkarırdı.Yine etrafa mutlu görünürlerdi.Yine ertesi gün sofra kurulduğunda, yalnız üçümüz oturduğumuzda, yine küçük bir renk değişikliği yaratılırdı. Çocukta çok etki yapıyor bunlar. Masada üçüncü bir kişinin varlığının farkında değiller. İşin o tarafı hiç düşünülmüyor. Etrafa bir şey belli etmezlerdi ama, bana belli ederlerdi.

HÜZÜN DOLU SAATLER

Zeki Müren’ in çocukluğu genellikle annesinin üzüntüsünü paylaşmakla ve annesiyle birlikte üzülmekle geçti.

“Akşam üzerleri, annemin pencere kenarına oturup, babamı bekleyişini hiçbir zaman unutmadım. Annem pencerenin önüne oturur, yola bakar, babamın yolunu gözlerdi. Ben de eşikte otururdum. Annemin üzüntüsünü seyrederdim. Çok hüzün dolu saatler. Mesela babam sekizde geleceği yerde dokuzda gelecek olsa, annem üzüntüden adeta erirdi. Oysa bilirdik ki babam o anda Tophane’nin karşısındaki bakkalda, ayakta iki kadeh bir şey içiyor. Yola çıksak, bir iki adım gidip, köşeden dönsek bulacağız onu orada. Yine de sanki yamandan gelmesini bekliyormuşuz gibi bir üzüntüyle beklerdik babamı. Annemin üzüntüsüne ortak olabilmek için ben hemen şunu okumaya başlardım, ‘Anne benim babam yok mu, nerde kaldı gelmedi..?’ Sonra babam gelir, o hüzünlü hava dağılır fakat sofraya oturduktan sonra yine yoktan yere bir üzücü olay başlardı”

Evin hüzünlü ve üzüntülü ortamından Zeki Müren bahçeye çıkıp arkadaşlarıyla oynayarak, ya da bahriyeli şapkasının kenarına iğneyle sardunya iliştirip, bahçe kapısının eşiğine oturarak kendini kurtarabiliyordu.

BAHRİYELİ ŞAPKASI

Babasından uzaklaşıp annesine daha da yaklaştıkça gelişen ince ruhun bir çeşit simgesi olan sardunyalı şapkasını şimdi şöyle anlatıyor Zeki Müren:

“Hemen her çocuk gibi benim de bir bahriyeli kostümüm vardı. Omuzlarımdan dökülen, yakaları lacivert beyaz bir kostüm. Tabii kostümü tamamlayan bir de bahriyeli şapkası. Ben kostümü pek giymez şapkamı alırdım, öyle çıkardım bahçeye. Annemin, kenarında kırmızı güllü bir gri şapkası vardı. Son moda olduğunu duyardım o şapkanın. Ben de bahriyeli şapkamı ona benzetmek isterdim. Bahçeden bir sardunya koparır, iğneyle şapkamın kenarına iliştirirdim. Bere gibi hafif yana yatırır, kenarı kırmızı sardunyalı bahriyeli şapkamla günün son modasına ayak uydurmuş olurdum. Başımda o şapkayla saatlerce eşikte oturur, annemle bütünleştiğime inanır, modayı izlediğime inanır, bambaşka bir mutluluk duyardım. Çok enteresan bir noktadır bu. Günün birinde başımda ki o çiçek hakiki oldu. Günün birinde pelerine, mini şorta kadar gitti. Fakat Allah’a şükür, yadırganarak, kıs kıs gülünerek değil de, hatta alıştıra alıştıra başlandığı için hoş karşılanarak devam etti. Sahne haricinde böyle bir şey düşünmediğim için, sahnede ki Zeki’yi kabul eden halkın makul karşıladığı renkli adam çıktı. O adam çocukluğunda, bir bahriyeli şapkasının kenarına ebegümeci dediğimiz kırmızı sardunyayı iğneleyip, kapıda öyle oturup, diğer çocuklara o türlü görünmek istemişti. Sahnede de bugün halkına böyle değişik görünmek istiyordu. Çok enteresandır bence bu.

BABAMI SEVEMEDİM

2)

“İftihar Kitabı”nda yer alan resmini sevinç içinde babasına gösteren 11 yaşındaki Zeki Müren, ilgisizlikle karşılaşınca yıkıldı. Üstelik babası onu rakı almaya “Kadın Bakkal”a gönderince, kitabın açık sayfası da kapatılmıştı. Zeki Müren’ in kırgınlığı bir kat daha arttı.

Hitler’in kaz adımlarının Avrupa’da tutuşturduğu savaş alevleri, Türkiye’de etkisini savaş öncesinin kuşku dolu soğuk rüzgarları biçiminde göstermeye başlayınca, Bursa’da da önce ekmekler bozuldu. “Kara kara renkte idi ekmekler. Çok zaman içlerinden süpürge çöpleri de çıkardı. Mıh tabir edilir ya... Hani zor yenilebilen, işte öyleydi ekmekler”

Savaşın ‘geldim, geliyorum’ tehdidi altındaki tüm Türkiye’de alınan önlemler, Bursa’da da uygulanıyordu. Ekmek, Bursa’da da vesikayla satılıyordu.

“Pul büyüklüğünde, kırmızı renkli küçük vesikalar vardı ellerde. O vesikalarla fırınların önünde kuyruklara girildi.

Bursa’nın sayılı işadamlarından kereste tüccarı Sait Bey’in baba mesleğini sürdüren oğlu Kaya Müren’ in işi savaşın tırmanışına eş bir hızda giderek yoğunlaşıyor, başından aşıyordu. Kaya Müren, fırın önünde kuyruğa girip, kuyrukta bekleyebilecek kadar işinden zaman ayıramıyordu.

“Evimizin ekmeğini almak için kuyrukta beklemek görevi benimdi. Koca koca adamların arasında, sıkış sıkış, bir durumda kuyrukta beklemek kolay bir şey değildi. Miniciktim. Fırıncı beni tanırdı. Bana yardımcı olmak isterdi. Fakat elinden bir şey gelmezdi. Kaşlarını kaldırır, gözlerini açar, oynatır, kaşarlıyla, gözleriyle, ‘Ne yapabilirim yavrum? Bekleyeceksin’ işareti yapardı.

Kaya Müren başını işinden ancak akşam sekize doğru alabiliyor, eve o saatlerde dönebiliyordu. Evi Tophane’de kolordunun tam karşısındaydı. Çok kez kolordunun önünde, askerlerle karşılaşıyordu. Askerlerin ellerinde ekmekler bulunurdu. Kendilerine bol bol verildiği için ihtiyaçlarından fazla gelen bu tayınları askerler, komşu evlerin sahiplerine satarlardı.

“Babamın askerlerden aldığı ekmekler, buğday ekmeğiydi. Bembeyazdılar ve yumuşacıktılar. Babam eve asker ekmeği getirdiği akşamları benim o gün aldığım siyah ekmekleri yemezdik”

Mürenlerin sofrasında her akşam beyaz ekmek bulunmazdı ama rakı hiçbir akşam eksik olmazdı.

“Çok zaman bakkala ben giderdim, ben alırdım rakıyı. Bir husus hep dikkatimi çekmiştir. Babam şişeyi asla sonuna kadar içmezdi. Şişenin dibinde bir parmak rakı bırakırdı. Nedenini bir türlü anlayamamışımdır”

Kaya Müren’in şişe diplerinde bıraktığı bir parmak rakı, Zeki Müren’ in yedi yaşındayken içkiyle tanışmasına neden oldu.

“Babam Bahçe Rakısı içerdi. Bir de Fertek rakısı vardı. Bir gün mahalle çocukları bizim bahçede toplanıp, müsamerecilik oynayacaktık. Sarhoş rolü yapmak istedim. Babamın içinde bir parmak rakı bıraktığı şişelerden birini gittim evden aldım. İçine de bir o kadar su koydum. Rakıyı çoğaltmış oldum. Rol arkadaşlarımdan birine biraz verdim, kalanını ben içtim. Sarhoş rolü yapmak ne kelime. Tam anlamıyla kafayı buldum. ‘İndim havuz başına, bir kız çıktı karşıma’ diye feryat figan okumaya başladım. Hayatımda alkolü ilk tadışım böyle olmuştur”

Çocuklar top oynarlar, çember çevirirler, çelik çomak oynarlar, kovboyculuk oynarlar.

“Müsamerecilik oynadığınızı söylediniz Zeki Bey. Nasıl bir oyundur müsamerecilik?”

Çocukluk günlerinin mutlu bölümlerini yeniden yaşarmışçasına bir coşkuyla anlattı:

“Ben beş yaşımda başladım müsamerecilik oynamaya. İlk şuydu. Ben çoban oluyorum, etrafımda kızlar dönüyor. ‘Çobanın kulübesi sazdan samandan, içine de girilmez tozdan dumandan, çoban nişanlın ölmüş, bıraksana kavalı’ diyorlar, ben de ‘İşte bıraktım kavalı, niçin ölmüş zavallı?’ diye feryat edip ağlıyorum. Bütün oyun bu.

“Oyunda tek erkek sizsiniz, değil mi?”

“Evet. Kızlar etrafımda dönüyorlar, ben de nişanlısı ölmüş çobanı oynuyorum”

“Başka ne gibi müsamereler oynardınız?”

“Tophane kızcılık oynardık’’

“O nasıl bir oyun oluyor, Zeki Bey?”

“Anlatacağım ve eminim ki çok şaşıracaksınız. Bizim evimizden iki sokak ötede Tophane Meydanı vardı. Bursa’da ki Tophane Kulesi’nin bulunduğu meydan. Oraya saz gelirdi. Saz heyeti yani. Fakat hep saz diye bilinirdi. ‘Saz geldi, saza gidelim’ denilirdi. Minicik bir çocuğum.Yalnız başıma gidemem. Evden kaçmayı başarsam bile yine de gidemem. Çünkü saza aileler geliyor amma sarhoşlar da geliyor tabii. O nedenle babama rica ederdim. Saza gittiğimizde en öndeki masada otururduk. Sahnedeki okuyucu kızlar, fasıl heyeti gibi yanyana dizilirlerdi. En sağ baştaki en büyük solistmiş. Sola doğru, daha acemiler yer alıyormuş. Ellerinde renkli mendillerle tek tek ayağa kalkarlardı, okurlardı. Öndeki solist okurken, arkadaki hanımlar sıra halinde oturmaya devam ederlerdi. Eve döndüğümüzde kırmızı, yeşil sarı renkli şifon mendiller bulur çocukları bahçeye toplardım. Oynayacağım oyunu biliyorum amma, oyuna bir isim bulamıyorum. Tophane kızcılık diye bir ad taktım o oyuna. Babaannemin sardunya saksıları vardı. Bahçede havuzun buzdolabı niyetine kullanılan kenarına saksıları sıralardık.’’

“Pardon, Zeki Bey… Buzdolabı niyetine kullanılan havuzu biraz açıklar mısınız, lütfen?”

“Bahçemizin iki küçük havuzu vardı. Biri dört köşe, biri daire biçiminde. Pınarbaşı suyu diye bilinen bir su vardı. Evden eve geçen, içmekte kullanılmayan, hatta bazen sabunlu gelen, kirli akan amma buz gibi bir suydu. O devirde buzdolabı olmadığı için, bu su havuzdan geçirilir, havuzun içine bir yemek tenceresi oturtulur, tencerenin kapağını üstüne de ağırca bir taş konulurdu. Havuz, bir çeşit buzdolabı görevi görürdü. İşte o havuzun kenarında, çiçek saksılarının dizildiği bölüm, benim sahnemdi. Elimde bir kibrit kutusu, ucunda bir sicim o da mikrofonumdu. O kutuyu ağzıma götürüp birkaç kez ‘hışt hışt’ yaptıktan sonra ‘Sesim geliyor mu?’ dediğimi hatırlıyorum. Komşumuz marangoz Faik Bey’in kızı Hayriye vardı. Rahmetli kardeşi Fahrettin vardı. Onlar dinleyicim olurdu. Elimde renk renk şifon mendil, Tophane bahçesindeki solist kızların yaptıklarını yapmaya çalışırdım. Mendili sallayarak şarkı söylerdim. ‘Yeter artık, başka oyun oynayalım’ diyen arkadaşlarıma ‘N’olur bir tane daha söyleyeyim’ diye adeta yalvarırdım. Dinleyenim de olurdu, bıkıp başka oyunlara gidenler de olurdu. Beş ila on yaş arasında değişen arkadaşlarımızla oynardık bu oyunu. Çoğunda aynı ruh olmadığı için benim Tophane kızcılık oyunumdan sıkılırlardı”

“Başka ne oyunlar oynardınız bahçenizde?”

“Müsamereciliğimize devam ederdik. Şimdi bir havacı generalin hanımı olan Ayten isminde bir arkadaşım vardı. Onunla Cinderalla oynardık. Kül Kedisi adıyla oynardık. Ben prens olurdum, Ayten, Kül Kedisi olurdu. Bazen de ben Kül Kedisi olurdum. Ayten’ in elbisesini giyerdim. Kül Kedisi olurdum. Çok enteresan bir duygudur, bu. Hem prensi oynardım, hem Kül Kedisi’ni oynardım.’’

Zeki Müren genellikle kız arkadaşlarının sıkılmadıkları oyunlar oynayan cici bir çocuktu ama…

Zaman zaman, çocuksu yaramazlıklar da yapmaz değildi. Çok enteresandır, O çocuksu yaramazlıkları da kız arkadaşlarıyla yapardı.

“Komşularımızdan birinin Feride isimli bir evlatlığı vardı. Benden dört beş yaş büyüktü. Kendisi nereden öğrendi bilemem tabii, fakat müstehcen bir şiir ezberlemişti. Onu bana da öğretti. İlkokul birinci sınıftaydım. Hayatta müstehcenlikle ilgili ilk kelimeleri o şiirden öğrendim. Sonra müstehcen fotoğraflar gördüm. Meliha isimli bir sınıf arkadaşım vardı. İlkokul birdeyiz yine. Sınıfa bazı ilginç fotoğraflar getirdi. Beni bir kenara çekti ve ‘Gel bak sana ne göstereceğim’ dedi. Fotoğraflar çok enteresan şeylerdi. Jartiyerli hanımlar... Briyantinli saçlı erkekler. İlk müstehcen fotoğrafları da o zaman görmüştüm. Üçüncü sınıfta olduğum yıl ilk müstehcen kitabı da okudum. Basılı bir kitap değildi bu. Kimi elle yazılmış, kimi daktiloyla yazılmış ve çoğaltılmış bir kitaptı. Adı da ‘Kaymak Tabağı’ İlk müstehcen kelimeleri öğrenmem, seks olayına ilk tanık olmam, müstehcen fıkralar öğrenmem, o yıllarda olmuştur diyebilirim. İlkokul üç ve dördüncü sınıflarda.’’

“Müstehcen kelimeler, fotograflar sizde ne gibi bir etki yapardı?”

