Menü
Kategoriler
9subat1992basyazi
Var olmak mı, var olmamak mı?
09 Şubat 1992 1992
Gökyüzüne bir göz atıp, iki saat sonra yağacak yağmurun ıslaklığını sırtımızda ve omuzlarımızda iki saat öncesinden görebiliyor ve... Ev­den şemsiyemizle çıkmaya karar vere­biliyoruz da... Avrupa Topluluğu’na şayet katılabilip, Avrupa ile şayet bir bütün oluşturabildiğimizde, bu bütünlüğün kime yarar, kime zarar getireceğini görebilmeyi bir türlü beceremiyoruz. O nedenle de, hiç değilse “şemsiye" etkinliğinde olsun bir önlem almayı aklımızın kenarın­dan bile geçirmiyoruz. Farkında mıyız, acaba Avru­pa Topluluğu'yla ilgili geleceği­miz konusundaki böylesi karar­sız tavrımız günün birinde bizi, anasını kapan amcasına bakıp bakıp, “Var olmak mı, var olma­mak mı?" diye mırıldanan Hamlet’e çevirecek galiba. O “günün biri” geldiğinde, bu tartı­şılmaz “Kararsız Kasım” tavrımızla biz de, “Var olmak mı, var olmamak mı?” diye kendi kendimize mırılda­nıp durmaya mı baş­layacağız yoksa? Hadi şimdi birlik­te kısacık bir oyun oynayalım. Gözleri­mizi kapatalım ve sanki Türkiye, hayal bu ya, Avrupa Top­luluğu'na kabul edil­miş de nasıl oluver­mişse olmuş. Avru­pa’ nın bir parçası oluvermiş varsaya­lım. Gaziantep’in Şehreküstü mahallesin­den İsmail Yaşar’ın birbirine kenetlediği ellerini ne denli bir coşkuyla ovuşturma­ya başladığını görü­yor musunuz? Siz onun bu sevin­cini görmeyebilirsi­niz. Önemli olan, onun kendini nerede ve nasıl gördüğüdür. Gaziantepli İsma­il Yaşar kendini şu anda Brüksel’in Rosevelt Caddesi'nde açtığı kebap lokantasında görü­yor. Brükselli hemşehrilerine Gaziantep'in ağzınıza layık, terbiyeli kuşbaşı kebabını tanıtıp beğen­dirmesinin ve tattırdığı her kişiyi müşterisi yapmasının da keyfini sürüyor... Türkiye’nin artık Avrupa Top­luluğu'na kabul edilmesinin, Tür­kiye’nin artık Avrupa olmasının da keyfini sürüyor, Brüksel’deki kebap lokantasında. Onun bu çifte keyfine benzer bir başka çifte keyfi ise Hollan­da'nın Rotterdam limanında, ce­viz kabuğundan birazca büyükçe kayığında kızarttığı balıkları orta­dan ikiye bölüp, yarım ekmek içi­ne koyarak satan Karaköylü Re­cep de sürüyor. O da kolayca ve bol para kazan­masının keyfi yanısıra, ona bu olanağı sağlayan Avrupa Toplu- luğu’nun Türkiye’yi koynuna al­masının da keyfini yaşıyor. İki bisiklet tekerleğinin arasına oturttuğu tezgahını Londra'nın Picadilly Meydanı'nda sürerek, tezgahındaki tırnak çakısı, el fe­neri, asma kilit, çengelli iğne, don lastiği, fare kapanı, Citizen saati, muhtar çakmağı benzeri şunu bu­nu satan Sivaslı Remzi ise, sür­düğü para kazanma keyfinin öte­sinde, Avrupalı olmasının tadını da tanıyordu. Türkiye'nin Avrupa Toplulu­ğu’na kabul edilmesi, Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası yapmıştı ama... Avrupa'yı da Türkiye’nin en güney sınırlarına kadar yaymış, büyütmüştü. O nedenle Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz, Hollandalı, Dani­markalı hemşehrilerimiz, Kars'ta, Ağrı’da, Van’da, Bin­göl’de, Antalya’da, Mersin’de, Muğla'da, İzmir’de ellerini kolla­rını sallayarak dolaşıyorlardı. Doğdukları, büyüdükleri mem­leketlerini bırakıp, Türkiye'de gurbetçilik yapan Hollandalı Jan Van Dijk Bingöl'de, Klaas Jansen ise Kars'ta birer çiftlik almış­lar, hayvancılık, sütçülük, süt ürünlerini değerlendirme konula­rındaki üretimlerini artık Türki­ye’de yapmaya başlamışlardı. Türkiye’ye gelirlerken, bu konulardaki en yeni teknolojik bilgileri ve aygıtları da beraberinde getirmişlerdi. Kendi alışageldikleri yöntemler ve sahip oldukları olanaklar haftada bir avuç tereyağını zar zor elde edebilen yöre üreticisi ise Hollanda'dan getirilen bu teknoloji karşısında daha fazla ayakta kalamayacaklarını anlayınca, eldeki avuçtaki bir kaç ineklerini satıp, Hollandalı Jan Van Dijk’in ya da Klaas Jansen’ in yanında ırgat olarak çalışmaya başlıyorlardı. Sadece hayvancılıkla uğraşan üreticilerimiz değil, yaş meyve ve sebzecilikle geçinen birçok üreticimiz de, artık hemşehrilimiz oldukları İtalyan, Fransız, İngiliz ve Alman tarım sanayii sahip­leriyle rekabet edemeyeceklerini anlıyorlar, onların Niğde’deki, Malatya’daki, Amasya'daki ve daha birçok yöremizdeki fabrikalarında artık işçi olarak çalışmaktan başka kendilerine bir geçim yolu kalmadığını görüyorlardı. Türkiye, balık ekmek, Gaziantep kebabı, tırnak çakısı satabilmek olanağıyla Avrupalı olduğuna inanmaya ve Avrupa'ya tutunmaya çalışırken, Avrupa hemen her alanda çağdaş teknolojisi, bilgisi ve yetişmiş insani gücüyle Türkiye'deki yerini alıyordu. Bir şemsiye etkinliğinde olsa şimdiden hiçbir önlem almayı düşünmeyen biz ise bu kararsızlığımız sonunda, “Var olmak mı, var olmamak mı?” diye kendi kendimize mırıldanacağımız günlerin gelmesinden korkuyoruz. Şükürler olsun ki bugünkü yazımız "olmuş bir olay”ı nakletmiyor da, “olabilecek bir olay”ın uyarı çanlarını çalıyor sadece. Yine şükürler olsun ki bugünkü yazımızda gözlerimizi kapatmış, birlikte bir oyun oynuyoruz kendi aramızda... Hadi şimdi yine birlikte hareket edelim, hep birlikte gözlerimizi açalım ve... Oyun olduğunu görebilelim, anlayabilelim, herşeyin...
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title