Menü
Kategoriler
Bütün Dünya Temmuz 2011-1
Haberal’ la Silivri’de…
01 Temmuz 2011 2011

Zonguldak Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal, otuz yılı aşkın dostluk ve "ağabey-kardeş" ilişkimize geçen hafta yepyeni bir boyut ekledi, yaşantıma ise yepyeni bir heyecan getirdi: "Basın danışmanlığımı ve basın sözcülüğümü senin yapmanı istiyorum" dedi. Sonra da bu isteğinin hemen ardından, şu kararını bildirdi: "Bu dakikadan itibaren basın danışmanım ve basın sözcüm sensin" dedi. O, yapacağım görevin adını bildirdi, ben ise süresini bildirdim: "Ölünceye kadar..."

77 yaşıma girmeme bir ay kala "başım gözüm üstüne" kabullendiğim bu yepyeni görevimi nasıl yapacağımı da, size bildireyim: "Her anında onurla ve hiçbir anında yorulmadan..." Silivri Cezaevi’nin iki kilometre ötesindeki Avrupa yolunun Tekirdağ kavşağındaki gişelerinden geçer geçmez arabamı yolun kenarına çektim, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ ya telefon ettim: "Sayın Genel Başkan, önce kişisel naçizane kutlamalarımı sunarım" dedim ve yeni görevime o an, orada başladım: "Sizi şu an, Sayın Mehmet Haberal’ ın sözcüsü sıfatımla arıyorum ve size onun duygu ve düşüncelerini kendi sözleriyle iletiyorum" dedim.

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun "Çok sevindim, memnuniyetle dinlemeye hazırım" demesinden sonra da, Mehmet Haberal’ ın sözlerini ilettim: "Başta Genel Başkan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün yöneticilerine ve bütün milletvekillerine, en içtenlikli duygularımla teşekkürlerimi iletiyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi bana, önce Ata’dan, sonra babamdan miras kalmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin omurgası olduğunu Cumhuriyet’in her döneminde olduğu gibi, şimdi de göstermiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki son duruşuyla ise Cumhuriyet Halk Partisi, demokrasinin ve özgürlüklerin sahibi ve bekçisi olduğunu da bir kez daha kanıtlamıştır.

Kimi çevrelerce ve kişilerce dış görünümünün yüzeysel özelliği öne çıkarılarak, yalnızca cezaevindeki iki milletvekilinin özgürlüklerine kavuşturulmaları çabası olarak sığ bir görüşle değerlendirilmeye çalışılan Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu duruşunun özünde, o iki milletvekilinin kişiliğinde, milli iradeye, demokrasiye, özgürlüklere saygı vardır, sahiplik ve bekçilik görevi ve bu görevleri cesaretle yerine getirebilmek sorumluluğu vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bu son duruşuyla Cumhuriyet Halk Partisi gerçekte, tarihinin kendisine yüklediği bu görevlerini ve sorumluluğunu yerine getirmiştir. Önce Ata, sonra baba mirasım Cumhuriyet Halk Partisi’nin, “devletimizin omurgası” olması niteliğinin yüklediği bu görev ve sorumluluklarını cesaretle yerine getirmesi nedeniyle başta Genel Başkan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün yöneticilerine ve bütün milletvekillerine en içtenlikli teşekkürlerimi bir kez daha iletiyorum."

**

Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın basın sözcüsü görevimi ilk kez yerine getirdiğim o n, bir “eski dost” görevi daha üstlendim: Bu kez yeni görevim, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’dan geldi: "Ankara’ya ilk gelişinizde Sayın Haberal’ın bu sözlerini bana yazılı olarak da verirseniz çok memnun olurum" dedi, Sayın Kılıçdaroğlu ve ekledi: "Bu sözlerin yazılı olduğu bir belgeyi, değerli bir hatıra olarak dosyamda saklamak isterim..."

**

TBMM’nin toplandığı günün ertesinde, 29 Haziran Çarşamba günü, Silivri’nin gerçek bir padişah sarayından da farksız güzellikte ve görkemdeki Adliye Sarayı’nın kapısından girer girmez, Atatürk’ün hem de Silivri’ deki bu saray gibi Adliye Sarayı’nın girişinde, yüksek bir yere çakılmış şu sözüyle karşılaştım: "Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunmaz." Altında K. Atatürk imzası ve yanlarında Türk Bayrağı ve Atatürk’ün bir portresi vardı. "Ne güzel bir söz ve ne güzel bir rastlantı" dedim kendi kendime. "Güne kazançlı başladım."

Asansörle iki ya da üç kat çıkıp, girdiğim savcılık makamında ise, günümün ikinci kazancına sahip oldum. Aydın yüzlü ve çok kibar bir savcı beyle tanıştım. Beni "Nasılsınız, iyi misiniz?" diye karşılarken, kendisini kendime o kadar yakın duyumsadım ki, sorusuna şaka payı bol bir yanıtla karşılık vermeyi çok doğal buldum: "Valla, bu ortamda ne kadar iyi olunabilirse, ben de işte o kadar iyiyim, Sayın Savcı bey" dedim. Onun kanı da bana ısınmıştı galiba.