“Bilmem, belki de o çocukluk yıllarımda müstehcenliğin bende uyandırdığı bir çeşit zevkten kaynaklanıyor olabilir, müstehcen fıkra anlatmayı da, dinlemeyi de çok severim. Bayılırım müstehcen fıkralara. Çocukluğumdan beri, de kapalı ailelerdi. ‘Acaba beni ayıplamışlar mıdır?’ diyorum. Bakıyorum, alkışlıyorlar. Demek bazı ağızlardan bazı şeyler çekilebiliyor. Fakat bunu herkes yapamaz. Müstehcen fıkra, anlatanın ağzına yakışıyorsa anlatılmalıdır. Aynen moda gibi. Yakışıyorsa giyersiniz”

“Çocukluğunuzda okuduğunuz kitapların etkisini daha sonraki yıllarda hissettiniz mi?”

“Elbette. Mesela Kırmızı Şapkalı Kız. Mesela Kül Kedisi. O kadar sevmişim ki, müsamerecilik oyununda oynuyordum bile Kül Kedisini’’

“Ya Kaymak Tabağı?...O, sözüm ona, kitabın da etkisi altında kaldığınızı hatırlıyor musunuz.?”

“Çok enteresandır, bu. Bakın anlatayım. Kaymak Tabağı’nda Fettah diye bir tip vardı. Onu hayalimde nasıl canlandırdımsa, hala o tipi yaşatırım hayalimde…”

“Nasıl bir tip idi o Fettah?”

“Çok hırpalayan, çok seksi, çok görülmedik derecede güçlü, yani boğa gibi bir şey... O Fettah’ı hayal etmiştim o çocuk çağımda. Sonra da hep o tipi yaşattım hayalimde…”

Zeki Müren, evinin bahçesinde müsamerecilik oynar, Kül Kedisi’nin bazen Prens’ini, bazen Cinderella’sını canlandırırken, elindeki renkli şifon mendili sallayarak Tophane Kızcılık oyunu oynarken, kenarına iğneyle kırmızı sardunya iliştirdiği bahriyeli şapkasını başına koyup, bahçe merdivenlerinde oturarak ince ruhunu sergilerken kız arkadaşlarının gizli gizli gösterdiği müstehcen resimlere bakarken, yine kız arkadaşlarının gizlice eline tutuşturduğu zamanın en açık saçık kitabı ‘’Kaymak Tabağı’nı okurken ve oradaki ‘’çok görülmedik, güçlü, boğa gibi’’ Fettah’ı hayalinde yaşatırken, derslerini de ihmal etmiyor, sınıf arkadaşlarının arasında hep önde geliyordu.

“Orta birinci sınıfta iftihar listesine geçmiştim. O yıllarda iftihar kitabı yayımlanırdı. İlk defa, vesikalıktan büyük boyda bir resmimi görüyorum. Hem de kitabında. Resmimin altında, ‘Kereste tüccarı Kaya Müren’in oğlu Zeki Müren’ yazıyor. Bilseniz nasıl duygulandım. Nefes nefese eve geldim. Babam evde çilingir sofrasını kurmuş, içkisini içiyordu ‘Baba’ dedim. Çok ilgileneceğini sanmıştım. Açtım o sayfayı, masanın üstüne, babamın hemen yanına bıraktım. Hani dizine oturtsun, saçlarımı okşasın bekledim. Babam ya çok içkiliydi, ya da yorgun bir gün yaşamıştı. Şöyle bir baktı, dudak ucuyla ‘Evet’ dedi. Köşedeki bakkalı bir kadın çalıştırırdı. O nedenle o bakkalın adı ‘Kadın Bakkal’dı. ‘Git bana kadın bakkaldan rakı al, getir’ dedi. Çok sarsıldım. Gittim, ‘Kadın Bakkal’dan rakısını aldım, getirdim. Döndüğümde kitap masanın kenarındaydı fakat benim açtığım sayfa, yani resmimin bulunduğu sayfa kapatılmıştı. Bunu ilk kez açıklıyorum: Babama ilk kırgınlığım o an başladı. Babam çok saygı değer bir insandı. Bütün Bursa bilir. Babama bütün hürmetime, saygıma rağmen o gün, onbir yaşımda, babama kırıldım. O zaman anneme çok bağlandım. Allah gani gani rahmet eylesin, hürmetimde kusur etmedim. Sözünden çıkmadım. Belki onu da sevdim amma, anneme duyduğum sevginin yanında babama karşı sevgim, yüzde ellinin üstüne çıkmadı. Ne yazık. Çok isterdim babamı da yüzde yüz sevdim diyebilmeyi. O günü hiç unutamam. Yaralandım. Hiç reaksiyon göstermedim. Hayatım boyunca, babama kırgınlığımdan ötürü reaksiyon gösterebileceğim olayları hep içime attım. Ona sadece saygımı gösterdim”

“Sahneye çıkmanıza karşı koydu mu rahmetli babanız?”

“Gazino sahiplerinden astronomik denilecek rakamlarla teklifler geliyordu. Radyoda söylemeye başlamıştım. ‘Muhabbet Kuşu’ adlı plağım beni Anadolu’ya tanıtmıştı. Beklenen şarkı filmim gişe rekorları kırıyordu. Buna rağmen babam, sahneye çıkmama izin vermedi. ‘Önce bana yüksek tahsil diplomanı getirirsin, ondan sonra sahneye çıkabilirsin’ dedi. Sırf onun bu isteğini yerine getirebilmek için okula gittim, okudum. Güzel Sanatlardan mezun oldum ve yüksek diplomamı babama gösterip ancak ondan sonra kendisinden sahneye çıkabilme izni alabildim”

“O izni alabildikten sonra babanıza karşı kırgınlığınızda bir azalma oldu mu?”

“Maalesef… Babama kırgınlığım, bir ömür boyu sürdü…Ve ne yazık ki hala sürüyor. Babamı sevemedim”

3.)

“Peki siz hiç bildiniz mi kara sevda nedir? Zeki Bey?... Hani sırılsıklam tabir edilir ya... Hiç öylesine aşık oldunuz mu? Sırılsıklam?”

Çocukluğuyla ilgili sorularımızı sorduğumuzda göz açıp kapayıncaya kadar bir sürecik içinde kırkbeş, elli yıl öncelerine koşup o günlerle çocuksu içtenliği ve ilgili sorularımızı yanıtlayan Zeki Müren, bu sorumuz üzerine çok ağır bir biçimde ilerlemeye başladı. Anılarının arasında ve... Gitti gitti 1962 yılında geldi, durdu.

“Ben sekiz sene, 1962’den 1970’e kadar, büyük bir sarhoşluk içinde bir aşk yaşadım. Allah bana bir daha öyle aşk nasip etmesin. Çünkü bu kalbim dayanmaz artık aşkın öylesine. O günlere dönüyorum, düşünüyorum da… O nasıl bir çileymiş. Acılı bir yemek gibi. Gerçi acılı yemek yemedim. Yemeğin acılısını bilmiyorum amma, aşkın acısını tattım, aşkın acısını çok iyi biliyorum. Düşünemiyorum, hayatta öylesine bir aşka ikinci kez katlanabileceğimi. Onun için aşık olmak için değil, aşık olmamak için Tanrı’ya yalvarıyorum. Çünkü aşkın yaşı yok. Hem sonra insan çiçeği de sevmeli, güzel renkli bir kelebeği de sevmeli, güzel bir kanaryayı da sevmeli, güzel bir denizi de, güneşli bir günü de sevmeli, belki yağmurlu bir günde de duygulanmalı. Benim için aşk denen kavram, artık tek noktada birleşmiyor. İnsanlar Tanrı’dan bir parçadır deyip, önce yaratan varlığı sevmeli. Yani Yunus Emre’nin felsefesine tapıyorum’’

“Sevdiğiniz her şeyde Tanrı’yı görüyorsunuz…”

“Evet…Çünkü o kadar yüce ki... Bir spermi ele alınız, bir kromozomu ele alınız. Diyorum ki, gözle göremediğimiz bir zerreden, kirpiği anneye benzeyen, gözü dedeye benzeyen, tırnağı nineye benzeyen, saç rengi yedi batın evvelki dedeye benzeyen, ne bileyim, soyunda sekiz batın evvel bir zenci varsa, siyah derili doğan bir bebeği ele alıyorum ve aklım kesmiyor, susuyorum, oturuyorum. Zaten dünya duruyor. Ben şimdi böylesine bir sevgiye, böylesine bir aşka inanıyorum”

“Böylesine bir yüce Varlık’a duyulan sevgi elbette tartışılmaz Zeki Bey… Şayet söz etmek istemiyorsanız, o sekiz yıllık sevginizi unutabilirim. Fakat biraz daha açıklamanızda özel bir sakınca yoksa acaba bu sevginizi biraz daha…”

“Asla... Neden sakınca olsun. Açıklayayım. Güzel bir sevgiydi. Şarkılarımı, şiirlerimi yalnız onun için düşünüyordum. Sonra çok uzaklara Kanada’ya gittiler. Ailece gittiler. Her an aşılamayacak yolların ötesine gittiler. Gözden ırak olursa gönülden de ırak olur sözüne yeni yeni inanıyorum. O yokluğun etkisinden öyle kolay kolay kurtulamadım. Beni bir hayli etkilemişti. Sahnede duygulanıp, gözyaşı dökerek okuduğum konserleri hatırlıyorum da... Duygularım yine canlanıyor, tüylerim yine diken diken oluyor amma, o günler her şarkımda onu görüyordum. Düşününüz… Karşınızda onbin kişi var ve siz sadece bir kişi için okuyorsunuz, sadece o bir kişiyi düşünerek, görerek okuyorsunuz. Amma o onbin kişiyle aranızda bir elektrik olayı doğuyor, o onbin kişi de sizle birlikte oluyor, o bir kişiye söylenen şarkıyı sizin adınıza onun için alkışlıyor. Alkışlanan sanki ben değildim de hayalimdeki o varlık idi. Yeşil gözlü diye sözü edilen, işte odur. Hep sorarlar, kimdi o yeşil gözlü diye... Oydu, işte. Tabii zamanla külleniyor, bulutlanıyor, sisleniyor…”

Zeki Müren, sekiz yıl sarhoşçasına yaşadığı ve şimdi zamanın küllediği, sislediği dediği ‘yeşil gözlü’ aşkını artık unuttu mu?

Dudaklarının titremesine, gözlerinin içlerine duman kaçmış gibi olmasına bakarsanız, bu aşk ne küllerle örtülmüş, ne sislerle gizlenmiş ne de bulutların arkasında yok olmuş.

Dudaklarının uçları çenesinin kenarlarından aşağılara doğru iniyor, özellikle alt dudağı öldürmeyen amma sarsan bir elektrik akımının etkisi altında imiş gibi titriyor ve dokunsanız ağlayacakmışçasına bir ses tonuyla Zeki Müren, bir soruya yanıt veriyor değil, içinden geldiğince kendiliğinden devam ediyor:

“Çok çok değişik günlerdi o günler... Tekrarı bir daha asla nasip olmaz. O olaydan sonra, bestelerim yavaşladı, azaldı. Ismarlama film şarkıları haricinde derin bestelerime yeniden ulaşamadım. O günlerdeki bestelerimin güzelliğine tekrar varamadım. Kısırlaştım. O olaydan sonra, tabir mazur görülürse, erken yaptım bestelerimi. Diyelim ki, filmin ismi ‘Mor çiçek’ O isimde bir beste yaptım. Diyelim ki filmin ismi ‘’Hayat Bazen Tatlıdır’’ bestemi o film için yaptım, o kadar. Öteki bestelerimin yanında bu valsim, bayatmış gibi, zayıfmış gibi kalabilir. Severken herşey daha bir renkli ve güzel”

“Onun için yaptığınız ve söylerken hep onu gördüğünüz bir bestenizin adını söyler misiniz?”

“Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla dolu

Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu

Sevda bahçelerimin çiçekleri hep soldu

Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu”

“Fakat Zeki Bey, bu şiiriniz ve besteniz, 1962 yılından önceki döneme ait değil midir?”

“Öyledir efendim. Çok duygulanarak tekrar plak yaptım. Ben hiçbir plağımı tekrar etmem. Bunu tekrar plak okudum. Yani taş plak olarak okuduğum parçayı, ondan sonra ki long playimde, şu anda bile ağlayabilirim, stüdyoda okurken tekrar yeni yapmış gibi okudum. O besteği yaptığım zaman aşık değildim. Sanki telepatik bir olayla, ilerde o aşkım olacakmış gibi, yıllar evvelden hazırlanmıştı, o parça. Niye başka şarkılarımı long playimde okumuyorum da sadece bunu okuyorum? Çok enteresandır, sanki önce bestesi hazırlanmış da şahıs aranıyor. Hakikaten o besteyi yaptığım sene ne aşıktım, ne de bir kişi vardı. O kadar ki, o ayrılıktan sonra bir de baktım ki, o besteyi bu ayrılık için yapmışım. Yani yıllar sonra demiş ki Tanrı, “Sen bu besteyi yaparken birini düşünmüyordun amma, o birisi vardı. İşte o da geldi, bu olaydaki yerine oturdu.”

İşkence, sadece tırnak sökülerek, vücudun şurasına ya da burasına ya da burasına elektrik verilerek, ya da Neron’un zevki bu ya yirmi yaşındaki beton gibi delikanlılar sahaya çıkarılarak yapılmıyor. Bir kişiyi dinleyerek ona işkence yapıldığını ilk kez Zeki Müren’i bu konuda dinlerken gördüm.

Onu, yaşamının o çok özel bölümünden alarak, şu anda yeniden çekmekte olduğu işkenceden kurtarmak istedim ve…

“Zeki Bey, isterseniz daha gerilere, çok daha gerilere de gidelim” diyerek aldım, götürdüm, götürdüm, götürdüm...Nereye geldiğimizi tahmin edebilir misiniz, Zeki Bey? Zamanımızı da tahmin edebilir misiniz?”

“Elbette... İstanbul’da Boğaziçi Lisesi birinci sınıfını bitirdikten sonra Bursa’ya dönmüşüm… Bir yıllık anne, baba özlemi yanı sıra, Ayten’in özlemiyle de yanıp tutuşuyorum. Fakat Ayten’in bir hafta önce genç bir subayla nişanlandığı haberini alıyorum. Oysa İstanbul’da uzakta bulunduğum o bir yıl boyunca, her hafta birbirimize mektuplar yazmıştık. Sadece son iki hafta aksamıştı mektupları. Demek o arada nişanlanmış Ayten… Oysa Ayten daha benim yaşımda, nişanlanacak yaşta değil ki Ayten...”

O güne kadar tanımadığı bir başka duyguyla tanışması, işte bu olaydan sonra oldu.

“Kıskançlık nedir bilmezdim. Ayten’in nişanlandığını duyunca, kim olduğunu bilmediğim, fakat genç bir subay olduğunu öğrendiğim nişanlısını bütün benliğimle kıskandım.”

