Menü
Kategoriler
13ekim1991basyazi
Binkırk pazar sonra…
13 Ekim 1991 1991
  Siz "Pazar günü okuyu­cusu" dostlarımla son kez birlikte olduğum pazarla, bugünkü pa­zar arasına tam binkırk pazar gelmiş, gir­miş; bu iki pazar ara­sından tam binkırk pazar çıkmış, geçmiş. Yirmi yılın giren çıkan, gelen geçen binkırk pazarı, sadece kendilerini getirip, sadece kendi­lerini götürmekle kalmadılar. Kimbilir sayısı kaça varan pazar dostlarını da aldılar, onları da beraberlerinde götürdüler. Karşılığında da, yeni yeni tanışa­cağımız, yeni yeni pazar dostu adayları getirdiler. Yirmi yıl öncesinden kalabi­lenleriyle ve bugünkü pazardan sonra olacaklarıyla tüm “Pa­zar günü okuyucusu" dostlar, haftanın öteki günlerinin okuyu­cularından biraz farklıdır. On be­şinci yüzyılın Portekiz Kraliçesi Isabella'ya benzetirim bir yanıy­la, pazar günü okuyucusunu. Belki bilmeyeniniz vardır di­ye yineleyeyim, dilerseniz. Kristof Kolomb, bir iki gemi ve birkaç tayfa vermesi için Por­tekiz Kraliçesi Isabella’ya saat­lerce, dünyanın yuvarlak oldu­ğunu ve bu nedenle de, hep batı­ya giderek de doğuya varılabile­ceğini anlatmaya çalışmıştı. Isabella, bir türlü “Yerden gö­ğe kadar haklısın" demeye cesa­ret edemediği, fakat “Hadi ca­nım sen de” demeye de dilini vardıramadığı bu gerçekler kar­şısında Kolomb’a, istediği gemi­leri de tayfaları da vermiş, fakat yok "Dünya yuvarlaktır", yok “Hep batıya gidilerek de doğuya varılabilir” gibi konularda daha fazla konuşmaması içinde ona karşı susturucu" etkinlikli şu cümleyi kullanmıştı: "Lütfen kafamı gerçeklerle karıştırma." Beni okumayı hoşgörüyle sürdürürseniz, ben de size, işte bu Kraliçe Isabella'nin hangi ya­nına, sizin hangi yanınızın ben­zediğini içtenlikle söylerim. İster Başbakan, ister beledi­ye temizlik işçisi olun... İster sa­natçı, ister sendikacı olun... O göstereceğim belirli bir yanınızla tümünüz bugün, bir parça Krali­çe Isabella’sınız. Çünkü... Tümünüz şu anda, aynı sıfatı paylaşan, aynı tırnak işaretleri arasında tanımlanan bir “Pazar günü okuyucusu" ortak özelliğine sahipsiniz. Sizi haftanın öteki günlerinin okuyucularından ayıran bu özel­liğinizle, Kraliçe Isabella'nin, ha­vadan sudan, bundan şundan ko­nuşulması özlemi özelliğine or­tak oluyorsunuz ve... Belki de farkına varmadan, siz de aynen onun gibi konuşu­yorsunuz: "Lütfen kafamı gerçeklerle karıştırma" diyorsunuz. Siz “Pazar günü okuyucusu" dostlarımı, elbette, sadece bu özelliklerinizle tanıyor değilim. Yirmi yıl uzaklıktan da olsa, çok net olarak görebiliyor, çok net olarak seçebiliyorum tek tek tümünüzü. O, bağışlamasız okuyucu ti­tizliğinizle, tepemde değil amma karşımda, bir Demokles kılıcı tehdidi oluşturduğunuzun da el­bette farkındayım. Güzel olanı çirkinden, iyi ola­nı kötüden, doğru olanı yanlış­tan, kaliteli olanı basit olandan tane tane ayıklayan, taş kırıntıla­rından arındırılmış bir pirincin pilavını yediğiniz güvenden fark­sız bir biçimde, kırıntısızlığına güvendiğiniz yazılan da aynı gü­venle okuduğunuzu eksiksiz ha­tırlıyorum. Aradan binkırk pazar geçtik­ten sonra... Sahi, şimdi hava na­sıl oralarda? Yirmi yıl önceki iyiyi, güzeli, doğruyu ve kaliteliyi, negatif karşıtlarından ayıran titizliğinizi koruyabiliyor, sürdürebiliyor mu­sunuz, yoksa... Yoksa, yirmi yılın televizyon seyirciliğinin alışkanlık durumu­na getirdiği “ne olursa seyrede­rim" umursamazlığı, okuyuculuk özelliğinizi de etkiledi mi? Gazetelerin de her yazdığını, "ne olursa okurum" kuzu kuzu usluluğuyla mı okuyorsunuz yoksa? Yani, kaşığınızdaki pilavı, içindeki taş kırıntılarını görmez­likten gelerek ağzına atan "ağzı var dili yok” bir lokanta müşterisi misiniz ya da... Taş kırıntısız bir pilav yiyebilmek hakkını kullanabilen ve garsondan, doğ­ru dürüst bir pilav getirmesini isteyebilecek yüreğe ve bilince sahip müşterilerden misiniz? Sizle ilgili bildiklerim ve bil­mek istediklerim, şimdilik bu kadar. Şimdi sıra sizde. Eski okuyu­cu dostlara hatırlatmak için, ye­ni okuyucu dost adaylarına ise, ilk “merhaba”mı diyebilmek için, ben de kendimle ilgili her şeyimi beğeninize ve güvenoyunuza sunmak istiyorum. Aşçınız bendeniz, pilavınızı ağzınıza layık bir biçimde pişire­bilmek için, çocukluk ve gençlik yılları arasındaki çizgiden başla­yarak gelmektedir otuzsekiz yıl sonraki bugünkü mutfağına. Pirincin en kalitelisini seçe­rek, yağın en nefisini bulup, mutfağına getirerek, pişirme yöntemlerinin en çok sabır ge­rektirenini yaşam biçimi yapa­rak ve... Müşterisine karşı saygısını, sorumluluğunu hem mesleksel, hem insan sal görevi olarak ka­bullenerek geçmektedir mutfak­taki tezgahının başına. Eline geçirdiği rastgele mal­zemeden, el yordamıyla oluştur­duğu "Ben yaptım, oldu” yönte­miyle pişirdikleri pilavları önü­nüze süren kimi henüz eskiyememiş yeni, kimi hala yenilenememiş eski birkaç yamağın yap­tıklarından ayıklayarak yerseniz bizim titiz pilavımızı, işte biz de o zaman, yaşamımızın da, mes­leğimizin de bir anlamı olduğu­na kendimizi yemden inandır­maya başlayabiliriz. Bunları açıklamak, hem mesleğime, hem de size olan saygımın gereği bir görevimdir Binkırk pazardan sonraki pazar yazısı, pek de siz "Pazar günü okuyucusu” dostların isteği doğrultusunda olmadı gibime geliyor. Pek niyetim yoktu amma... Bağışlayın Birazcık da olsa. "Kafanızı gerçeklerle karıştırdık", galiba…
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title