Gökyüzüne bir göz
atıp, iki saat sonra yağacak yağmurun ıslaklığını sırtımızda ve omuzlarımızda iki saat öncesinden görebiliyor ve... Evden şemsiyemizle çıkmaya karar verebiliyoruz da...
Avrupa Topluluğu’na
şayet katılabilip,
Avrupa ile şayet bir bütün oluşturabildiğimizde, bu bütünlüğün kime yarar, kime zarar getireceğini görebilmeyi bir türlü beceremiyoruz.
O nedenle de, hiç değilse
“şemsiye" etkinliğinde olsun bir önlem almayı aklımızın kenarından bile geçirmiyoruz.
Farkında mıyız, acaba
Avrupa Topluluğu'yla
ilgili geleceğimiz konusundaki böylesi kararsız tavrımız günün birinde bizi, anasını kapan amcasına bakıp bakıp,
“Var olmak mı, var olmamak mı?" diye mırıldanan
Hamlet’e çevirecek galiba.
O
“günün biri” geldiğinde, bu tartışılmaz
“Kararsız Kasım” tavrımızla biz de,
“Var olmak mı, var olmamak mı?” diye kendi kendimize mırıldanıp durmaya mı başlayacağız yoksa?
Hadi şimdi birlikte kısacık bir oyun oynayalım. Gözlerimizi kapatalım ve sanki
Türkiye, hayal bu ya,
Avrupa Topluluğu'na
kabul edilmiş de nasıl oluvermişse olmuş.
Avrupa’ nın bir parçası oluvermiş varsayalım.
Gaziantep’in
Şehreküstü mahallesinden
İsmail Yaşar’ın birbirine kenetlediği ellerini ne denli bir coşkuyla ovuşturmaya başladığını görüyor musunuz?
Siz onun bu sevincini görmeyebilirsiniz. Önemli olan, onun kendini nerede ve nasıl gördüğüdür.
Gaziantepli İsmail Yaşar kendini şu anda
Brüksel’in
Rosevelt Caddesi'nde açtığı kebap lokantasında görüyor.
Brükselli hemşehrilerine
Gaziantep'in
ağzınıza layık, terbiyeli kuşbaşı kebabını tanıtıp beğendirmesinin ve tattırdığı her kişiyi müşterisi yapmasının da keyfini sürüyor...
Türkiye’nin
artık
Avrupa Topluluğu'na kabul edilmesinin,
Türkiye’nin
artık
Avrupa olmasının da keyfini sürüyor,
Brüksel’deki
kebap lokantasında.
Onun bu çifte keyfine benzer bir başka çifte keyfi ise
Hollanda'nın
Rotterdam limanında, ceviz kabuğundan birazca büyükçe kayığında kızarttığı balıkları ortadan ikiye bölüp, yarım ekmek içine koyarak satan
Karaköylü Recep de sürüyor.
O da kolayca ve bol para kazanmasının keyfi yanısıra, ona bu
olanağı sağlayan
Avrupa Toplu- luğu’nun
Türkiye’yi
koynuna almasının da keyfini yaşıyor.
İki bisiklet tekerleğinin arasına oturttuğu tezgahını
Londra'nın
Picadilly Meydanı'nda
sürerek, tezgahındaki tırnak çakısı, el feneri, asma kilit, çengelli iğne, don lastiği, fare kapanı, Citizen saati, muhtar çakmağı benzeri şunu bunu satan
Sivaslı Remzi ise, sürdüğü para kazanma keyfinin ötesinde,
Avrupalı olmasının tadını da tanıyordu.
Türkiye'nin
Avrupa Topluluğu’na kabul edilmesi,
Türkiye’yi
Avrupa’nın
bir parçası yapmıştı ama...
Avrupa'yı da
Türkiye’nin
en güney sınırlarına kadar yaymış, büyütmüştü.
O nedenle
Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz, Hollandalı, Danimarkalı hemşehrilerimiz,
Kars'ta,
Ağrı’da,
Van’da,
Bingöl’de,
Antalya’da,
Mersin’de,
Muğla'da,
İzmir’de
ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlardı.
Doğdukları, büyüdükleri memleketlerini bırakıp,
Türkiye'de gurbetçilik yapan
Hollandalı Jan Van Dijk Bingöl'de,
Klaas Jansen ise
Kars'ta
birer çiftlik almışlar, hayvancılık, sütçülük, süt ürünlerini değerlendirme konularındaki üretimlerini artık
Türkiye’de yapmaya başlamışlardı.
Türkiye’ye
gelirlerken, bu konulardaki en yeni teknolojik bilgileri ve aygıtları da beraberinde getirmişlerdi.
Kendi alışageldikleri yöntemler ve sahip oldukları olanaklar haftada bir avuç tereyağını zar zor elde edebilen yöre üreticisi ise
Hollanda'dan
getirilen bu
teknoloji karşısında daha fazla
ayakta kalamayacaklarını anlayınca, eldeki avuçtaki bir kaç ineklerini satıp,
Hollandalı Jan Van Dijk’in
ya da
Klaas Jansen’ in yanında ırgat olarak çalışmaya başlıyorlardı.
Sadece hayvancılıkla uğraşan üreticilerimiz değil, yaş meyve ve sebzecilikle geçinen birçok üreticimiz de, artık hemşehrilimiz oldukları
İtalyan, Fransız, İngiliz ve
Alman tarım sanayii sahipleriyle rekabet edemeyeceklerini anlıyorlar, onların
Niğde’deki,
Malatya’daki,
Amasya'daki ve daha birçok yöremizdeki fabrikalarında artık işçi olarak çalışmaktan başka kendilerine bir geçim yolu kalmadığını görüyorlardı.
Türkiye, balık ekmek,
Gaziantep kebabı, tırnak çakısı satabilmek olanağıyla
Avrupalı olduğuna inanmaya ve
Avrupa'ya
tutunmaya çalışırken,
Avrupa hemen her alanda çağdaş teknolojisi, bilgisi ve yetişmiş insani gücüyle
Türkiye'deki
yerini alıyordu.
Bir şemsiye etkinliğinde olsa şimdiden hiçbir önlem almayı düşünmeyen biz ise bu kararsızlığımız sonunda,
“Var olmak mı, var olmamak mı?” diye kendi kendimize mırıldanacağımız günlerin gelmesinden korkuyoruz.
Şükürler olsun ki bugünkü yazımız
"olmuş bir olay”ı
nakletmiyor da,
“olabilecek bir olay”ın uyarı çanlarını çalıyor sadece.
Yine şükürler olsun ki bugünkü yazımızda gözlerimizi kapatmış, birlikte bir oyun oynuyoruz kendi aramızda...
Hadi şimdi yine birlikte hareket edelim, hep birlikte gözlerimizi açalım ve... Oyun olduğunu görebilelim, anlayabilelim, herşeyin...
AB üyeliğiAvrupa BirliğiAvrupalı olmakgeçimtarım sanayiteknolojik tarımtezgahTürkiye