O gün tanıştığı bu duygu Ayten’i kaybetmiş olmak üzüntüsüyle birleşince ortaya adı olmayan bir bambaşka duygu çıktı.

Ve, o birleşen ters duygular, birleştikçe daha da güçlenen ters duygular, Zeki Müren’e neler, neler yaptılar:

“O kadar üzgündüm, o kadar üzgündüm ki, evde ecza dolabını açtım, annemin belirli günlerde kullandığı ilaçlarından tutun da, antibiyotik neviden, aspirinden, gripinden akla gelebilecek tüm ilaçlara kadar hepsini aldım, içtim. Beynim zonklayarak derin bir uykuya daldığımı hatırlıyorum. Göğsümün yandığını hatırlıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum. Gece yatağa girmeden önce almıştım bu ilaçları. Ertesi sabah kalkmıyorum. Biraz daha geçince uyandırmaya geliyorlar. Bakıyorlar ki bende hayat yok. Midem yıkanıyor. Uyandığımda, şu anda ki yeğenimin eşi avukat Turhan Olgaç’ ın babası sanat okulunun muhasebecisi Nuri Olgaç’ın kollarındaydım. Onun kollarında ayıldım. Babamın rengi kül gibi. Annem bitkin. Sebebini hiçbir zaman tam olarak anlayamadılar. Derslerimle ilgili olmadığına göre, o gönül bağının da etkilerini de bilmediklerine göre bir türlü anlayamadılar neden intihara teşebbüs ettiğimi. Onlara da, daha sonraları da kimselere söylemedim bunu. Kısmet sizeymiş. İlk kez şimdi açıklıyorum bu kabahatimi”

“Hiçbir sinema oyuncusuna aşık oldunuz mu, Zeki Bey?”

“Şöyle açıklayayım; Silvana Pampanini’nin bir filminde, arka planda koşan bir kadına takıldı gözlerim. İri gözleri, kocaman bir ağzı vardı. Yapılıydı da. Dikkatimi çekti. Sonradan adının Sophia Loren olduğunu öğrendim. Figüran olarak oynadığı o filmde soyadı Loren değildi. Sonra birden parladı. Ben de hayretle karşılıyorum. Demek, iri yarı, çekik gözlü, yeşil gözlü, büyük ağızlı o kadın, benim hayatımda, diğer sarışınlara veya başka tipteki hanımlara tercih ettiğim bir tip oldu. Yakın tanıyınca çok sevindim. Venedik’te bir filminin galasında ve Ankara ‘ya geldiğinde İtalyan Büyükelçiliği’nde bir kokteylde birlikte olabilmek fırsatı doğdu. Gözlerine çok dikkatle baktım. Hiçbir renkli film, onun gözlerini tam olarak aksettiremiyor”

“Renkli filmlerin aksettiremediği o rengi siz tarif edebilir misiniz?”

“Onun gözlerindeki rengi izah edemem dediğim şu anda, karşımızdaki Bardakçı Koyu’nda, denizde, bazı o renk hareler ve haleler görmekteyim. Su rengi, deniz denemez, dere denemez, yeşille mavi karışımı kedi bakışlı benim idealimdeki kadın tipidir. Arkadaşlar arasında ikiye ayrıldık ilk zamanlar. Sophia Loren’i sevenler, Gina Lollobrigida’yı sevenler diye. Ben daima, büyük ağzına rağmen, iri yarılığına rağmen hep Sophia’ci oldum, hep Sophia’ci kaldım. Tipim o, demek ki”

“Zeki Müren kendi sevdiklerini işte böyle anlatıyor. Peki ya kendini sevenleri nasıl anlatacak bakalım?”

“Yıllarca çarşamba ve pazar matinelerinde hiç aksatmadan beni izleyen bazı hanımların tutkusundan söz etmek isterim bu konuda. Buna aşk demek yanlış olabilir. Sanatkar sevgisi demek doğru olabilir amma, kara sevdaya yakın, veya kara üstünde duygu taşıyan hanımların bazılarında hayret edeceğimiz bu noktaya ilk defa temas ediyorum. Şu anda burada, çok yakınımızda oturan Melahat Ercan Hanım, anılarını bir süre önce bir gazeteye anlattığı için, ben burada ondan pek söz etmeyeceğim. Madem ki biz, hiç anlatılmayanları anlatıyoruz burada, başka bir hanımdan söz edeyim. Ö.C adlı Suadiyeli bir hanım kızımız ‘Zeki Müren’le aynı yatakta nasıl yatabilirim?’ diye yıllardır tahayyül etmiş. Bana yıllar boyu mektuplar yazdı, şiirler yazdı. Yaşından umulmayacak şekilde aruz veznini iyi bilen ve kafiyelerini çok başarılı bir biçimde seçebilen yeteneğe sahipti. Hayatta bütün arzusu, benimle aynı yatakta yatmakmış. Sonunda bunu başardı da. Nasıl bir çare buldu, tahmin edebilir misiniz? Hayat Hastanesi’nde yatmıştım. Dirseğimde bir beze olmuştu. Ağrıyordu. Onu yardılar. İki gün Hayat Hastanesi’nde kaldım. Ve duydum ki, yastık kılıfları ve çarşafları değişmesine rağmen, Ö.C. hasta yattığım yatakta yatmış. O kadar izlemiş ki, o sabah ben hastaneden çıkmışım, bir saat sonra o başvurmuş ve benim yattığım yatağa yatmış. Şimdi evli olduğunu ve hatta çok mutlu olduğunu duydum. Ona çok memnun oldum. Fakat aynı yatakta yatmak arzusunu hastanede tatbik etmesine çok şaşırdım. Bana kuvvet olsun diye hediye edilen boncuklar, boynumdaki şu altınlar, ki benim için her biri bir hazineye bedeldir, el işleri, örgüler...”

“Ya aldığınız mektuplar?”

“Çok büyük aşklar vardı o zarfların içinde. Hepsine saygı duyarım. Halen devam ediyor”

“Nasıl ifade ediyorlar aşklarını bu hanımlar?”

“Sizi uzaktan sevmek de bize yetiyor, ya da hayatımız sizsiniz, ya da, dün gece TRT-1’de saat 00.30’da sizi dinledim ve kulaklarımda sesinizle uyudum, Ankara Polis Radyosu’nda sizi şu saatte dinlerken hep ağladım, bir ay önce Bodrum’daydım, siz Penguen Pastanesi’nde otururken sizi 20 gün süreyle her gece altı masa karşınızdan izledim, gibi duygular, ifadelerle dolu mektuplar. Mesela 30 senedir devamlı yazan bir hanım var. Soyadını bilmediğim için adını verebilirim. Adı Hale. Bir kez olsun kendini tanıtmamıştır. Fakat hep yazar. Çok hanımefendi bir bayan. İfadelerinden anlıyorum. Bir başka hanım ki, o da yıllardır mektup yazar, bir hanım arkadaşımla tanışmış. Demiş ki; ‘Beni tanıştırır mısın? Eşimden ayrılmaya hazırım, benimle evlenir mi?’demiş. Hemen haber gönderdim. Ben evlenmeyi düşünmüyorum. Hem düşünsem bile, benim yüzümden bir yuvanın yıkılmasına müsaade edemem lütfen vazgeçsin bu isteğinden dedim. Sahnedeyken bu aşk mektupları daha çok geliyordu. Şimdi gelen mektupların çoğunda, para yardımı isteniyor”

Çoğu hanım hayranları da, göz nuru dökerek işledikleri elişlerini gönderiyorlar, ya da getirip elden veriyorlar Zeki Müren’e.

Bir tanesini ben de gördüm ve böylesine bir elişini ne kadar uzun süre ve ne yüce bir sabırla işlenmiş olacağına akıl erdiremedim.

Kanaviçe üzerinde Zeki Müren’in iki fotografı konulmuş, fotografların çevreleri adı nedir bilmediğim bir işle süslenmişti. Ve...

Zeki Müren’in ‘Kahır Mektubu’ adlı uzun şarkısı, bir metreden uzun bu kanaviçeye, parmak boğumu harflerle göz göz, nur nur, sabır sabır işlenmişti.

4.) Bölüm

Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının çevrelediği bir zamanlar ki diyarlarımızda şimdi bayrağımız dalgalanmıyor amma, şimdi o ülkelerde yüzlerce, binlerce, onbinlerce evde, Zeki Müren’in plakları ve kasetleri, özlemle kavruk yüreklere Türkiye kokusu taşıyan tanıdık rüzgarlar estiriyor.

Zeki Müren, işte böylesine yüce bir gururun sahibidir.

Çıkabilmeyi bile bir yüzyılda ancak ender birkaç sanatçının başarabildiği, başdöndürücü rüzgarlı, kulakları dost seslerini bile sağırlaştıran uğultulu, kişiye kendinden başka kimseleri göstermeyen tipi fırtınalı, sadece üzerindeki kişiyi aydınlatan şimşekli ve her an en acımasız yıldırımların hedefi bir sanat zirvesinde, o zirvenin bir parçası olmuşçasına bir dimdiklik içinde çeyrek yüzyılı aşkın bir süreye meydan okuyabilmek yüce gururuna da sahiptir, Zeki Müren.

Şimdi tüm bu yüce gururlarını bir yana bırakıyor ve…

Bir başka gururuna, uzaysal bir nicelik getiriyor, gururla;

“Yaşamım boyunca en büyük gururum, çalıştığım yıllarda, sanatçılar arasında her zaman vergi rekortmeni olmamdır” diyor.

Ve kendisini sahnelerinden koparan tıkalı iki damarını, kalbinin üstündeki yuvarlarından koparmayıp, atamayarak onlardan öcünü alamamasının verdiği hınç ve öfkeyle sürdürüyor konuşmasını;

“Son yedi yıl çalışmadığım için, tabii ki vergi rekortmenliğim elimden gitti. Çalışmadığım yıllarda 27’ye inmek, 28’e, 30’a inmek, beni sanki ne ondan iner gibi bir duyguya kaptırmıştı. Fakat bu sene, hiç çalışmadığım halde ALO dolayısıyla 13 milyon civarında vergi ödedim. Bu yıl ALO bana 25 milyon ödedi. Bunun yarısından fazlasını devletime ödedim. Kendimce, iyi bir vergidir bu”

Vergisini kuruşu kuruşuna ödeyen her mükellefin en doğal ve hatta yasal hakkı ile, öteki sanatçılardan hesap soruyor şimdi Zeki Müren;

“Yılda 300 gün sahne çalışması yapan bir kişinin vergisiyle, evindeki köşesinde oturan ve aldığı kira yada birkaç temeddülerle gelir sağlayan bir insanın vergisinin aynı olması, hatta evindeki köşesinde oturan kişinin vergisinin, onların çoğundan fazla olması, imkansızdır”

Sağlığı nedeniyle çalışamadığı için, istediği ölçüde vergi verememesine için için üzülen Zeki Müren, vergi yoluyla olmasa bile, bir başka yolla, devlet eliyle halka katkıda bulunmak istiyor.

“Fakir Fukara Fonu çok dikkatimi çekti” diyor.

“Ben bu fona bir katkıda bulunmak istiyorum. Sağlık durumum büyük bir konser verebilmemi engelliyor. İsterdim ki böyle bir konser verebileyim ve bu konserin tüm gelirini Fakir Fukara Fonu’na bağışlayabilmiş olayım. Fakat şunu yapabilirim. Özel bir plak okuyabilirim. Bu plak, piyasada özel bir fiyatla satılabilir ve gelirinin tümü, Fakir Fukara Fonu’na bağışlanabilir. Bunu yapmayı çok isterim amma, bu plağı yapabilecek yiğitlikte bir plak şirketinin olaya öncülük etmesi gerekir”

“Sahne çalışmalarını engelleyen sağlık durumu, konser vermesini de engellediğine göre, Zeki Müren’in gelenekselleşen Bodrum Kalesi konserlerini de mi dinleyemeyeceğiz artık?”

“Maalesef, ona da izin vermiyor doktorlar. Öylesine bir çalışmayı ve heyecanı kalbimin artık taşıyamayacağını bildiriyor doktorlar”

“Bir Bodrum Kalesi konserine nasıl hazırlanırdınız ve o kale konserlerinin öncesi ve sonrası heyecanınızı anlatır mısınız Zeki Bey?”

“Bugüne kadar Bodrum Kalesi’nde beş konser verdim. Bunlardan ikisi televizyonda yayımlandı. Bu konserlerimin hazırlığına şubat ayında başlıyorum. Bu yıl ne okumalıyım diye bir tür seçim yapıyorum önce. Dinleyicinin durumu ne tür şarkıları dinlemeye müsait… Onu inceliyorum. Çok klasik olursa, kaledeki halk ne derece etkilenir? Çok piyasa şarkısı olursa ne derler? Düşünüyorum ve şöyle diyorum, mesela: Halkın bir bölümü Klasik Türk Müziği sever. Başa, ağırları koyuyorum. Bir bölümü halk müziği sever. Birkaç maya koyuyorum. Türkü sevenlerimizde var. Ben türkücü değilim ama, finale de sevilen, hareketli parçalar koyuyorum. Bunlar moda şarkılar olmalı. Başkalarının meşhur ettiği parçalardan bir iki tane de almalı mıyım, repertuara? Şu parçaları koysam, kaledeki halk belki sevebilir amma, televizyon seyircileri? Düşünün bir sınava çıkıyorsunuz o akşam ve bu sınavın mümüyizleri bütün Türkiye... Herkesi memnun edebilmektir göreviniz. Yani bir masa kuruyorum. Bunun üstünden hem sebze yemeği, hem et yemeği, hem pilavı, hem tatlısı, hem salatası, meyvesi bulunsun istiyorum ki, herkes tatmin olsun. Bunu hazırlayabilmek aylar sürüyor. İstanbul’da saz provalarına başlıyorum. Ve de konserden birkaç gün önce sazlar geliyor, benim buradaki evimin balkonunda, veya hava rüzgarlıysa salonunda, provalara devam ediyoruz. Sazların tümü gelemese de, tüm saz heyetine hükmedecek kalitede yedi kişiyle sekiz on prova yapıyoruz. Ta ki hazırız diyebilinceye kadar. Bu çalışmalardan bir ay önce, bir çeşit kamp hayatına çekiliyorum. Denize girmiyorum, rüzgardan kaçıyorum ve herkesin cup cup diye denize girdiği günlerde ben bir köşeye çekiliyorum ve bir ay sonra konserim var diye oturuyorum. Gece hafif bir rüzgar esse, ‘Acaba boynum terli de ,sesim mi kısılır?’ korkusuyla içerlere kaçarım. Ne içki ne aşırı yemek… Tam bir kamp hayatı bir ay süreyle… Zor amma, mukabili o kadar yüksek derece bir manevi ödül ki… Herşey değer o ödüle… Bazı kişiler ‘Kimbilir bu konser karşılığında neler neler almıştır?’ diyorlar. Değil… Tek kuruş almadım. Hatta verdim…”

Zeki Müren, üç yıl önce televizyonda da yayımlanan kale konseriyle ilgili bir anısını da anlattı:

“Koskoca tarihi kaleye herhalde taştan tuğladan lavabolu soyunma ve dinlenme odası yapacak değiller ya... Bir köşesine bir çarşaf çekiliyor ve ben onun arkasındaki bölümü soyunma ve dinlenme odası olarak kullanıyorum. Sanatçının bazen, ki biz ona ‘stres idrarı’ deriz. Sahneye çıkmadan önce heyecandan, küçük çişi gelebilir. Üç yıl önceki o konserde, elektrikler kesildi, ses tesisatı bozuldu. Tam beş saat, o çarşafın arkasındaki bölümde bekledim. Gitmek isteseniz gidemezsiniz çünkü binlerce kişi oturmuş, çıt çıkarmadan sizi bekliyor. E, bu kadar sürede, üstelik heyecanı da katınız, insanın tabi çişi gelecektir. Bodrum Kalesi’nde lavabo ,tuvalet yok ki gidesiniz. Bir tarihi eserin duvarına da çiş yapamazsınız. Birkaç şişe su getirttim. İçindeki suları döktüm ve o şişelere azar azar çişimi yaptım. Ve onlar da görünmesin diye üzerlerini gazeteyle kapattım. Konser sonrası o şişeleri orada bırakamazdım ya... İçi idrarımla dolu şişeleri gazete kağıdıyla sardım ve kolumun altına alıp, onları eve götürdüm. Kim bilir halk, o an kolumun altında sıkı sıkı tuttuğum, gazete kağıdıyla yapılmış pakette ne olduğunu sanıyordu”

“Sahne çalışmaları yaptığınız yıllarda da böyle birşey olur muydu? Yani idrar?..”

