Menü
Kategoriler
17ocak1993starmagazinbasyazi
“Paramı n’aptın, Devlet Baba?..”
17 Ocak 1993 1993
    Bir kişi burnunuzun ucuna kadar sokulup da, yüzünüze baka baka “işin tekniği” diye söze başlarsa… Bilin ki, o kişi as­lında o işin yönteminden söz edecektir size. “Bir kişi” dediğimiz o kişi her kimse, işte şimdi ben de aynen o bir kişinin yaptığı gi­bi yapacağım ve... Gözlerinizin hipermetrop derecesi ölçüsü oranında bir yakınlıkla okuduğunuz bu sayfadan kafamı burnunuzun ucuna kadar sokarak, bu ma­sum pazar gününüzde yüzü­nüze baka baka ben de “işin tekniği” diye söze başlayaca­ğım. Sonra da, yine o kişinin yaptığı gibi, işin yönteminden söz edeceğim size. Bir işi yapabilmek için ge­rekli teknik, sanırım gerçek­ten de o işin yapılabilmesi için gerekli olan yöntemden başka bir şey değildir. Her işi yapmanın tekniği, yani yöntemi ise, evrenseldir. Dünyanın tüm ülkelerin­de, örneğin bir otomobili çalıştırmanın ve yürütmenin tekniği, yani yöntemi aynıdır. Koşmanın, yürümenin de tekniği aynıdır, dünyanın tüm ülkelerinde. Koşarken ve yürürken uy­guladığımız bu evrensel tek­nikler gibi, bilir misiniz, ileti­şim alanında da tüm dünya ülkelerinin uyguladıkları tek­niklerin aynını uygularız. Uygularız da... Nedendir, bilemeyiz... Yine de bir türlü ileteme­yiz iki çift sözümüzü, karşı­mızdaki hedefimize... Yayımızda mı bir gevşek­lik var, okumuzda mı bir çar­pıklık var, hedef tahtamız mı bizden çok uzakta, yoksa biz mi hedef tahtamızdan çok uzaktayız? ... İşte bu soru işaretleri ara­sına çöreklenmiş bilmecemizi çözemiyoruz, bu karışıklıklar içinde kaybolmuş gerçeğimizi bulamıyoruz. Somut bir örnek vereyim size. Dünyanın tüm ülkelerin­de uygulanan iletişim tekniği­nin aynını biz de uygulaya­rak, biz de karşımızdaki hedef topluluğumuza bir şeyler an­latmaya çabalıyoruz: “Ey, benim kuzudan da kuzu, saf sudan da saf Sosyal Sigortalı sosyal sınıf arkadaşım...” diye söze başlıyoruz ve aynı içtenliğimizle sürdürüyo­ruz söyleyeceklerimizi: “Her ay hak ettiğin ücreti­nin bir bölümünü sen, bir bö­lümünü de senin işverenin, senin sağlık sigortası olarak yıllarca devlete emanet etti ya” diyoruz “İşte senin ema­net ettiğin o kara gün paranı devlet baban, kaşla göz ara­sında buharlaştırdı, yok et­ti.” Evrensel iletişim tekniğiy­le yayımızı geriyoruz, vazife­mizi yapıyoruz ve bu mesajı­mızı önceden belirlediğimiz hedefimize iletiyoruz... Sonra da. “Okumuz nasıl olsa hede­fine ulaşmıştır” sanısıyla, da­ğarcığımızdan ikinci okumu­zu çıkarıyoruz, onu yayına oturtuyoruz, bu kez onu fırla­tıyoruz hedefimize: “Sağlık sigortası için se­nin ücretinin belirli bir bölü­münün devlet baba tarafın­dan kesilip, alınarak bir ça­nakta biriktirilmesinin insan onuruyla eş yücelikte bir an­lamı vardır” diye sürdürüyo­ruz mesajımızı “İçimizden bi­rimiz hastalandığı zaman onu, tümümüz birleşip, sağlı­ğına kavuşturacağız. Sosyal Sigorta’nın da, Sağlık Sigortası’nın da öz an­lamı budur. Hastalanan bir işçiyi sağlığına kavuşturabilecek ilaç ve tedavi için ge­rekli parayı ancak, tümümü­zün katkılarıyla oluşan (Sağ­lık Sigortası) karşılayabile­cektir. Bu, bir toplumsal da­yanışmadır. Bu dayanışma­nın özü ise, (Hepimiz birimiz için) anlayışıdır.” Büyük bir iyi niyetle, bu okun da hedefine vardığını ve mesajın belirli kulaklara, be­lirli beyinlere, hatta belirli yü­reklere ulaştığını umarak ve... Yine evrensel teknikler uygu­layarak, hatta evrensel bir gö­rev yaptığımıza inanarak, göğ­sümüzü gere gere, yayımızı gere gere, oklarımızı atmayı sürdürüyoruz: “Şimdi sen hastalandığın­da bu devlet baba sigortası, (Param yok) deyip, senin ilaç paranı ödemiyor. Oysa sen hastalandığında sadece ilaç paranı değil, tedavin için ge­rekli tüm masrafı da karşıla­maya zorunludur bu devlet baba sigortası. Çünkü senin bu kara gününde, senin için kullanılması için biz tüm iş­çiler, yıllarca aylık ücretlerimizden sağlık sigortası adı altında para kesilmesini yü­rekten kabullendik. O sigor­ta, bu paraların birikmesi so­nucu oluştu. Karşımızda na­sıl olsa devlet babamız var güveniyle ve onun varlığının güvencesiyle bu paralarımı­zı, zamanı geldiğinde kulla­nabilmemiz için, gönül ra­hatlığıyla Sosyal Sigortalar Kurumu'na emanet ettik. Şimdi bu paraya gereksinim duyulan an geldi. Fakat kos­koca devlet babamız, hem de senin bu kara gününde, kar­şına geçiyor, (Param yok) di­yor ve sırtını dönüyor sana. Oysa sen devlet babaya (Pa­ran var mı?) diye de sormu­yorsun. Sen devlet babaya (Bu kara günümde kullana­bilmem için yıllardır sana emaneten verdiğim kendi paramı istiyorum) diyorsun ve... O da sana, hayrettir, hem de ne rahatlıkla, (Bende para yok) diyor...” Dünyanın tüm ülkelerinde uygulanan iletişim teknikleri­ni, iletişim yöntemlerini uy­gulayarak bir gerçeği anlat­maya çalışıp, çabalıyoruz... Ne parası çalınan işçiden bir ses çıkıyor, ne işçinin üstelik hem de hastane ve ilaç parasını çalan kesimden bir ses çıkıyor, ne de tüm bu iş­lerden ve işçilerden sorumlu kişilerden bir ses çıkıyor... Bir nedenle, bir yerde, bir yanlışlık var ama... Nedendir o yanlışlık, onu bilemiyoruz... Nerededir o yanlışlık, onu bulamıyoruz... Ve onun için de, bu soru işaretleri arasına çöreklenmiş bilmecemizi çözemiyoruz, bu karışıklıklar içinde kaybol­muş gerçeğimizi bulamıyoruz, bir türlü... Yayımızda mı bir gevşek­lik var, okumuzda mı bir çar­pıklık var, hedef tahtamız mı bizden çok uzakta, yoksa biz mi hedef tahtamızdan çok uzaktayız? ... Yoksa, yoksa, yoksa... Ken­dilerine iki harf iletebilme­miz için, iletişimin evrensel tekniği yerine, sakın bizden de soytarılık teknikleri uygulamamızı bekliyor olmasın­lar, sınıf arkadaşlarımız? ...
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title