Menü
Kategoriler
29mart1992basyazi
Beş kilo vermeyi isteyebilmek
29 Mart 1992 1992
MAKARNA yememi doktorum değil de, yasalar yasaklasalardı... Spagetti ye­dim suçlamasıyla, lazanya, tortellini yedim suçlamasıy­la huzuruna çıka­rıldığım yargıcın karşısında, kendimi rahatlıkla savunabilir­dim. “Ben makarna yemedim ki...” derdim ve... Paçayı kurta­rırdım galiba. Fakat böylesi kurnazca ka­çamağın, böylesi safça savunması karşısında doktorum, gözünün altını işaret parma­ğıyla aşağı çeker ve “pişt” ya­pardı gibi geliyor bana… "Tıbbın umumi arzusu üze­rine” verdiğim beş kiloyla ye­tinmeyen doktorumu, ikinci beş kiloluk özveri dönemimde de aldatmak istemiyorum. O nedenle, sadece makar­nayla değil, onun boyu uzamış, adı değişmiş, kendi sosyetik ol­muş spagettisiyle de aramıza kara kedi soktum... Yabancılara karşı soğuk bir davranış sergiliyor sanılmamayım. Aynı kara kediyi, annean­ne, babaanne mirasımız mantı­mızla da aramıza soktum. Gelip geçici bir itirafta bulu­nayım: Yolumun üzerinde iki İtalyan lokan­tası var. Ben önlerinden ge­çerken, gözle­rim vitrinlerin­den içeri giriyor. Çatala yu­maklanmadan önce tabaktan kaldırılabildiği kadarıyla, sal­kım salkım bir tartılışı vardır ya spagetti­nin... Onu gör­düğüm zaman, kara kedimiz yok oluveriyor aramızdan… Sadece ma­karna, sadece spagetti, tortellini ya da mantı değil... Dokto­rumun "Yeme­yeceksin” dedi­ği tüm yiyecek­ler, birlik oldu­lar, tümü bir­den karşımda bir “Karşı Cep­he” oluşturdular. Birer birer de gelmiyorlar, erkekçe de karşı koymuyorlar... Bir mayın tarlası yürünmezliğine çevirdikleri evimin yo­lunda, kimi sağımdan, kimi so­lumdan, kimi karşımdan fakat tümü birbiri ardından geliyor­lar üzerime üzerime... Doktorumun yasakladığı güne değin hiçbirinin farkında bile olmadığım bu muzır yiye­cekler, şimdi sinsi mevzilerin­den yaptıkları saldırılarla, bir yandan varlıklarını kanıtlıyor­lar, bir yandan da bir zamanlar yok sayılmış olmalarının intika­mını alıyorlar sanki... Evden on adım ötemde, bir dönerci dükkanının varlığını yeni farkettim. Sadece kıpkızarmış görüntüsüyle değil, ya­nan yağlarının sokağa taşan cızırtılı sesleri ve hele hele bur­numun dibine kadar giren ko­kusuyla o döner, meğer ne da­yanılmaz bir yiyecekmiş... Dükkanın önünden başımı çevirmeden bir çırpıda geçebildiğimde, üzerime sanki yaylım ateşi açılan bir cephenin önün­den, tek kurşun sıyrığı almadan geçebilmişim gibi mutlu ve ba­şarılı sayıyorum kendimi. Dönercinin saldırısından kurtulmamın sevincini yaşama­ma fırsat bulamadan bu kez, beş altı adım ilerdeki mevziin­den İtalyan kökenli ithal pastanelerimizden birinin saldırısına uğruyorum. İçi cevizli, dışı şekerli simit­leriyle, kendi tatlı, adı acı ba­dem kurabiyeleriyle, peynirli­sinden kıymalısına, sosislisin­den ıspanaklısına kadar çeşit çeşit börekleriyle, vanilyalısı, çi­kolatalısı, çileklisi, ananaslısı, kivilisi tüm pastalarıyla hem görsel, hem kokusal saldırıya geçmesi yetmiyormuş gibi... Bu İtalya çıkışlı pastanenin son günlerde İtalyanlığı tuttu, üstü­ne üstelik şimdi bir de pizza pi­şirmeye başladı. Pastanenin önünden düm­düz geçmeyi başaramayacağımı anladığım günlerde, kolay bir yöntem buldum, kapısına sır­tımı dönüyorum ve kendimi karşı kaldırıma atıyorum. Okyanus ortasında batmış bir gemiden kurtulan kazazede­nin, bir tahta parçasına tutuna­rak ulaşabildiği kara parçasın­da duyduğu güvenliğe benzer bir duygu sarıyor beni, o pasta­nenin sahilinden kurtulup, kendimi karşı kaldırımda bula­bildiğimde... O kara parçasındaki kurtu­luş sevincim de uzun sürmü­yor. On adım ötede, sütün, yo­ğurdun bile Avrupalısının sa­tıldığı bir şarküteriden yapıla­cak saldırıyı önceden biliyorum çünkü. Ortadan iki parçaya bölün­müş, uzun ince ekmeklerin ara­sından, dilim dilim salamlar, di­lim dilim peynirler, dilim dilim turşular, vitrinden dillerini uza­tıyorlar insana... Ya, “Gel, ye beni abi" diyor­lar... Ya da... “Hadi bakalım, ce­saretin varsa ye beni, göreyim seni” diyorlar. Davet mi ediyorlar, alay mı ediyorlar anlayamıyorum? “Tıbbın umumi arzusu üze­rine" beş kilo daha zayıflamaya söz verdikten sonra başladığım ikinci beş kiloluk özveri döne­mimde, yasaklı yiyecekleri yememekle kalmıyorum, onlarla tek başıma savaşıyorum da. Evimin yolu üzerindeki tüm cepheleri ve sinsi mevzileri tek tek saptadım. Onlara karşı ön­lemlerimi de aldım. Komşumuz dönercinin önünden geçerken, başımı ha­vaya kaldırıyorum, mavi göğü seyrederek uzaklaşıyorum dö­ner cızırtılarından, döner kokularından. Pastanelerin, şarküte­rilerin, İtalyan lokantalarının önünden geçerken de başımı havaya kaldırıyorum, göğü sey­rediyorum. Bizim buralardan korkum yok, çok şükür. Bütün mesele Beyoğlu'da. Tanrı beni bugünlerde Beyoğlu’ya muhtaç etmesin. Beyoğlu’dan geçmek zorunda bı­rakmasın, yeter ki. Sağlı sollu, içli köfteli, lahmacunlu, hamburgerli, köfteli, dönerli, sosisli, börekli, baklavalı dükkanları bir kez daha gördükçe... Yine Hamlet'liğimin tutup, “Bunların karşısında oturup acı çekmek mi, yoksa silahları kuşanıp, bunlara karşı savaş­mak mı?” diye diye kendi kendime söylenmeye başlayaca­ğımdan korkuyorum. Zamanın o noktasında, ya­saklı yiyeceklerimi de, perhizi­mi de, en kısa sürede vermem gereken beş kiloyu da unutabileceğimden ve... Daha uzun bir yaşam için savaşımımı gereksiz bulabileceğimden korkuyorum…
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title