‘’Evet... Her zaman… O, biz öyle deriz, bir çeşit heyecan idrarıdır. Tabii, gazinolarda, lavabolar, tuvaletler var. Sinirsel bir olaydır bu”

“Bu kadar yıllardan sonra, sahneye çıkmadan önce yine heyecanlanır mısınız?”

“Heyecanım fazlalaştı, eksilmedi. Daha fevkinde oldu her seferinde. Önceleri bir şey olmak heyecanı vardı. Şimdi olduğun yerde durmak çabası ve heyecanı var ki, bu daha da zordur. Eskisinden daha heyecanlıyım, daha titizim, daha mükemmel olma çabam var. Bir de yaş durumunu dikkate almak gerek, tabii. İnsan ellisinde, otuzundaki gibi olamaz. Bu yaşta o dinçliği gösterme çabasının verdiği bir yorgunluk da var”

“Konser sonrası heyecanınızı ve başarınızın verdiği tadı da aynı içtenlikle anlatır mısınız lütfen, Zeki Bey?”

“Konser sonrası hep, memnuniyetin verdiği ürperti içinde buldum kendimi. Uyku hapları alıp, bir an evvel uyumak yerine, bilakis, iki üç gün uyumayıp, o zevki tatmak arzusu... Hani, ‘Tanrı bana bir daha mı bu başarıyı nasip etti?’ duygusu ve zevki... İnsan uyuyarak bu zevkten uzaklaşmak istemiyor. Uyursam, başka rüyalara dalabilirim. Oysa içinde bulunduğum heyecandan, o tatlı ürpertiden daha güzel hiçbir rüya olamaz…. Hem bu heyecan gerçi rüya amma, üstelik gerçek… Uykuya dalarsam, o başarının heyecanını gölgelerim korkusuyla iki üç gün uyumuyorum. Doya doya, içime sindire sindire tatmak istiyorum o zevki, o heyecanı, o ürpertiyi... Bir çeşit ruhsal orgazmdır, bu... Ve insan, bu orgazm süresini ister istemez uzatmak istiyor. Sekste olduğu gibi düşününüz... Çok mutlu bir gece geçti... Son derece başarılıydım. Aman, harika... Enfes... Sanat hayatıma adımı bir kez daha altın harflerle kendi kendime yazacağım bir gece yaşamadım. Hemen gidip uyuyayım... İşte bunu diyemiyorum...Zaten ömür boyu uyumamışım. Uyanık kalayım da, bu zevkin, bu mutluluğun tadını uzun uzun çıkarayım diye uyumuyorum. Bir çeşit seksteki orgazmı uzatma gayreti gibi...Üç gün sonra ki onu da ben demiyorum, vücudum diyor yeter... Bu vücut bu kadar mutluluğa daha fazla dayanmaz diyor. Vücudum ve kendimi teslim ediyorum uykuya...”

“Böylesine mutlu anlarınızda hep, konser sonrası geceleri Bodrum sokaklarında yürüyüşler yaptığınızı hatırlıyorum. O nasıl bir duygunun sonucudur?”

“Yetersiz gibi bir benzetme olursa, bağışlayın lütfen. Seksi iki kişinin paylaşması gibi bir şeydir bu. Halkın arasına dalar da, tebrikleri duyarsam, o bir çeşit orgazm olayını karşı tarafta da hissetmek duygusudur. Orgazmın mutluluğunu yalnız başınıza yaşayamazsınız. Karşı tarafla birlikte yaşanmalıdır orgazm. Halk arasına girerek, işte bu paylaşma, ortaklaşma duygusunun mutluluğunu yaşıyorum. Evde kalsam o duyguyu hayalimde yaşatacağım amma evden iskeleye yürürsem, yüzlerce kişi, o geceyi yaşayan yüzlerce kişi, gözyaşıyla, neşeyle, elimi sıkarak, alnımdan öperek, alkışlayarak, o tatmini benimle paylaşacak. Yoksa o yorgunluktan sonra iskele meydanına kadar yürünemez...”

Zeki Bey, o konserinizde yürekten bir ‘helal’ deyişiniz vardı. Hatta çok gazetelerde o konserden söz edilirken ‘helalli konser’ deyimi kullanılmıştı. O ‘helal’ kelimesinin, o kelimeyle belirttiğiniz reaksiyonunuz da özel bir anlamı var mıydı?”

“Aldığınız bir malın, giydiğiniz bir elbisenin, taktığınız bir yüzüğün veya kol saatinin veya gözlüğün acaba helal mi, haram mı diye bir duygusu vardır ya… Bu alkışlar helal midir? İnsan içinden bunu soruyor. Ve hemen cevap veriyorum: Helaldir. Amma benim de yıllarca davranışlarımdaki gayretim helaldir. Helal, en sevdiğim kelimedir diyebilirim. ‘Bravo’nun çok üstündedir. ‘Helal’de gırtlağımın kanı var. Yıllarımın teri var, yorgunluğu var, titizliğim var, saygım var. Ürünüm helaldir. Ne güzel. ‘Helal’de, Allah vergisinin işlenişi ve bunu kitlelerin kabullenişi var. O helal sözünü bir espri haline getirmiştim o konserde amma, gerçekte şunu demek gelmişti içimden, ‘O tarafa helalse, eee, bana da helal...’ Az emek vermedim ben bu ürünü ortaya koyabilmek için...Sizlere de helal…E, bana da helal diyordum ve gülmeyle karışık büyük bir alkış kopuyordu. Yani onlarda helal ediyorlardı alkışlarını, sevgilerini…”

“Böylesine ‘helal’ sevgilerle dolu bir kişinin hiç mi kıskananı olmaz?”

Bunu sordun Zeki Müren’e:

“Yaşamınız süresince ne gibi kıskançlık olaylarıyla karşılaştınız?”

Önce çocukluğuna kadar gitti.

“Onbir yaşımda sünnet olmuştum. Babam bana NSU marka bir bisiklet hediye etmişti. Mahalle arkadaşlarım zaman zaman isterlerdi. Ben de verirdim binerlerdi. Bir gün baktım, bisikletimin lastiğinin arkasında, yerde, bir şeyler parıldıyor.Baktım bir avuç toplu iğne... Bisikletimin lastiğini patlatmak istemiş birkaç kötü ruhlu arkadaşım. Kıskançlıkla ilk o zaman tanıştım”

“Ya daha sonraki yıllarda?..Şöhretin mıknatısladığı kıskaçlıklar?”

“Şöyle bir olay hatırlıyorum, ben arabaya meraklı bir insan değilim. Ehliyetim de yok. Direksiyonu ancak filmlerde, rol gereği tutmuşumdur. Son arabamı aldığım da, ki o on yıl önceydi. Kırmızı bir Buick, üstü beyaz. Sıraselviler’de bir gazinoya gitmiştim. Çıktığımda bir de baktım, bir tornavidayla dört kez, çepeçevre kıyasıya çizilmiş buldum. Tam üzülürken, teselli olduğum nokta şu oldu. O sıradaki bütün arabalar aynı şekilde çizilmişlerdi. Ben buna layık mıyım? diye düşünürken, bir sadist insanın oradaki bütün arabalara aynı şeyi yaptığını görünce, olayın sadece bana müteveccih olmadığını anladım. Ve üzüntüm yok oldu”

“Fakat arabanız çizilmişti...”

“Olsun... Kasten bana yapılmış değildi ki…”

“Size kasten yapılmış bir sadistlik oldu mu hiç?”

“Çalıştığım gazinonun kulisinde mitoldü galiba, bir burun damlam dururdu. Burnum açılsın diye damlatırdım. Tam sıram gelmiş, sahneye çıkacağım. Burun damlamdan birkaç damla damlattım burnuma. Birden gözlerimden alevler çıktı, yaşlar fışkırdı, rimellerim aktı, makyajım aktı, yanıyorum. Derhal lavaboya koştum. Burnuma sular çektim, sular çektim. Kulise döndüğümde baktım şişeye. Miktarını biliyordum. Bir misli fazlalaşmıştı. Olay sonra anlaşıldı. Burun damlası şişeme, kezzap dökmüşler meğer. Allah’tan içinde bir miktar ilaç vardı. O nedenle etkisi yarı yarıya azalmıştı. Yoksa kezzap burnumdan ses tellerime akacak ve sesimi yok edecekti. Burnuma sular çekmekle çok iyi yapmışım. Kezzabın etkisinden kurtulmuşum ama kolay kolay kendime gelemedim. Ateş böcekleri vardı sahnede. Onlardan rica ettim, programlarını uzattılar. Yarım saat kadar gecikmeyle çıktım o gece sahneye...”

Böylesine olayları Zeki Müren, ancak mutlu bir olay sayesinde unutabiliyor.

Ve ancak o mutlu olaydan sonra kurtulabiliyor o üzücü olayın etkisinden.

“Bu olayın üzüntüsünü hangi mutlu olay unutturdu size?”

O olayı sadece mutlu bir olay olarak değil, en az vergi rekortmenliğinden duyduğu gurur kadar gurur veren bir olay olarak niteliyor:

“Antalya’da Derya Motel’de oturuyordum. 15 yaşlarında bir çocuk, elinde kağıda sarılmış bir kitapla geldi. ‘Bunu dün babam aldı, 151’nci sayfada siz varmışsınız’ dedi. Açtım Meydan Larousse… 9’uncu cildi. Müren Zeki olarak o ansiklopedide yer almışım, beni öylesine umutlandırdı öylesine gururlandırdı ki sevinç gözyaşlarımı tutamayacak duruma getirdi bu olay beni. Bir de 1955 yılında ilk altın plak alışım. Manolya bestemden ötürü aldım o altın plağı. Adı altın amma, tabii ki kendi değil… Nikeldir. Türkiye’de ilk altın plağı ben almıştım. Onun da mutluluğunu ve gururunu her zaman yaşatırım içimde”

Bir imparatorluğun geri çekildiği diyarlarda sesini duyurabilmek, yıllardır zirvelerde yükseklerden uçabilmek... 7’den 70’e değil, 4,5’tan 90’a ülkesinin tüm insanlarının sevgilisi olmak...

Bunların tümü kişiye gurur verici olaylar amma... Zeki Müren, tüm bu olayların da üstüne çıkıyor ve iki olayın gururunu, tüm gururların üstünde tutuyor.

Biri vergi rekortmenliği... Öteki ise Meydan Larousse’da yer alabilmek. Birinde devletin aracılığıyla halkına bir şeyler verebilmek mutluluğu ve gururunu yaşıyor, ötekinde ise…

Bu ansiklopediyi bütünleştirerek, tarihin sonsuzluğundaki yerini belgeliyor, ölümsüzlüğü selamlayarak ve ölüme meydan okuyarak, Meydan Larousse’un satırlarında...

5).

Zeki Müren, rol gereği dahi kimselere kalkmamış elini, sevmekten, okşamak ve vermek dışında başka kimselere uzanmamış elini, yaşamı boyunca belki de ilk kez, yumruklaştırıyor ve...

Nasıl kullanılacağını bile bilemediği o ilk yumruğunu dikleştirerek, o yumruğunun en yumuşak yerini, bir, iki, üç, tam üç kez masaya vuruyor, her biri bir ‘ah’ yakınmasıyla yankılanarak:

“Ah, ah, ah” diyor “Tümü, yaşamım boyunca bir uktedir içimde, buramda sokup atamadığım, bu”

“Nedir tüm yaşamı boyunca söküp atamadığı, içindeki, burasındaki tam yüreğinin üstündeki o ukte, Zeki Müren’in?”

Geliniz kendi söylesin, birlikte dinleyelim:

“Büyük Atatürk'ün devrine yetişemedim, O'nun devrinde şarkı söyleyemedim” diye yanıyor.

“Bir uktedir içimde, buramda, tüm yaşamım boyunca söküp atamadığım bu”

“Atatürk'ün huzurunda mı şarkı söylemek istiyordunuz?”

“Estağfurullah” diyerek gözlerinin önündeki bir hayalin büyüklüğü karşısında boynunu bükerek eğiliyor, “Lütufların o kadarını istemeye bilmem hakkım var mı, efendim? Ben sadece, O’nun devrinde şarkı söylemiş olmayı çok arzu ederdim. Yoksa ne haddimize, huzurlarında şarkı söylemiş olabilmeyi tahayyül edebilmemiz...”

Ve içindeki kıpır kıpır isteğini, bir yanık özlemle sürdürüyor:

“Ben plaklara, kasetlere okurdum, keşke o devirde olsaydı, video banda okurdum ve ona yine de ulaşırdım. Yeter ki yaşamış olaydım O’nun devrinde. Ben, 1951 yılında, daha doğrusu 1950 yılının son gecesi, yılbaşı gecesi ilk kez duyuldum radyodan. İçimdeki en büyük arzumdur, keşke yirmi yıl önce gelseydim dünyaya da, Büyük Atatürk'e dinletebilseydim sesimi, şarkılarımı. Hele huzurlarında şarkı söyleyebilmek?.. Benim için bahtiyarlıkların en büyüğü, en büyük bir arzum olamaz. Nasıl söyleyeyim bilmem ki, en tarifsiz olurdu bu”

Tam burada ‘Niçin?’ diye sorulmaz amma, belki anlatacağı başka bir şey vardır bu konuda diye sordum o ‘Niçin’i.