O da şakalı bir karşılık verdi: "Oooo, çok memnun oldum" dedi. "Demek ki çok çok iyisiniz..." Madem iş latife yarışmasına dönmüştü, ben de geri kalmadım. Yerimden kalkar gibi yaptım, gözlüğümü çıkardım ve savcı beye uzattım: "İsterseniz gözlüklerimizi değişelim Sayın savcı bey" dedim. "Sizin gözlükleriniz herşeyi galiba çok iyi gösteriyor..."

**

Savcı beyden beklediğim önce özel görüşme izin belgemi, sonra da kendisiyle yine görüşeceğimiz sözünü aldıktan sonra, "T.C. Adalet Bakanlığı, Silivri İnfaz Kurumları" tabelalarını izleyerek, kent merkezine 13 kilometre uzaklıktaki Silivri Cezaevi’ne geldim. Kendi isteğimle içeri girebildiğim, fakat ayaklarım sanki geri geri gitmek istiyormuşcasına, gönülsüz olarak dışarı çıkabildiğim, hepimizin kod adıyla bildiğimiz Silivri Cezaevi’nde görüştüm Prof. Dr. Mehmet Haberal’ la.

Silivri Cezaevi’nin o ürkütücü ve buz gibi soğuk duruşlu duvarlarının arasındaki koridorlardan geçip, kişide bir canavar ağzı çağrışımı uyandıran, alttan yukarıya doğru fermuar düzeninde sıralanmış kol kalınlığı ve uzunluğundaki demir dişlerden oluşan kapıların engelleri arasından sıyrılarak kendimi "cezaevi içine" attıktan sonra, bir koridordan ötekine, ötekinden diğer bir koridora geçerek götürüldüğüm yerde buluştum Haberal’ la.

Elinden gelebildiğince gülüyor gibi yaparak o bana mutlu göstermeye çalışıyordu kendini, ben de aynen onun gibi yapıyor, üzüntümü ve yüreğime gömebildiğim isyanımı göstermemeye çabalıyordum. Yapmacık mutlu görünümüyle o, içerde çok rahat olduğunu anlatmaya, kendisi için üzüleceğimiz bir durum olmadığı izlenimini vermeye çalışıyordu; ben de dışarda herşeyin "artık düzelme çizgisi"ne geldiğine gerçekten inanmışım rolü yaparak, inandığım gibi yaptığım düşüme, onu inandırmaya çabalıyordum. Sonunda dayanamadım, "İkimiz de beceremiyoruz bu artistlik işlerini" dedim. "Rol yapma dersi"nden geçer not almayı hak etmediğimizi birbirimize itiraf etmek zorunda kaldık. Tüm bu kara, kapkara ortam içinde bile Haberal, yine de karşılıklı kahkaha atmamızı sağlayacak bir şeyler buldu.

"Artistliği beceremiyoruz amma, ben paspasta bir numara oldum" dedi gülerek. Anlamadım ne dediğini ve anlamadığımı da açık açık söyledim. "Paspas yapmak yok mudur canım?" dedi. "Yerleri silersin paspasla... Çevre temizliği yaparsın... İşte o konuda bir numaralı uzman oldum... O işi çok başarılı yapıyorum..." Ben de boğazımda oluşan yumruk büyüklüğündeki düğümü, karşımdakine belli etmeden yutmakta çok başarılı olduğumu kanıtladım kendi kendime...

"Haaa, sadece paspasla kalmadım" diye sürdürdü Haberal. "Bulaşıkta da çok iddialıyım, artık. Öyle güzel bulaşık yıkıyorum ki... Paspastan sonra bulaşıkta da bir numara oldum diyebilirim..." Bir şaka yapmak istedim ama, duraksadım ve vazgeçtim. Yeri de, zamanı da değildi şakanın. "Birşey söyleyecektin, söyle, söyle" dedi. "Valla, zaman da, mekan da uygun değil, hocam" dedim. "Başka zaman." Israr etti, ben de söyledim: "Bizim üniversitedeki, hastanelerdeki temizlik işçileri yandılar gibi geliyor bana" dedim. "Adamlara iş bırakmazsınız. Ellerinden paspaslarını alır, 'Bu iş benim uzmanlık alanıma girer' deyip, yerleri siz temizlemeye kalkarsınız..."

Çok şükür, bu kez sahiden gülmüştü. Oysa söylemek isteyip de, söylemediğim şey başkaydı: "Bir yandan yerlerin temizliği, öte yandan bulaşıkların yıkanması derken..." diye başlayacaktım, sonra da şöyle sürdürecektim: "Yapacak çok işiniz var hocam, bu siyaset dünyasında da..."

Bir Cevap Yazın
*
Menu Title