23 Mart 1969

Doktor JİVAGO’nun Adımını Atmadığı Köy…

           "BEN gazeteciyimdir, arkadaşım" diyen­lerle, "Nasıl tanımazsınız? Ben fıkra yazarıyım" diyenler arasın­daki farklardan biri de, bu kişiler köylere gittik­lerinde görülür.          Birincisi, köylülerle ko­nuşunca «röportaj» yap­mış olur, ikincisi ise, na­bız yoklamış olur.          İstanbul'un bilmem hangi muteber semtindeki evi ile günlük fıkralar yazdığı gazetenin binası arasındaki yörüngesin­den yıllardır çıkmayan bir fıkra yazarı, masal bu ya, bir gün Anadolu’da bir köye gitmiş.          Haberi duyar duymaz, soluğu o fıkra yazarının gittiği köyde, onun bur­nunun dibinde aldım, he­men.          Orta - Anadolu'nun, şi­irlerdeki köy manzarala­rından yoksun bu çorak köyünde fıkra yazarı, ba­şını nereye çevirse yep­yeni bir şey gören bir as­tronot şaşkınlığı içinde karşısındaki altmış yaş­larında bir köylü ile ko­nuşuyordu.          «Adınız Hüseyin Bey demiştiniz, yanılmıyor­sam, efendim?»          "Heyye. Hüseyin. Hele bi yol da sen bağışla adı­nı bakak."          Fıkra yazarı, üstün ze­kâsını işleterek anlaya­bildiği bu cümleden son­ra adını bağışladı. Ve başladı sorularını yağdırmaya Hüseyin Bey'e:          «Ne işle meşgulsünüz, Hüseyin bey?»          Bu soru ile bu soruya verilecek cevap arasında burnumu değil, kafamı sokmazsam, huyum ku­rusun, hemen nezle olu­rum.          «İmar, İskân Bakanlığı Personel Dairesinde şef­tir, efendim.» dedim.          Fıkra yazarı, nabız yok­luyor ya, «karışma» gibi­lerden baktı bana. İlle de sahibinden alacak cevabı.          Tekrar sordu:          «Evet. Hüseyin Bey. Ne işle meşgulsünüz, efen­dim?»          Hüseyin ağa, bir sağı­na döndü yere baktı, bir soluna döndü, yere baktı ve içinden bir «lahavle» çekiverdi.          Fıkra yazarı, bu soru üzerinde pek fazla dur­madan, bir başka soruya geçti:          «Dr. Jivago geldi mi bu­raya?»          Hüseyin ağa, boynunu bükerek cevapladı bu so­ruyu:          «Buralara doktor ayağı değmez, bey» dedi «biz onun ayağına giderik.»          «Pekii gittiniz mi siz, Doktor Jivago’ ya?»          Alt dudağını kıvırıp, bir süre düşündü Hüse­yin ağa:          «Üç kez gitmişliğim var doktora amma, bey, senin dediğin var mı içlerinde onu bilemeyeceem...» de­di «Bir kâğıda o dediğin doktorun adını yazıver de gelecek sefere ona da giderik.»          Fıkra yazarı, ayın yüzeyini inceleyen astronotlar gibi açmıştı gözlerini.          Defterine not etti:          "Genel kültür, sıfır. Dr. Jivago' yu okumadıkları gibi, filmini bile görmemişler."          Hüseyin ağa’ya kısık gözlerle baktı, tepeden tırnağa.          Ve not etti:          «Kaşlar çatık. Eller yarık. Ayakkabılar patlak. Derin anlamlar taşıyan iri gözler.»          Fıkra yazarı, bir soru daha sordu Hüseyin ağaya:          «Siz burada ne ile geçinirsiniz?»          «Toprahınan, bey.»          «Toprakla demek istiyorsunuz yani. Evet, ne üretiyorsunuz bu­rada, topraktan?» Ananas değil herhalde.          «Buğday yetiştiriyok. »          «Kime satıyorsunuz yetiştirdi­ğiniz buğdayınızı?»          «Satmıyok ki. Ağaya veriyok.»          «Ağa da kim?»          «Ağa mı kim? Her köyün bir ağası olma mı bey? Bizim köyümüzün de bi ağası var. Biz de ona veriyok yetiştirdiğimiz buğda­yı.          "Niye? Korkutuyor mu sizi de, ondan veriyorsunuz?»          "Yoo... Mal kendinin de onun için veriyok."          «Yani?»          «Yani biz ona ırgatlık yapıyok burada.»          Fıkra yazarının aklı hepten karıştı:          «Sizin burada kendi toprağınız yok mu?»          «Yok, bey…»          «Fakat… Anayasa der ki... Ya­ni sizin avuç içi kadar da toprağınız yok ha? Ağaya deseniz ki... Ağam deseniz... Toprak de­seniz... Hüseyin Beyciğim, size çok samimi bir şey itiraf ede­yim mi? Bu ülkede toprak reformu olmalıdır. Hüseyin bey­ciyim. Bir gün ülkemin köylüsü de kendi toprağına sahip olacaktır. Hüseyin beyciğim… Ya­rın derhal İstanbul'a dönüyorum.          Ve ilk yazıda bu konuyu ele alıp, hükümete bir güzel ça­tacağım. Hüseyin beyciğim. Şimdilik Allahaısmarladık. Israr et­meyin, burada daha fazla kalır­sam, toprak reformu konusunda yazacağım yazı da o kadar geç kalır.»          Fıkra yazarı köyden ayrıldık­tan sonra Hüseyin ağa çevresinde toplanan köyün erkeklerine bir göz kırptı ve:          "Kimde keskin bir çakı var ise, gitsin bir çizik daha çeksin gürgene" dedi. «Bizi kurtaracağı­na söz veren, on dördüncü mü etti, on beş mi, on altı mı bilek bakak kaçıncısı olmuş bu gazeteci bey?»

Etiketler:, , , , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title