İyi ki de sormuşum.

“Çok değerli otoritelerden işittiğime göre, yani en sağlıklı kaynaklardan duyduğuma göre, Büyük Atatürk, masasında okuttuğu sanatçılara, hanımsa ‘Ne olur, kızım’, erkekse ‘Ne olur oğlum’... ‘Türkçe’yi fasih oku... Tek tek oku... Ne olur, ağzınızda gevelemeyin. Türk müziği çok güzeldir amma, kelimeleri de anlaşılır bir şekilde okursanız, çok daha güzel olur’ dediğini yankılardan duydum. Kimlerden duydum, onu da arz edeyim. Recep Zühtü Bey’den, ki zannederim yaverleriymiş, Refik Amir Kocamaz Bey'den, o da yakınlarıymış, Kılıç Ali Bey'den, Çallı İbrahim Bey'den duydum bunları. Bana dediler ki, ‘Ah, Atatürk’ün masasında O’na yakın okusaydınız, bu kadar tane tane okuyan ilk sanatçı siz olurdunuz ve bilseniz O’nu ne kadar mutlu ederdiniz’ Bu mutluluğa, bir gurura sahip olamadım. İşte büyük üzüntüm budur hayatta. Keşke O’nun masasında, Türkçe’yi onun dilediği şekilde rahat ve tane tane okusaydım, reaksiyonunu, mutluluğunu görmek isterdim, o yeşil gözlerde”

“Mavi değil miydi Atatürk'ün gözleri, Zeki Bey?”

“Şunu itiraf edeyim. Ben yeşil gözleri severim, yeşil gözlere bayılırım. Büyük Atatürk’ü de seviyorum ve O’nun gözlerini hep yeşil görüyorum. Kahve rengi de olsaydı Onun gözleri, siyah da olsaydı, ben o gözleri hep yeşil görecektim. Büyük Atatürk, benim gözlerimde, yeşil gözlüdür. En azından, ben onu öyle görüyorum”

Sevdiği kişileri, olmalarını istediği gibi görebilmek, Zeki Müren’in ilginç bir özelliğidir.

Çok kişinin tiksintiyle baktığı bir kubağayı bile sevse Zeki Müren, biliniz ki o kurbağayı bambaşka duygularla, bambaşka gözlerle seyrediyordur. Bu özelliği acaba, onun bir başka dünyayla ilişkisi nedeninden mi kaynaklanmaktadır?

“Sahi, Zeki Bey... Bir başka alem dediğimiz, ya da ruhlar alemi dediğimiz bir başka dünyayla ilginiz, ilişkiniz var mıdır?”

Bu soruyu da iyi ki sormuşum... Hiç bilmediğimiz, hiç duymadığımız bambaşka bir özelliği tanıdık Zeki Müren’in:

“Onu da anlatayım. ‘Dünya Sevgi Birliği’ diye bir birlik vardır. Dr. Rafet Kayserioğlu’nun başkanlığında. Yıllar önce, Band Reklam’da bulunmam gerekmeyen bir saatte bulunuyordum telefon çaldı ben reklama ben, band doldurmak için giderim. Telefondaki kişi Dr. Rafet Kayserioğlu idi ve beni arıyordu. ‘Emir aldık bazı yerlerden, sizi şu an filanca adreste bekliyoruz’ dedi. Verilen adrese gittiğimiz de, onlar beni kapıda bekliyorlardı. Medyum arkadaşın adı Özcan’dı. Beni kabul ettiler. İçerde müslüman ve gayrimüslim otuz kişi vardı. Yüz, kalbin aynasıdır derler, o kişilerin de iyi insanlar oldukları yüzlerinden belliydi. Ben ilk defa böyle bir celsede bulunuyordum. Heyecanlandım. Ne olduğunu pek anlayamadım. Beyti Dost diye... Nasıl anlatayım bilmem... Mertebeden tabirini kullanayım. O mertebeden mesaj aldıklarını, Zeki Müren’in de aralarına katılması gerektiğini anlattılar. Hayret etmedim. Bana ‘Beyaz Güvercin’ mertebesini layık gördüler. ‘Beyaz Güvercin’in ne olduğunu sorduğum zaman, ‘İnsanla peygamber arasında bir kat, bunu size Tanrı vermiş. İnsanüstü bir yerdesiniz’ dediler. Bu, iki üç seansta makara bandlara kaydedilmiş durumdadır. Aynı birlik duruyor, onların muhafazasındadır. Her sanatçı insanüstüdür. Hayret etmedim. Tanrı vergisi olarak, normal insanların biraz fevkinde bir yaratıcılık taşıyan, daha doğrusu bu hasretin Tanrı tarafından layık görüldüğü bir kul olarak ben yalnız kendimi değil, dünyadaki tüm sanatçıları kabul ediyorum. Gelelim, ‘Sevgi Birliği'ne ‘Beyaz Güvercin’ mertebesi bana onlar tarafından verildi ve bir de ‘Ruh Dünyası’ isimli mecmualarına kapak yaptılar beni. O kadar tenkide uğradılar ki, ertesi sayıda, başyazı izah etmek zorunda kaldılar. ‘Beyti Dost’tan aldığımız mesaja göre Zeki Müren bizim grubumuza katılmalıdır ve de kendisine ‘Beyaz Güvercin’ mertebesini veriniz. O, diğer insanların üstünde bir kademedir’ deyip, açıklama yaptılar. Bu, onların iddiasıdır. Ben öyle bir iddiada değilim, sakın yanlış anlaşılmasın. Allah güzel bir ses verdiyse, ben de onu Allah’a bin şükür, gayretimle iyiye kullandımsa, her sanatçı bence, etkileyici olduğu sürece insanüstüdür. Ben sadece ‘Sevgi Birliği’nin bana layık gördüğü durumu anlatmak istiyorum”

“Devam etmediniz mi celselere?”

“Ondan sonra ben iki celsede daha bulundum. Birinde benim de medyum Özvan gibi uyuyup, uyuyamayacağımı denediler. Beni tam uyudu zannettiler. Gözlerim aralıktı, tam uyumamıştım. Gözlerimin arasında, karşımdaki o muhterem beylerin ve hanımların adeta secde eder duruma geldiklerini gördüm. Çok irkildim. ‘Ben bir kulum, ben de terlerim, benim de tükürük bezim veya gözlerim sulanabilir, saçlarım yağlanabilir’ diyerek, çok değişik bir duyguyla kendimi çektim. Eğer bu satırları okuyorlarsa, kendilerinden özür diliyorum. Amma benim de aldığım bir mesaj, yani vicdanımın ve ruhumun etkilenmesi sonucu beynimin verdiği karar, ona da mesaj diyelim, o mesaj Beyti Dost'tan değildi amma çok daha büyük bir kudretten, Yaratan’dandı, bana, ‘Devam etme bu gibi toplantılara’ gibi bir fikir geldi ve kendimi çektim. Kendilerinden özür diliyorum”

“Yani bir çeşit kaçma oldu bu?”

“Öyle de denilebilir, belki”

“Kaçmadan söz ettik de aklıma geldi Zeki Bey... Askerlikte hiç kaçtınız mı?”

“Torpil herhalde düşünseydim, bir büyüğümün ricasıyla Ankara'da, İstanbul’da kalabilirdim. Ben yedek subaylığımı Çankırı’da yaptım. Torbadan Çankırı’yı çektim, şeref duyarak söylüyorum, gayet makul bir şekilde Çankırı’ya gittim. Öyle rapor alıp, askerden kaçanlardan nefret ederim. Çankırı’da halkla bütünleştim. Her cumartesi moral geceleriydi, o gecelerde konserler verdim. Nuri Teoman Paşa'ydı, paşamız. Çok güzel gecelerimiz geçti. Diğer arkadaşlarım üç saatlik yola katlanıp cumartesi pazarı Ankara’da geçirip dönerlerdi. Benim için o imkan da yoktu. Çünkü her cumartesi konserim vardı. Benim Ankara'ya gitmem şöyle dursun, Nevzat Sümer, Selahattin İnal, Ferit Sıdal üçlüsünü davet ederdim konserlerime. Kimse bana, ‘Askerliğini raporlarla idare etti’, ya da ‘Hafif yaptı’ diyemez”

“Silah kullandınız mı askerlikte? Ya da nasıl kullandınız?”

“Sormayın... Bir tesadüf, beni atış birincisi yaptı. O gerçekten bir tesadüftür. Gez, göz, arpacık olayı herkesçe malum... Anadolu'dan delikanlılar vardı. ‘Biz şöyle ava gideriz, biz uçan kuşu bile vururuz’ diyen delikanlılar atışlarda karavana... Ben attım, gerçekten tesadüftür, tam onikiden vurdum. Omuzlara kaldırdılar beni... Onikiden vurduğuma kendim de inanamıyorum. Ondan sonra defne dalının içine ‘45'inci Dönem Atış Birincisi Zeki Müren’ yazıldı, duvara asıldı”

“Hayatınızda torpilden hep nefret ettiğinizi söylediniz amma, benim notlarımda ufacık husus var bu konuda. Gerçeğini kanıtları bile bilmediklerinden ben de öğrenemedim. Onu sizden öğrenebilir miyim?”

“Çok merak ettim. Ne imiş acaba bu torpil?”

“Antalya’da Türk Hava Yolları’nın uçağı bozulmuş mu, gecikmiş mi hatırlamıyorum. Sizin için özel bir askeri uçak gelmiş, yalnız sizi almış götürmüş. Böyle bir olayı hatırlıyor musunuz?”

Zeki Müren cömertçe bir kahkaha attı:

“İyi ki sordunuz da, o küçücük notunuzdaki şüpheyi bile yok etme fırsatı verdiniz bana” dedi.

Ve o olayı tüm ayrıntılarıyla anlattı:

“Afgan Kralı’nın Türkiye’ye davetli geldiği yıldı. Türk Hava Kuvvetleri Ankara’da Marmara Otel’de bir balo düzenlemişti. Baloya konuk Afgan Kralı da davetliydi. Baloda benim konserim vardı. Daha önce Jandarma Kuvvetleri’nin, Kara Kuvvetleri’nin, Deniz Kuvvetleri’nin balosunda da bu konserleri vermiştim. Şimdi sıra Hava Kuvvetleri’nin balosundaki konserimdeydi. Yaldızlı davetiyeler basılmış, üzerine ‘Zeki Müren Konseri’ yazılmış, herşey hazırlanmıştı. Ben o gün Antalya’da Derya Motel’de kalıyordum. Baloda konserim gece saat 23.00’de başlayacaktı. Saat 18.00’de Antalya’dan Ankara’ya uçak vardı. Bolbol yetişebilecektim konsere, fakat Türk Hava Yolları’nın uçağı Antalya'da bozuldu. Uçağın kalkamayacağını anons ettiler. Başka bir vasıtayla yetişmek mümkün olsa, yetişeyim. Fakat mümkün değil. Torosları nasıl aşarsınız? Şimdiki gibi özel helikopterler de yok tabii. Durumu telefonla hemen Ankara’ya bildirdim. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur Paşa’ya bildirmişler. Biraz sonra bana haber geldi. ‘Siz bekleyin, biraz sonra özel bir askeri uçak gelecek, sizi alacak’ dediler. Kayseri’den mi, Adana’dan mı bilmiyorum, yakın bir askeri birlikten kalkan uçak bir süre sonra beni almak için Antalya’ya geldi. Gece 23’teki konserime ancak öyle yetişebilirdim. Beni almak için uçak geldiği tabii yolcular arasında duyuldu. Bir avukat, ‘Efendim benim yarın duruşmam var, yetişmem lazım’ diyerek itiraz etti. Bir başka avukat onu susturdu. ‘Yahu çocuk zaten fahriyen bir konsere gidiyor. Bırakın da yetişsin. Saat 6... konseri 23'de... Senin benim duruşmam ertelenebilir’ Uçağa bindim ve Esenboğa yerine Etimesgut Askeri Havaalanı’na indim. Benim için Esenboğa’da bekleyenlere de açıklama yapmışlar. ‘Zeki Müren’i bekleyenler, Etimesgut'a gelsinler’ demişler. Askeri uçak... Özel olarak bana tahsis edilmiş... Nasıl gurur verici bir olay benim için... Bir de askeri havaalanına inmek de çok güzel oluyormuş. İnsanı üniformalı kişiler karşılıyor. Çok onore oluyor insan. Hemen Marmara Oteli'ne gidildi. Smokinlerimi giydim ve konserime başladım. Önde Cumhurbaşkanımız Sayın Cevdet Sunay ve konuk Afgan Kralı... Protokol ötesi yerinde Sayın İsmet İnönü ve eşleri Sayın Mevhibe İnönü Hanımefendi oturuyorlar. Ben şarkılarımı söylerken Sayın İnönü’nün önünden geçiyordum ki, Sayın İnönü, Mevhibe Hanımefendi’nin kulağına eğilerek birşey fısıldadılar. Sonra ismini bilmediğim bir yaver geldi, ‘İnönü ‘Bir İhtimal Daha Var’ adlı şarkıyı söylemenizi istiyor’ dedi. Ben de onun emri olan şarkıyı, onun önünde, ona hitap ederek söylemeye başladım:

“‘Bir ihtimal daha var...’ dedim ve gerisini hemen değiştirdim, şöyle yaptım: ‘O da sevmek mi dersin’ Bir alkış koptu salonda... Daha şarkının başındayım, devam edemiyorum alkışlardan. O nüansın farkına sadece Afgan Kralı varamadı. Çünkü Türkçe bilmiyordu. Fakat sonra herkesin alkışladığını görünce o da alkışlamaya başladı. Bugün gibi hatırlarım, ilk alkış sayın Muhsin Batur Paşa'dan gelmişti. Ben şarkıya ‘Bir ihtimal daha var’ diye başlayınca, herkes ‘O da ölmek mi dersin’ diye devam edeceğimi sanıyordu. Ölmek yerine sevmek deyince, o gece zaten başkaydı, bambaşka oldu. Hayatımın en büyük alkışını o gece aldığımı söyleyebilirim”

“Atatürk’ün huzurunda şarkı söyleyemediğiniz için üzgün olduğunuzu söylüyordunuz. Hiç değilse İsmet İnönü’nün huzurunda söyleyebildiniz. O da onurlu hatırlanacak bir anı tabii...”

“Elbette.... Bakınız onurla hatırlanacak bir olay dediniz de aklıma getirmiş oldunuz... Bir gece Sayın Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın huzurlarında da şarkı söyledim”

“Çankaya Köşkü’nde mi, Zeki Bey?”

“Hayır, Taşlık Gazinosu’nda...”

“Bir de onu anlatsanız... Çok mu yordum yoksa bugün sizi Zeki Bey?”

