Menü
Kategoriler
22mart1992basyazi
İKİ BAYAN AKYOL
22 Mart 1992 1992
FOTOĞRAFTA, bir İnönü ve onun omuzunun dibine sokulmuş bir Ba­yan Akyol görüyor­sunuz. Fakat o İnö­nü, bugünlerde ta­nıdığınız İnönü de­ğildir; o İnönü'nün omuzunun dibine sokulmuş Bayan Akyol ise, bir yirmibir yıl önce, bir de yirmibir gün önce adını duydu­ğunuz Bayan Akyol değildir. Fotoğraftaki İnönü, Erdal İnönü'nün rahmetli babası İs­met İnönü'dür; onun omuzu­nun dibindeki Bayan Akyol ise, benim rahmetli annem Mebrure Akyol'dur. Bu fotoğraf, 1923 yılında, o zamanlarda adı Dar-ül Fünun olan, bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin bahçesinde çekil­miştir. Dışişleri Bakanı İsmet İnö­nü, barış antlaşması görüşmele­rinin ikinci bölümüne katılmak üzere Lozan'a hareketinden ön- ce, Dar-ül Fünun'a bir veda zi­yaretinde bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin unutulmaz Milli Eğitim Baka­nı Hasan Ali Yücel (İnönü’nün sağında, üstte) ve Prof. Dr. Ka­zım İsmail Gürkan (sağda, be­yaz giysili, papyonlu) gibi, adla­rı bugün de yaşayan kişilerin de aralarında bulundukları Dar-ül Fünun öğrencileri, cep harçlıklarını birleştirerek satın alabildikleri bir dolmakalemi İsmet İnönü’ye armağan etmiş­ler ve kendisinden, Lozan Ba­rış Antlaşması’ nı, bu dolmaka­lemle imzalaması isteğinde bu­lunmuşlardır. İsmet İnönü, bu fotoğrafın çekildiği nisan ayından tam üç ay sonra, temmuz sonunda Tür­kiye’ye döndüğünde, ceketinin cebinde bu dolmakalemi, omuz­larında ise Lozan Zaferi’ni taşı­yordu. Onun bu dolmakalemle attı­ğı imza, sınırlarını da çizdiği, hukuksal varlığını da kanıtladı­ğı Türkiye Devleti’ni ayrıca, dünya haritasındaki fiziksel, dünya devletler topluluğundaki hukuksal konumlarına da yer­leştiriyordu. İsmet İnönü’ nün Lozan'dan dönüşünden üç ay sonra ise, Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilmiştir. Tüm üniversite son sınıf ar­kadaşları gibi Mebrure Akyol’ da, üniversite mezunu bir "Cumhuriyet genci” olarak ilk görevine o gün atandı. Yirmi beş yıllık yaşamında Şile ve Pendik dışında İstan­bul’un dışına çıkmamış bu genç kız, cumhuriyetle birlikte Adana’ya gitti ve Adana Mual­lim Mektebi’nde matematik öğ­retmeni olarak ilk görevine baş­ladı. Aynı genç kız, bir yıl sonra Akdeniz'den Karadeniz'e atan­dı ve aynı görevini bu kez Or­du'da, önce Ordu Muallim Mektebi’ nde, sonra da Ordu Ortaokulu’ nda sürdürdü. Ne zamana kadar mı? Tam 26 yıl sonra, Ankara Kız Lisesi Matematik Öğretmenliği’ ne atanıncaya kadar. Annem, özellikle Adana ve Ordu'da “öğretmenlik görevini”ni sadece okul sınıflarının dört duvarları arasında değil, bu kentlerin toplumsal yaşam­larının ortasında da yapmıştır. O ve birkaç bayan öğretmen meslekdaşı, laik Türkiye Cum­huriyeti'nin, çağdaş genç kızını ve çağdaş kadınını da, kendi varlıklarıyla ve kendi yaşam bi­çimleriyle o günlerin Türk toplumuna da tanıtmışlar, o günle­rin Türk toplumuna da öğretmişlerdir. Tüm bunları niçin yazdım, onu da anlata­yım mı? Türkan Akyol, yirmibir yıl aradan sonra, hem de, yine seçilmemesine karşın, yine bakan yapıl­dı ya... Kafamda hep, bir so­ru çalkalandı durdu: “Türkiye Cumhuri­yeti Devleti’nin kurulu­şunda, emekleri olmasa da, hiç değilse sevinçle­ri, coşkuları yer alan altmışbeş yıl öncesi Türki­ye Cumhuriyeti’nin çağ­daş kadınları, acaba toplum içindeki öğret­menlik görevlerini başa­rıyla yapamadılar da... Yeni yeni çağdaş Türk kadınlarının yetişebil­meleri için gerekli et­kinlikte bir örnek oluş­turamadılar mı, aca­ba?...” Bir kadının görevlen­dirilmesi gereken maka­ma atanabilecek düzeyde kadınımız mı yetişmedi altmışbeş yılda da… Yirmibir yıl önceki bir hata­mızı yinelemek zorunda kaldık, biçimsel bir nedenle de olsa? Annemin yetmiş yıllık fo­toğrafına bakmaktan utanıyo­rum, zamanın böylesinde...
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title