MAKARNA yememi doktorum değil de, yasalar yasaklasalardı... Spagetti yedim suçlamasıyla, lazanya, tortellini yedim suçlamasıyla huzuruna çıkarıldığım yargıcın karşısında, kendimi rahatlıkla savunabilirdim.
“Ben makarna yemedim ki...” derdim ve... Paçayı kurtarırdım galiba.
Fakat böylesi kurnazca kaçamağın, böylesi safça savunması karşısında doktorum, gözünün altını işaret parmağıyla aşağı çeker ve
“pişt” yapardı gibi geliyor bana…
"Tıbbın umumi arzusu üzerine” verdiğim beş kiloyla yetinmeyen doktorumu, ikinci beş kiloluk özveri dönemimde de aldatmak istemiyorum.
O nedenle, sadece makarnayla değil, onun boyu uzamış, adı değişmiş, kendi sosyetik olmuş spagettisiyle de aramıza kara kedi soktum...
Yabancılara karşı soğuk bir davranış sergiliyor sanılmamayım. Aynı kara kediyi, anneanne, babaanne mirasımız mantımızla da aramıza soktum.
Gelip geçici bir itirafta bulunayım:
Yolumun üzerinde iki
İtalyan lokantası var. Ben önlerinden geçerken, gözlerim vitrinlerinden içeri giriyor. Çatala yumaklanmadan önce tabaktan kaldırılabildiği kadarıyla, salkım salkım bir tartılışı vardır ya spagettinin... Onu gördüğüm zaman, kara kedimiz yok oluveriyor aramızdan…
Sadece makarna, sadece spagetti, tortellini ya da mantı değil... Doktorumun
"Yemeyeceksin” dediği tüm yiyecekler, birlik oldular, tümü birden karşımda bir
“Karşı Cephe” oluşturdular.
Birer birer de gelmiyorlar, erkekçe de karşı koymuyorlar...
Bir mayın tarlası yürünmezliğine çevirdikleri evimin yolunda, kimi sağımdan, kimi solumdan, kimi karşımdan fakat tümü birbiri ardından geliyorlar üzerime üzerime...
Doktorumun yasakladığı güne değin hiçbirinin farkında bile olmadığım bu muzır yiyecekler, şimdi sinsi mevzilerinden yaptıkları saldırılarla, bir yandan varlıklarını kanıtlıyorlar, bir yandan da bir zamanlar yok sayılmış olmalarının intikamını alıyorlar sanki...
Evden on adım ötemde, bir dönerci dükkanının varlığını yeni farkettim. Sadece kıpkızarmış görüntüsüyle değil, yanan yağlarının sokağa taşan cızırtılı sesleri ve hele hele burnumun dibine kadar giren kokusuyla o döner, meğer ne dayanılmaz bir yiyecekmiş...
Dükkanın önünden başımı çevirmeden bir çırpıda geçebildiğimde, üzerime sanki yaylım ateşi açılan bir cephenin önünden, tek kurşun sıyrığı almadan geçebilmişim gibi mutlu ve başarılı sayıyorum kendimi.
Dönercinin saldırısından kurtulmamın sevincini yaşamama fırsat bulamadan bu kez, beş altı adım ilerdeki mevziinden İtalyan kökenli ithal pastanelerimizden birinin saldırısına uğruyorum.
İçi cevizli, dışı şekerli simitleriyle, kendi tatlı, adı acı badem kurabiyeleriyle, peynirlisinden kıymalısına, sosislisinden ıspanaklısına kadar çeşit çeşit börekleriyle, vanilyalısı, çikolatalısı, çileklisi, ananaslısı, kivilisi tüm pastalarıyla hem görsel, hem kokusal saldırıya geçmesi yetmiyormuş gibi... Bu
İtalya çıkışlı pastanenin son günlerde
İtalyanlığı tuttu, üstüne üstelik şimdi bir de pizza pişirmeye başladı.
Pastanenin önünden dümdüz geçmeyi başaramayacağımı anladığım günlerde, kolay bir yöntem buldum, kapısına sırtımı dönüyorum ve kendimi karşı kaldırıma atıyorum.
Okyanus ortasında batmış bir gemiden kurtulan kazazedenin, bir tahta parçasına tutunarak ulaşabildiği kara parçasında duyduğu güvenliğe benzer bir duygu sarıyor beni, o pastanenin sahilinden kurtulup, kendimi karşı kaldırımda bulabildiğimde...
O kara parçasındaki kurtuluş sevincim de uzun sürmüyor. On adım ötede, sütün, yoğurdun bile
Avrupalısının satıldığı bir şarküteriden yapılacak saldırıyı önceden biliyorum çünkü.
Ortadan iki parçaya bölünmüş, uzun ince ekmeklerin arasından, dilim dilim salamlar, dilim dilim peynirler, dilim dilim turşular, vitrinden dillerini uzatıyorlar insana...
Ya,
“Gel, ye beni abi" diyorlar... Ya da...
“Hadi bakalım, cesaretin varsa ye beni, göreyim seni” diyorlar.
Davet mi ediyorlar, alay mı ediyorlar anlayamıyorum?
“Tıbbın umumi arzusu üzerine" beş kilo daha zayıflamaya söz verdikten sonra başladığım ikinci beş kiloluk özveri dönemimde, yasaklı yiyecekleri yememekle kalmıyorum, onlarla tek başıma savaşıyorum da.
Evimin yolu üzerindeki tüm cepheleri ve sinsi mevzileri tek tek saptadım. Onlara karşı önlemlerimi de aldım.
Komşumuz dönercinin önünden geçerken, başımı havaya kaldırıyorum, mavi göğü seyrederek uzaklaşıyorum döner cızırtılarından, döner kokularından. Pastanelerin, şarküterilerin,
İtalyan lokantalarının önünden geçerken de başımı havaya kaldırıyorum, göğü seyrediyorum.
Bizim buralardan korkum yok, çok şükür.
Bütün mesele
Beyoğlu'da.
Tanrı beni bugünlerde
Beyoğlu’ya muhtaç etmesin.
Beyoğlu’dan geçmek zorunda bırakmasın, yeter ki.
Sağlı sollu, içli köfteli, lahmacunlu, hamburgerli, köfteli, dönerli, sosisli, börekli, baklavalı dükkanları bir kez daha gördükçe...
Yine
Hamlet'liğimin tutup,
“Bunların karşısında oturup acı çekmek mi, yoksa silahları kuşanıp, bunlara karşı savaşmak mı?” diye diye kendi kendime söylenmeye başlayacağımdan korkuyorum.
Zamanın o noktasında, yasaklı yiyeceklerimi de, perhizimi de, en kısa sürede vermem gereken beş kiloyu da unutabileceğimden ve... Daha uzun bir yaşam için savaşımımı gereksiz bulabileceğimden korkuyorum…
Beyoğludönerİtalyan lokantasıkilo vermelazanyamakarnaPerhizspagettiyasaklı yiyecekler