“Çok rica ederim... Beni geçmişimde yaşatıyorsunuz. Hatta dinleniyorum”

“Sağolun... Evet, Sayın Sunay’ın huzurlarındasınız...”

“Olay şöyle oldu: Mini etek giyerek sahneye çıktığım yıldı. Gerçekte giysim o mini etek adıyla anılır amma gerçekte bir gladyatör kostümüydü. Arkası pelerinliydi. Kuliste, gazino sahibinden şöyle bir ikaz geldi bana: ‘Bu gece gazinomuzda Sayın Cumhurbaşkanı’mız var. Acaba O kostümü bu gece için giymeseniz olmaz mı?’ Kostümün pantolonu yok ki giyeyim. Çizmeleri var, gümüş rengi. Üstünde de etek. Arkasında da yerlere kadar pelerin. Çok şık bir kostümdü. Dizimin üstünden şu kadarcık bir yerim görünüyor. İkaz edenler dediler ki, ‘Sayın Cumhurbaşkanı’mızın huzurunda mini etek giymek ona saygısızlık olmaz mı?’ Ben de dedim ki, ‘Büyük insanlar toleranslıdır. Sanatçıya hak verirler. Ben, kınayacağını veya yadırgayacağını sanmıyorum, Sunay Paşa’nın... Giyerim’ Fahrettin Aslan haber gönderdi. ‘Beyaz pantolonunu giysin’ dedi. Bu kez ben karşı çıktım. ‘Bu kıyafet ya hiç giyilmez, ya da tam giyilir’ dedim. Sonunda o kostümle çıktım, şarkılarımı okudum ve... Bir de ne göreğim? Salonda ilk alkış Sayın Sunay Paşa’dan gelmez mi? Yanında eşleri Atıfet Sunay Hanımefendi, kızları ve damadı Şadi Bey vardı. Meğer protokol masasında alkış olmazmış. Şaşırdılar. Fakat Sunay Paşa Protokolün bu yasağına aldırmadılar, beni içinden geldiğince doyasıya alkışladılar. Ve nasıl göğsüm kabardı o gece, anlatamam...”

Ona herkes ‘Paşa’ diyor Bodrum’da. Fakat o bir çocuktur, orada. Hakkınca tadılamamış sevgi sıcaklıklarının gözeneklendirdiği bir çocuksal yaşamın susuzluğunu Zeki Müren denizine kavuşmuş bir sünger rehaveti içinde gideriyor, Bodrum’da kana kana.

Bodrum’un ve Bodrum’luların bir çocuğudur artık o, Bodrum’da. Bacak kadar çocuklardan, bacakları tutmaz ninelere, dünyaca ünlü kişilerden, sesleri çıkmaz, solukları duyulmaz kayıkçılara kadar tüm Bodrum’luların ve Bodrum’a gelen tatilcilerin ancak bir çocuğa duyulabilecek yücelikteki sevgilerini esirgemedikleri bir ‘çocuk’ tur, Bodrum’da Zeki Müren.

“Paşam, hayırlı günlerin olsun...”

“Senin de hayırlı günlerin olsun, Süleyman...”

Otomobiliyle Bodrum içinden geçerken, bir eli hep pencereden dışarıdadır, Zeki Müren’in. Kendinden önce otomobilini tanıyıp, kendini henüz görmeden el sallamaya başlayanlara Zeki Müren’in selamı da önceden hazırdır.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın, uzaktan bakıldığında villalardan oluşan bir tatil köyü görünümü izlenimi veren ‘Özel Eğitim Merkezi’nin önünden geçen yolda, askerler de selama duruyorlar, ama Halikarnas Balıkçısı’nı babaları olarak kabullenen Bodrum’luların şimdi bir de Zeki Müren adlı çocukları vardır.

“Benim adım Mehmet Hak. Burada, Bodrum’da vazocuyum. Vazoculuk yaparım, vazo satarım. Bu Zeki Bey benim dükkanın önünden geçmese, ben o gün vazo satamıyorum. Vallahi bir haftadır ortalarda görülmüyor. Yeminle söylüyorum, bir haftada bir tane vazo satamadım. Şimdi bugün dükkanın önünde ya... Üstelik halimi hatırımı da sordu ya... Ben biliyorum, şimdi bugün ekmek gibi vazo satarım artık. Bir başka oluyor Zeki Müren’in uğuru... Sınamışım, denemişim... Onun için böyle güm güm diye konuşuyorum”

Bodrum sokaklarında Zeki Müren, İstanbul’un her iskeleye uğrayan ve ‘dilenci vapuru’ deyimiyle tanımlanan vapurları gibidir. İki adım atıyor, bir lokantacı fırlıyor dükkanından ve ellerine sarılıp, elini öpüp başına koyuyor Zeki Müren’in.

İki adım atıyor, atmıyor, bir boncukçu kesiyor yolunu:

“İyi akşamlar olsun Paşam...”

“İyi akşamlar, yavrum... Hayırlı işlerin olsun...”

Ellerini birbirlerinin bellerine dolamış iki sevgili midir, iki nişanlı mıdır, onlar görüyorlar Zeki Müren’i karşıdan. Bir solukta yanına geliyorlar. “Paşacığım, izin verirseniz birlikte bir fotograf çektirelim mi?”

Çantalarından bir fotograf makinesi çıkarıyorlar ve çevredeki kalabalıktan birine yalvarıyorlar.

“Bak kardeşim, şuradan bakacaksın, şuraya basacaksın... Bir dakika bekle, yalnız... Biz şöyle geçelim, önce...”

Biri bir yanına, biri öteki yanına sokuluyor Zeki Müren’in ve hep birlikte fotograf makinesinin ‘çıt’ sesini bekliyorlar içten bir tebessümle.

“Paşam, paşacığım... Bir tane lokma buyur, Paşacığım...”

Camlarla çevrelenmiş bir sehpada İzmir lokması satan bir delikanlı, kürdanın en dibinden itinayla tuttuğunu göstererek, kürdanın ucundaki İzmir lokmasını Zeki Müren’e ikram ediyor:

“Afiyet olsun, Paşam... Buyur ye, lütfen...”

Zeki Müren başını bir omuzun üstüne yaslıyor, özür diliyor:

“Duymuşsundur, perhizdeyim, yavrum... Artık bana ne içki, ne tatlı... Hepsi yasak, yavrum...”

Lokmacı, lokmasını yemese bile, kürdanını kesinlikle tutturabilmek için ısrar üstüne ısrar ediyor Zeki Müren’e:

“Paşam, sen yemesen de al, bak yanında misafirin var.. Ona ver, o yesin”

Bodrum’da Zeki Müren’in kimseye ‘Hayır’ diyebilme özgürlüğü yok. Fakat o özgürsüzlüğün böylesinden hiç de yakınmıyor.

“Beni yaşatan da bu sevgi, beni öldürecek olan da bu sevgi” diyor “Allah eksikliğini göstermesin sevginin böylesinin...”

Bir Bodrum evinin bahçesini peçeleyen bembeyaz duvarın dibinde oturan 85’lik mi desem 90’lık mı desem bir nine, yüzyıla yaklaşan ömrünün geride kalan zamanın izlerini beklenen yüzünün kıvrımlarını kıpır kıpır kıpırdatıyor:

“Zeki Bey evladım, Zeki Bey evladım...”

“Buyur teyzeciğim...”

“Üç gecedir yolunu gözlüyorum burada evladım... Yoksun, neredesin?”

“Misafirlerim vardı teyzeciğim... Onlarla meşguldüm...”

Gel de çekme şu fotografı... Zeki Müren kaldırımın kenarına çömelmiş, hayır, hayır, bir objektife poz vermiyor... 90’lık ninenin gönlünü de alıyor değil... O 90’lık nineyle, içtenlikle, sohbet ediyor, içtenlikle özlem gideriyor. O Zeki Müren de onu aynı içtenlikle özlemiş.

Heyecandan elleri ve dudakları titreyen bir adam yaklaşıyor yanıma:

“Müsaade eder misiniz?” diyor titrek titrek “Zeki Bey’le bir maruzatımı konuşabilir miyim?”

“Buyurun, kendisine söyleyin... Kendisinden izin alın...”

Daha da artan bir titreme temposuyla adam, Zeki Müren’e dönüyor:

“Ben Bodrum’a bu sabah intikal etmiş durumdayım” diyor “Yirmi yıl önce çalışmak için Fransa’ya intikal etmiştim. Dört sene önce orada ameliyat oldum. Bana hastanede çok iyi baktılar. Bir gün ‘Bana Türkçe bir gazete bulsanıza’ dedim. Biraz sonra buldular. O gazetede sizin, çok şık bir elbiseyle çekilmiş renkli bir fotografınız var. Gurbet elde, hem de hasta yatağımda öyle iftihar ettim ki, önce hemşireye gösterdim. Sonra doktoru çağırdım. ‘Bakın, bu şık elbiseli adam, bizim en büyük sanatçımızdır’ dedim. Sizinle iftihar ettim. Fransa gibi bir yerde, sizin sayenizde, Türklüğümle övündüm yabancılara karşı... Sizi dünya gözüyle gördüm ya, şimdi... Allah sizden razı olsun. Müsaade ederseniz maruzatım bu kadardır. Ben şimdi sizi daha fazla rahatsız etmeyip, başka yere intikal edeyim”

Zeki Müren’e adam sarılıyor, iki yanaklarından öpüyor... Kendi gözleri yaş yaş... Fransa’dan gelen işçi ise bir köşeye sığınmış, kimseye göstermemeye çalışarak, hıçkıra hıçkıra ağlıyor mutluluktan...

“Dünya gözüyle gördüm ya... Dünya gözüyle gördüm ya...”

Bodrum’da Zeki Müren, Bodrum Kaymakamı’yla ne denli yakın görüşüyorsa, Bodrum Belediye Başkanı’yla ne denli yakın görüşüyorsa, Bodrum’u ziyaretlerinde tanıştığı Mick Jagger’le, Nuriyev’le, Ahmet Ertegün’le ne denli yakın görüşüyorsa, komşusu 90’lık ninelerle, sahildeki kayıkçılarla, balıkçılarla, yol boyunca sıralanan esnafla, Bordum’u tıklım tıklım dolduran turistlerle, genç kızlarla, delikanlılarla, hatta 4,5 yaşındaki Deniz’le, hatta ve hatta bir yaşını yeni dolduracak Suziş’le de aynı yakınlık, aynı içtenlikle görüşüyor.

Rüzgar almadığı için tüm öğleden sonralarını geçirdiği Bardakçı Koyu’nda yurdun dört bir yanından tatil için gelen çoğu ortadirek turistlerle iç içe, yan yana bir ortak mutluluk yaratıyor ve birlikte yaratılan bu mutluluğu, yine onlarla birlikte paylaşıyor.

“Ben üsteğmenim, Paşam... Bir hafta önce evlendik, şimdi balayındayız. İzin verirseniz eşimle birlikte bir fotograf çektirebilir miyiz sizinle?”

“Elbette üsteğmenim... Nerede eşiniz?”

Oturduğu yerden ayağa kalkıyor Zeki Müren ve bir haftalık gelin hanımı saygıyla kutluyor:

“Allah’tan size, bir ömür boyu mutluluk dilerim” diyor. Sonra birini sağına, birini soluna alıyor ve iki kişinin mutluluğuna kendi mutluluğunu da ekleyip, üç tebessümle fotograf makinesine bakıyorlar.

“Aslan Zeki... Aslan Zeki...”

Bacak kadar bir çocuk annesinin elinden kurtulup Zeki Müren’in yanına koşabilmek için çabaladıkça, annesi daha bir sıkı tutuyor çocuğun bileğini.

“Sus, öyle bağırma... Ayıptır...”

Sonra Zeki Müren’e yaklaşıp, özür diliyor:

“Sizi televizyonda her görüşünde, ‘Aslan Zeki’ diye bağırır evde. Şimdi sizi gördü, yine öyle bağırıyor. Çok kusura bakmayın”

Coşkulu, dolu dolu bir kahkaha atıyor Zeki Müren:

“Kendi adı nedir, hanımefendi? Ve kaç yaşındadır?”

“Adı, Deniz... 4,5 yaşında...”

Bu kez Zeki Müren savuruyor bir nara:

“Aslan Deniz...”

Deniz, yerinden zıp zıp zıplıyor:

“ ‘Aslan Deniz’ dedi, ‘Aslan Deniz’...” dedi.

Kaybediyor kendini Deniz. Ve 4,5 yaşındaki bir çocuğun tüm frensiz sevinciyle, sesinin tüm gücünü gırtlağında toplayıp, o da savuruyor narasını “Aslan Zekiiii... Aslan Zekiiii...”

Tüm Bardakçı Koyu, 4,5 yaşındaki Deniz’in ‘Aslan Zeki’sini alkışlıyor. Bodrum’da Mil-Ta Torba Tatil Köyü’nde birlikte kaldığımız bir yüksek düzey bürokrat arkadaşım, 30 yıla yaklaşan dostluğumuzun faturasını sürüyor önüme:

“Zeki Müren’le röportaj yapmak için burada olduğunu öğrendim” diyor.

“Ne yapıp yapacaksın, beni de götüreceksin ona... Bir tanıştır, bir de birlikte fotograf çektireyim, başka birşey istemem. Tamam mı?.. Söz mü?..”

“Söz, Celalciğim, yarın saat 13.30’da hazır ol...”

Akşam yemeğinde Celal, eşine ve iki çocuğuna yemek boyunca Zeki Müren’i anlattı.

Zeki Müren’in yaşamının bugüne kadar kimselere anlatmadığı özel bölümünü hazırlarken mesleksel bir içgüdü kafamda belirli bir soruyu zaman zaman filizlendiriyor, sonra kişisel bir görüşün baskısıyla bir filiz, bir anda kaybolup yok oluyordu.

Fakat filiz, bir süre sonra yeniden başveriyor ve yüreğimle kafam arasındaki cephelerinde mesleksel içgüdüm ve kişisel görüşüm, savaşa tutuşuyorlardı, aralarında.

On gün süreyi bu savaşta hep kişisel görüş üstün gelmesine ve mesleksel iç güdümün gübrelediği soru filizciklerini her seferinde silip süpürmesine karşın, karşı taraf sadece bir kez üstün geldi ve...

O soru filizi bir anda büyüdü, büyüdü, belirli bir biçime girdi ve ağzımdan çıkabildi sonunda.

“Elbette, haklısınız” diyerek gönül dolusu bir hoşgörüyle karşıladı bu sorumu Zeki Müren “Fakat bana lütfen izin verir misiniz?”

“Bu sorunuzu hemen yanıtlamayayım da, üzerine bir gece olsun düşüneyim. Böylesine röportajda okuyucularınız elbette böyle bir soru sormanızı bekleyeceklerdir benim de bu konuda söyleyeceklerimi merak edeceklerdir. Yalnız, benim için önemli bir husus var. Bu yanıtımı, Anadolu’nun bir ücra kasabasında bir Hatice Nine de okuyacaktır, ya da toruna okutup, onun ağzından dinleyecektir. Yanlış ifade edebileceğim bir cümle, o Hatice Nine’nin gözündeki ve gönlündeki Zeki Müren imajını zedeleyebilir. Onun için, ifademi önceden düşüneyim, cümlelerimi önceden hazırlayayım ve bu konudaki tüm görüşümü, Hatice Nine’ye saygımı koruyarak açıklayayım. Bana lütfen bir gece izin verir misiniz?

Yarın açıklarım o konudaki tüm görüşümü...”

7). Bölüm

Çocuğu olmayan kadınlar için Zeki Müren bir umuttur.

Sadece onlar için mi bir umuttur Zeki Müren?

İşinden çıkarılan bir işçinin gözünde gönlünde, fabrika müdürüne ya da sahibine torpil yapıp, işe geri alınabilmesini sağlamak için de bir umuttur, o.

Çocuğuna açık kalp ameliyatı yaptırmak zorundaki bir memurun, yıllar önce girdiği bir yapı kooperatifine borç taksidini ödeyemez duruma düşen emeklinin yaşam pahalılığı altında omuzları çöken ‘Ortadirek altındakiler’ için de bir umuttur, Zeki Müren.

Ve yurt dışındaki işçi için sıla özlemidir, gurbette övünç nedenidir, Bodrum esnafı için ise umuttan da yakın, bir uğurdur.

Zeki Müren’in Bodrum’daki evinin demir parmaklıklı bahçe kapısı ilk bakışta Nasreddin Hoca’nın türbesini aklına getiriyor kişinin.

Kocaman bir kilit sallanıyor kapıda amma kimse ne duymuştur, ne görmüştür bu kilidin kilitlendiğini.

Demir parmaklıklı bahçe kapısı kimi zaman açıktır, kimi zaman kapalıdır, fakat hiçbir zaman kilitli değildir.

İsteyen her kişi kapıyı çeker, açar ve merdivenlerden çıkarak, evin oda pencerelerinin batığı sahanlığı kadar çıkar, “İyi günler olsun, Paşam” der, gider.

Boşta sallanan kocaman kilidiyle açık duran bahçe kapısı Nasreddin Hoca’nın türbesini akla getirir amma, o kapının dibine bırakılan el kadar bir beşik, kapının demirlerine bağlanan çeşitli düğümlü bez parçaları, başka başka türbelerin çağrışımını yaptırır kişiye.

“Bir sabah kapıdan çıkarken, kapının dibinde el kadar bir beşik gördüm. İçinde plastikten yapılmış bir bebek vardı. Küçük bir de not eklenmişti. ‘Dualarınızı esirgemeyin... Bütün özlemimiz bir çocuk sahibi olmaktır.’ Yapabileceğim bir şey yoktu. Aldım, evdeki hatıra dolabıma koydum bunu. Bir başka gün kapımda renk renk bez parçaları gördüm. Çeşitli sayıda ve biçimde düğümlerle bağlanmışlardı. Giderek artmaya başladı bu bez bağlamalar. Onu, çiçekler izledi. Kimi kurumuş, kimi taze çeşit çeşit çiçekler... Tümünün yanına iliştirilmiş küçücük notlarda, Hatim indirirken, filanca kişinin falanca işinin olması için de dua etmem isteniyor. Biblo büyüklüğünde, bana benzetilmiş heykelciklerden tutun da, küçücük bir gramafona, pullarla yapılmış resimlerime kadar hemen hergün bir sürprizle karşılaşıyorum kapımın önünde...”

Bir yerli turist grubu getiren otobüs geliyor, duruyor kapıda. İçinden insanlar, insanlar çıkıyor.

“İşte burasıymış... Burasıymış...”

“Aaaa... Koskoca Zeki Müren’in evi bu mu? Ben saray gibi bir şey zannediyordum”

“Şu kapının önünde dursam, bir fotografımı çeker misin?”

Turistler bir süre dışarıdan seyrediyorlar Zeki Müren’in evini ve kapıyı çekseler açılacağını bilmediklerinden, içeri girmeyi düşünmüyorlar, bahçe duvarına ellerini sürüyorlar, kimi yukarılardan sarkan kaymakam çiçeklerinden bir tane koparıp, çantasına atıyor, daha sonra da geldikleri gibi gidiyorlar.

“Bodrum’da bir gazete, bu olayı ‘tavaf’ sözcüğüyle niteledi ve bu beni çok üzdü. Ben kimseye demiyorum, gelin evimin duvarlarına elinizi sürün, kapımın önünde resim çektirin diye... Yerli gazetenin yazdığına göre, yerli turistler Bodrum Kalesi’ni gezmezlermiş de, tutup Zeki Müren’in evini tavaf ederlermiş”

“Bir de, evinizin bulunduğu caddeye Zeki Müren Caddesi adı verilmesi olayı var. O olay nedeniyle de galiba bazı üzücü konuşmalar ve hatta olaylar oldu.

“Benim ne suçum var bunda? Belediye Meclisi karar almış, bir iki gün önce de bu kararı uyguladılar. Yani ben Belediye Meclisi’ne gidip, ‘Bu caddeye benim adımı verin’ mi dedim? Onlar lütfetmişler, böyle bir jestte bulunmuşlar. Bir sanatçıya sağlığında böyle bir mutluluğu yaşatmış olduklarından ötürü tüm Bodrumlulara teşekkürlerimi sundum.”

Postacı geldi, iki avuç dolusu mektup getirdi.

“Hemen hergün bu kadar mektup getirir postacı... Elli, altmış kadar vardır o mektuplar. İsterseniz birlikte açalım ve gözlerinizle görünüz. Bunların % 95’inde, para yardımı isteniyordur. Bir de, son iki gündür gelen mektupların hepsinin zarflarında itinayla ‘Zeki Müren Caddesi’ yazılıyor olması dikkatimi çekiyor. Caddeye adımın verildiğini duyar duymaz, bazı sevenlerim hemen bir mektup göndermek ihtiyacı duymuş olacaklar. Sağ olsunlar”

Mektupları tek tek açtık. İki üçü dışında tüm mektuplarda para yardımı istekleri yer alıyordu.

Birkaç tanesinin içinden, doktor reçeteleri de çıktı.

“Para göndermeniz şart değil... Şu reçetedeki ilaçları yaptırın, gönderin, size tüm ömrümüz boyu duacı olalım” deniliyordu.

Mektupların birkaçında ise, çocuklarının sünnet düğününe davet, dört tanesinde ise, başka bir istek vardı.

“Filanca gün mevlüdümüz var. Hepsini değil amma, bir bölümünü siz okursanız bizi bahtiyar ederseniz...”

Zeki Müren başladı gülmeye:

“Bütün Anadolu beni mevlüdü ezbere bilir sanır. Hatta çok kimseler de, Kuran’ı ezbere okuduğuma inanırlar. Oysa bunların hiçbiri doğru değildir. Ben sadece bir filmimde, ‘Katibim’ filmimde, rol icabı dört dakika süreyle mevlüd okumuştum. Herhalde o filmimden sonra yayıldı Anadolu’ya. Beni hep, ‘hafız’ sanırlar.

“Sahi, Zeki Bey, dini inançlarınız konusunda hiç bilgimiz yoktur. Ne düşünürsünüz bu konuda?”

Zeki Müren bu soruyu şöyle açıkladı:

“Büyük bir kudretin varlığına inanıyorum. Gözlerimizle göremediğimiz mikroplar aleminden, insan denen o büyük makineyi, en ince noktasına kadar var eden ve de zamanı gelince yok eden büyük bir kudrete inanıyorum. Ve buna ben hem Tanrı, hem vicdan diyorum. Allah inancı insanın vicdanındadır, gönlündedir. Hiçbir zaman hiçbir şeyin koyusunu tercih etmedim. ‘Allahsızım’ diyeni de tasvip etmedim, dünyadan tümüyle elini ayağını çekip de, günde beş vakit değil, on vakit namaz kılan adamın düşüncesine de anlam veremedim. Amma hürmet ettim. Böyle hissediyor, yapsın. Kainatı yöneten bir yüce varlığa tüm kalbimle inanıyorum. Bir de dinimizi çok temiz buluyorum. Dinimiz, tabii tam anlamıyla tatbik edilirse, çok üstün ve çağdaş bir dindir. Bir kere gusül olayı, o devirdeki Arapları ve öteki insanları düşünürsek, o devirdeki ilaçsızlığı ve de mikrop yayılmasını dikkate alırsak ‘hanımınla yatma’ denilmeyeceğine göre, yattıktan yoksa tüm yıkanacaksın demek, büyük bir çağdaşlıktır efendim. Belgrat Ormanları’nda yedi kilometre koşarsan vücuduna iyi gelir denmeyeceği yıllarda namaz fevkalade güzel bir buluş. Ramazanda, iftardaki o yemekten sonra rekatların fazlalaştırılması, bilinçli bir olaydır. Oruç olayı, hem tokun açın halini anlaması bakımından, hem de bünyedeki organları dinlendirmesi bakımından fevkalade düşünülmüş bir olay. Dinimiz, çok ince noktaları ele alan ve tatbik edildiğinde her insana faydalı olan çağdaş bir dindir. Müslümanlığa çok saygı duyuyorum”

“Namaz kıldınız mı, oruç tuttunuz mu?”

“Namaz çok kıldım. Orucu yakın zamanlara kadar tutardım. Fakat son zamanlarda sağlık nedeniyle tutamıyorum. Yapabilenlere gıpta ediyorum. Ne mutlu onlara. Hazreti Muhammed’in çok büyük bir beyni olduğuna inanıyorum. O devirde çöldeki insanları böylesine yönlendirebilmek ve yönetebilmek, hem de o koşullarda, çok önemlidir. Fazla softalığa kaçmadan dindar olmak, dinini sevmek ve dinine hürmetkar olmak güzel bir şey”

“Kadere inanır mısınız, Zeki Bey?”

“Efendim, ben kadere % 50 inanırım, % 50 de, insanın kendi kaderini çizebileceğine inanıyorum. İnsanlar doğmadan yönlendirilebilir diyorum amma, bir de insanın kendi çabası vardır. Kahvede akşama kadar tavla oynuyorsam, akşam eve çocuklarıma baklava börek götüremem, tabii...”

“Siz bunu kendi hayatınızda gözlemlediniz mi?”

“Ben sanat hayatımda bunu yaşadım. Bir insana şans veriliyor. Amma boş verirse, o şansını kullanamıyor. Büyük bir gazinoda okumak şans ise, orada halka hitap etmek de kendi gayretinizdir. Kimse üstüne alınmasın amma, ben şimdikileri pek tasvip etmiyorum. Sarışın saçlı, güzel vücutlu, yırtmaçlı tuvaletli, güzel bir bacakla final tutulmaz. Son yıllarda gazinolara pek gitmedim. Gazetelerde resimlerini görüyorum zaman zaman. Hanım kızlarımız gerçekten güzel. Bir tanesi sıra kızıydı. İsim vermeyeceğim. Saat sekizde gelir, sekiz çeyrekte evine dönerdi. Şimdi bakıyorum, çok güzel bir hanım diye finalde sahneyi tutuyor. Bence bu assolistlik demek değildir. Assolisti Tanrı yaratır, kendi çabasıyla da yerinde kalabilir”

“Zeki Bey, Tanrı sizi güzel bir sesle yaratmış ve hep biliyoruz ki siz de çalışarak büyüdünüz, büyüdünüz, hepimizce bilinen düzeyinize geldiniz. Çalışmasaydınız, sırf bu güzel sesinizle bir Zeki Müren olabilir miydiniz?”

“Hayır, olamazdım. Belki güzel sesli bir hafız olurdum. Bursa’daki komşularımızın mevlütlerinde okuyan ve o ortamda öğrenebileceğim nota gerektirmeyen, usul gerektirmeyen, güzel sesle ne okunabilir? Mevlüd okunabilir. Ya da ezan okunabilir. Güzel sesli bir müezzin olurdum. Mevlüdlerini okuduğum komşularımız, ya da ezan okurken beni dinleyenler ‘Güzel sesli hafız’ ya da ‘Güzel sesli müezzin’ diye bir de isim takarlardı bana, o kadar”

Mektuplardaki “Mevlüdümüzü okur musunuz?” isteklerinden açılan konu, dallanıp yapraklanarak buraya kadar geldikten sonra, yeniden mektuplara döndük.

“Mektuplardaki para yardımı isteme konusunu nasıl açıklarsınız, Zeki Bey?”

“Şöhretim düzeyinde bir servete sahip olduğumu sanıyor halk, herhalde. Yaptığım ufak tefek yardımları gizleme gayretlerine rağmen, bunları da memnuniyetli yerine getireyim. Fakat, yüzlerce, binlerce mektup geliyor yardım istekleriyle dolu. İstesem de yapamam ki bu yardımı”

“Rakam olarak sormayayım Zeki Bey amma, şöyle sorayım: Şöhretinizle oranlarsanız, şöhretiniz yüzde kaçı kadardır servetinizin?”

“Yüzde biri kadar dersem inanın...”

“Yedi yıldan buyana sahne çalışması yapmadığınıza göre, geçiminizi nasıl sağlayabildiğinizi sorabilir miyim?”

“Şişli’de altışar katlı üç apartmanım vardı. Hepsi alın terimin ürünüdür. Fakat, hak verin lütfen, geçen yıla kadar hala o bin liraya kirayla oturuyordu kiracılarım. Mahkemeye versem, bana yakışmaz. On bin lira kira alsam bana yazık. Üçüncü yok denecek bir paraya rakam da vereyim, 180 milyon liraya sattım. Bir iki anonim şirkette hisselerim var. Onlardan temeddü gelirlerim, bir de reklam filmi gelirlerim vardır”

“Büyük bir birikiminiz olmadı mı bunca yıl?”

“Büyük kazançlarım oldu, fakat büyük giderlerim de oldu. Sahnede kazandıklarımın büyük bir bölümü, sahne kostümlerim için harcanmıştır”

Zeki Müren’ in özenle kendine sakladığı ve çok yakınlarının bile bilmedikleri bir özelliği de, yardımseverliğidir.

Yaşamının bugüne değin hep kendine sakladığı özel kanılarını açık açık anlatacağına söz vermesine karşın, bu konuda cümle cümle, paragraf paragraf açıklamalar yapmaktan bize bile kaçındı.

Konuyu olur olmadık zamanlarda açarak, her seferinde bir iki kelime alıp, şöyle bir montaj yapabiliriz:

Zeki Müren bugüne kadar birkaç yüz öğrenciyi üniversitede okutmuş, birkaç muhtaç kişiye işyerleri açmış, halen de ellinin üzerinde öğrenciyi çeşitli üniversitelerde okutmaktadır.”

Yaptığı yardımlardan, sadece ‘pantolon yardımı’nı açıkladı:

“Sahnede bulunduğum sürece her cuma günü yeni bir beyaz pantolon yaptırırdım. Ne kadar dikkat edersem edeyim, sahnede mikrofonun kordonu beyaz pantolonuma değer ve çok hafif de olsa, bir iz bırakırdı. Bu nedenle her cuma günü terzim, yeni bir beyaz pantolonla gelirdi.

Hepsini sadece birer hafta giydiğim beyaz pantolonlarım birikti, birikti, yüzlerce oldu. Sonra on yıl kadar önce Van depremi olunca, hepsini topladım, depremzedelere gönderdim.”

Konu yardımdan açılınca Zeki Müren hemen başka bir konuya geçiyor.

Yaptığı yardımlar konusunda Zeki Müren, yalnızca bunları söyledi.

Ölümünden sonra vasiyeti açıldığında, Türkiye bambaşka bir Zeki Müren tanıdı:

Bütün “maddesel varlığı”nı, Mehmetcik Vakfı’na bağışlayan Zeki Müren’i…

ZEKİ MÜREN, EŞCİNSELLİK KONUSUNDA GÖRÜŞÜNÜ AÇIKLIYOR

Ankara’dan İstanbul’a değin yürümek elbette zor bir iştir. Savaş sırasında bir düşman mangası erlerinin, her an kusmaya hazır namluları karşısında eller havada beklemek de elbette zor bir iştir.

İsmet İnönü’ye, hem de gözlerinin içine baka baka, yalan söylemek de elbette kolay bir iş değildir; sınıfımızı geçebilmemiz için onun savaş ve diplomasi alanlarındaki başarılarını sınavlarda başarıyla anlattığımız bu ulusal kahramanımızın, başınızı göğsüne bastırıp, saçlarınızı okşayarak sizi teselli etmesine dayanabilmek de elbette hiç, hiç, hiç kolay bir iş değildir.

50 yılı aşkın meslek yaşamımda, zorlukla da olsa, bu ve böylesi zorlukların üstesinden gelebildim ama...

Kendime sorulmasını hiç de hoş karşılayamayacağım soruları, röpotaj yaptığım kişilere kendimin sorabilmesi zorluğunun üstesinden kolaylıkla gelemedim.

Bu zorluklardan birini ise, zorlukla da olsa, aşamadım; kendime sorulmasını istemeyeceğim bir soruyu, havlu attım, ben de karşımdaki kişiye soramadım.

O sorumu soramadığım kişi, ünlü ses sanatçısı Zeki Müren idi. Ona soramadığım sorum ise, “kendisinin bir homoseksüel olup olmadığı ve homoseksüellik konusundaki görüşleri” idi.

“Sorum” dediğime bakmayın... Aslında o soru benim değil, gazetenin o günlerdeki yöneticilerinindi.

En zor yıllarımı yaşıyordum, yıllarımı verdiğim gazetemde. Yıllardır “ağabey” dediğim yöneticiler, ya düşman kurşunuyla kalbinden, ya dost çelmesiyle sırtından vurulmuşlar, onların yerine şimdi, bana “ağabey” diyen yöneticiler gelmişti.

“Bak ağabey, randevunu ne güzel aldın ve röportaj sürenizi de Zeki Bey’le birlikte ne güzel onbeş günlük süreye yaydınız, planladınız” dediler. “Eminiz harika bir röportaj patlatacaksın...”

Ve dudağıma sürdükleri bu bir parmak baldan sonra, kendi ağızlarındaki baklayı çıkardılar, yine yüzüme gülerek sürdürdüler konuşmalarını:

“Senden özellikle bir soruyu sormanı, ona bugüne değin kimsenin soramadığı bir soruyu sormanı özellikle rica ediyoruz” dediler. “Homoseksüel olup olmadığını ve homoseksüellik konusundaki görüşlerini sormanı özellikle rica ediyoruz...”

Ve karşı koymamı dinlemek istemediklerini belirten bir acelecilikle, bal küpünden bir parmak bal daha aldılar, onu da sürdüler ağzıma:

“Tam onbeş gün kalacaksın Bodrum’da... Ve günde ikibuçuk, üç saat görüşeceksin Zeki Bey’le... Bu soruyu bir araya sıkıştırıverirsin sen... Hem, o iki üç saatin dışında kalan tüm Bodrum günleri de, tüm Bodrum geceleri de senin...”

Görev nedeniyle gittiğim Londra’nın da, Siirt’in de gözümde ve gönlümde, birbirlerinden hiç de farklı olmadıklarını bir kez daha, bir türlü anlatamayacağımı görünce, tası tarağı topladım, soluğu Bodrum’da aldım.

Zeki Müren, günler öncesinden bekliyordu beni Bodrum’da. Onun çok sevdiği Bardacık Koyu’nda hergün öğleden sonra belirli bir saatte buluşuyorduk ve....Ben sorularımı tüm yüreğimle soruyordum, o yanıtlarını tüm yüreğiyle veriyordu.

Ben soruyordum, o anlatıyordu... Ben soruyordum, o anlatıyordu... Ve bir noktaya geliyorduk, o noktada ben o “malum” sorumu soramıyordum, doğal olarak, o da o “malum” konuda hiçbir şey anlatmıyordu...

Çok zor geldi bana, o “malum” soruyu sormak ona...

O zorluğun üstesinden gelemediğim için de, o sorunun yanıtını alamadan dönmek zorunda kaldım İstanbul’a.

“Ne? Şaka yapmıyorsun, değil mi ağabey?” diyerek büyük bir düş kırıklığıyla üzerime geldiler yöneticiler. “Ağabey onbeş gün kaldın koskoca Bodrum’da da, saatlerce konuştun adamla da, bir bu soruyu soramadın mı sahiden?”

Benim bu başarısızlığım üzerine kapılar kapatıldı, o kapatılan kapılar arkasında toplantılar yapıldı ve... Sonuç, temyizi olmayan bir karar biçiminde bana bildirildi.

“Sana bir kez daha göründü Bodrum yolu, ağabey” dediler. “Zeki Bey’e bir kez daha gidip, ne yapıp yapıp, o sorunun yanıtını da alacaksın...”

Bir de bahane bulundu ikinci Bodrum seferim için:

“Röportajının televizyonda reklamlarını yapacağız” dediler. “Reklam ekibiyle birlikte gideceksin, Zeki Bey’le birlikte Bodrum’da gezerken, konuşurken filmleriniz çekilecek...”

Sonra da eklediler:

“Bu arada özel olarak malum soruyu da sorar, yanıtını alırsın...”

Film ekibinin saatlerce süren hazırlık çalışmaları sırasında bir ara Zeki Müren’e, ezile büzüle “malum” soruyu sormaya çalıştım.

Sıkılarak konuştuğumu, iki kelime arasında bir özür dilediğimi, kem ettiğimi, küm ettiğimi ve yüzümün meğer kıpkırmızı olduğunu görünce, sormaya çabaladığım soruyu, sormama gerek kalmadan anladı Zeki Müren:

“İstanbul’daki arkadaşlarınız cinsel tercihim konusundaki görüşlerimi de merak ediyorlar galiba, değil mi Mete Bey?” dedi. “Kendi bakış açılarından haklı olabilirler...”

Bu kez ayağına basmışım gibi özür üstüne özür dilemeye başladım:

“İnanın, bu konu beni asla ilgilendirmiyor, Zeki Bey”...

Zeki Müren daha sakin bir köşeye götürdü beni:

“Bu konu, çok hasssas bir konudur” dedi. “Çünkü şimdi televizyonda ‘Alo’ reklamlarına da çıkıyorum ya... O nedenle beni şimdi, yedi yaşındaki çocuklar da tanıyor, Karaman’daki 70’lik nine de tanıyor... Ben hem onlara, hem de onların yaşları arasındaki milyonlarca kişiye, bu özel tercihim konusunda açıklama yaparken çok dikkatli olmak zorundayım.”

Ve önce bir öneride bulundu, sonra da bu önerisini kabul etmemi istedi:

“Ben bu konudaki yanıtımı bu gece hazırlayayım, bir kağıda dökeyim, yarın sabah da teypinize okuyayım” dedi. “Benden bu konuda ayaküstü verilecek bir yanıt istemeyin, no’lursunuz...”

Dostça ve kuvvetlice el sıkışarak, bu anlaşmamızı onayladık.

Ve ertesi sabah, elindeki kağıda yazdıklarını okudu ses kayıt aygıtıma.

Onun anlattıklarını dinlemeden önce, bana izin verir misiniz lütfen, gazeteci adayı gelecekteki meslektaşlarıma ufacık bir not yazayım?

“Mesleğinizde, zorlukla üstesinden gelebileceğiniz çeşitli zorluklarla karşılaşacaksınız ama... Değil üstesinden gelebilmek, yanından dolaşamayacağınız bile zorluklarla da yüzyüze geleceksiniz zaman zaman, zorunlu olarak da... O anlarınızda, Allah yardımcınız olsun.”

Şimdi Zeki Müren’in, kendisine soramadığım o “malum” soruya verdiği yanıtını dinleyeceksiniz. Buyurun Sayın Zeki Müren...

“Her ülkede, şöhrete ulaşan kişiler için çeşitli şeyler söylenir, söylenmiştir ve söylenecektir. Şöhret olan kişi, diğer insanlardan farklı yönü olduğu için şöhrettir zaten. Dünyanın en büyük yazarları, sinema oyuncuları, şairleri, bestecileri, ressamları ve politikacıları için bu tür söylentiler çıkarılmıştır. İnsanların özel hayatı, topluma zararı dokunmadığı sürece yalnız kendisini ilgilendirmelidir, bence...

“Şöhrete ulaştığım yıllardan bugüne kadar, benim de hakkımda çeşitli şeyler yazıldı, çizildi, konuşuldu ve tartışıldı. Normaldir. Mesela şöyle bir misal vereyim: Erkek çocuk vardır, bebekle oynar, evcilik oynar, müsamerecilik oynar, çiçeklerle uğraşır, dikiş diker hatta. Erkek çocuk vardır, elinden oyuncak tabancası düşmez, kovboyculuk oynar, çelik çomak oynar, top oynar, cam kırar, sapanla kuş vurur, çiçekleri yolar. Bu bir içgüdü, yaradılış olayıdır bence. Tanrı’nın siyah gözlü yarattığı bir varlık, göz rengini değiştiremez. Bir cücenin kendi arzusuyla basketbolcu olamayacağı veya iki metre boyundaki bir insanın kendi gayretiyle 1.7 0cm boya inemeyeceği gibi.

Bazı ülkelerde sırf derileri siyah diye zenciler hor görülüp, toplumda aşağılanmaktadırlar. Oysa hiçbiri belki zenci olmak istemezlerdi. Bu, çoğunluk ve azınlık meselesidir. Derilerinin rengini değiştirmek, onların elinde değildir! Abartmamak ve dejenere etmemek şartıyla yaşayan her kişinin ruhi yapısına hürmet duymak gerekir. İnsanlar gül de koklar, karanfil de, leylak da... Veya her üçünü de. Bu, kişinin yalnız kendisini ilgilendirir.

Efendim, hafif sahne makyajım ve giysilerim, 1950’li yıllarda epey tartışma konusu olmuştu.

Bugün TV’de maç anlatan, ajans okuyan veya konuşma yapan politikacılara kadar, herkese makyaj yapılıyor. Benim yıllar önce hem korku, hem de cesaretle sunduğum bu olay, şimdi rahatlıkla kabul edilir hale gelmiştir. Bu bir yüreklilik örneğidir bence...

Halk, dozunda kalan herşeyi, eğer kendisine zararlı değilse ve de kanunda ceza teşkil etmeyecek nitelikteyse, kabul etmiş ve hoşgörüyle karşılamıştır.

Epilasyonla sakalını yok edenlere, ağdayla tüylerini yolanlara, kadın giysileri ve peruklarıyla caddelerde dolaşanlara ben de karşıyım. Onlar, bana da ters düşüyor.

“Pijamayla baloya gidilemeyeceği gibi, smokinle de yatağa girilmez. Herşeyin bir yol yordamı vardır ve olmalıdır.

Dört duvar arasında kalan özellikler ki bunlar Tanrı’nın çizdiği kader ve yaradılışla ilgilidir, kişinin yalnız ve yalnız kendisini ilgilendirir.

Benim Arena Tiyatrosu’nda oynadığım ‘Çay ve Sempati’ piyesinden bir örnek vermek istiyorum. Kolej talebesi Tom isimli gence homoseksüel iftirası atılır ve profesör devamlı olumsuz yönde Tom’la uğraşır. Yatakhane arkadaşlarından ayırır, onun ince ruhunu ve sanatkar yaradılışını devamlı alay konusu yapar, yaptırır ve de büyük bir baskıyla okul camiasında da onu rezil etmek için çeşitli çarelere başvurur. Piyesin sonunda Tom, profesörün karısıyla yatar. Son derece başarılıdır. Ve gerçekten ortaya çıktığında, herkes şaşkına döner finalde. Çünkü asıl homoseksüel, profesördür. Hanımıyla yıllarca ilişki kurmamıştır ve kendi ruhunu maskelemek için Tom’u bir vasıta olarak kullanmıştır. Bu bir örnektir.

Büyük İskender için, Eflatun için, Sokrates için, Oscar Wilde için, Andre Gide için, Leonardo da Vinci için, Şair Nedim için, Marlon Brando için, Alain Delon için bu tip söylentiler vardır. Ama hiçkimse hiçbirini yatak odasında görmemiştir zannediyorum.

Aslında dört duvar arasında kalan ve topluma, insanlığa zarar getirmeyen insan özellikleri, menfi olarak eleştirileceği yerde, özel hayata saygı duyulup, normal olarak kabul edilmelidir.

Vaktiyle bir ülkede bir devlet büyüğüne ‘gay’lik yakıştırıp, büyük tepkilere yol açılmış. O ülkenin devlet büyüğü demiş ki: ‘Ben ülkemi kafamla yönetiyorum, güney bölgemle değil.’

Zaten kanunlar, özel hayatla olumsuz yönde uğraşanlara ceza vermektedir. Herkes hayatını yaşamaya mecburdur. Yaşantısının hırsızı olup, ömür boyunca rahatsız yaşamaktansa, dozunu aşmadan, cemiyetçe yuhalanmadan, saygıyla ömrünü sürdürmek en doğru yoldur efendim.

Ayağımız 42 numaraysa onu 35’e indiremeyiz. Bu bizim elimizde değil.”

Zekir Müren, bir gece önce kağıda geçirdiği bu görüşlerini ses alma aygıtıma okuduktan sonra durdu, yüzüme baktı.

Birşeyler söylememi bekliyordu. Onu daha fazla bekletmedim:

“Rakımızı nerede içeceğiz, balığımızı nerede yiyeceğiz bu akşam?” dedim. “Anlaşmamıza göre patronluk sırası bu akşam bende… Gideceğimiz lokantayı siz seçeceksiniz, patronluğu ben yapacağım bu akşam…”

Bir Cevap Yazın
*
Menu Title