Menü
Kategoriler
Öfkelendiremezdi Onu Hiçbir Şey…
01 Temmuz 2015 2015
  Bugünlerdeki Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil, Recep Tayyip Erdoğan’a neler yapıyorlarsa, o günlerdeki ben de, hemen hemen aynı şeyleri Süleyman Demirel’e yapıyordum. Hatta ben zaman zaman işi o denli ileri götürürdüm ki, Süleyman Demirel ağzıyla kuş da tutsa, ben onun bu insanüstü becerisini “Eh, galiba fena değil” dudak bükmesiyle küçümseyerek bile kabullenmezdim, hemen karşısına geçip kuşun gönüllü avukatlığına soyunur ve kuşun kuyruğundan kopan iki tüy parçasının hesabını, o kuşu ağzıyla tutan Demirel’den sormaya kalkardım. Fakat Süleyman Demirel, değil intikam peşinde koşmak ya da öfkelenmek, bir kez de olsa, sitem etmeyi bile aklından geçirmezdi. Üstelik, aradan birkaç gün geçtikten sonra yeniden karşılaştığımızda, yine tebessümüyle yanıma gelir, yine kendine özgü o hoşgörü cömertliğine tüm içtenliğini de katarak, yine halimi hatırımı sorardı. Bizim zamanımızda Türkiye’de gazetecilik de, siyasetçilik de, bugün aynen Batı’nın uygar ülkelerinde olduğu gibi yapılırdı. Dün yapılmış olanlar dünde kalırdı; bugün yapılacak olanlar, bugün yapılırdı. Meseleleri mesele yapmadığımız için de, ortada mesele kalmazdı.   * * * Yalnızca uygar ilişkilerde olduğu gazetecilerden değil, ülkenin siyasal iklimi gereği ne zaman nereden ve ne şiddette eseceği belli olmayan siyasal fırtınalar nedeniyle “gırtlak gırtlağa” gelmek zorunda kaldığı siyasal rakiplerinden de esirgemezdi bu hoşgörüsünü, Süleyman Demirel. Bu görüşümün en somut kanıtına, “12 Mart Olayı”nın aydınlarda oluşturduğu rahatsızlığın daha bir yıl bile geçmeden devletin ve ordunun üst yönetim katlarına da sıçradığı günlerde tanık oldum. Başbakanlık görevine ordu müdahalesiyle son verilen Süleyman Demirel’in “suskunluğu”nun ülke genelinde oluşturduğu rahatsızlık, giderek aydınların rahatsızlığıyla bütünleşip, kendi katlarına da yansımaya başlayınca, devletin de, ordunun da üst yöneticileri, nedeni kendileri olan bu rahatsızlığa artık bir son vermenin kaçınılmaz olduğunun ayırdına varmışlardı. “Devlet ve ordu yöneticilerinin sınırsız güçlerinden doğan mahzurları yok etmenin tek yolu, gene devlet ve ordu yöneticilerinin sınırsız güçleridir” yöntemi uygulandı ve bu görev, protokol sırasına göre en baştaki, en güçlü kişiye verildi. 26 Ağustos Büyük Taarruzu’nun teğmeni, emekli Orgeneral Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, bu çok özel devlet görevi nedeniyle harekete geçti ve nöbet tuttuğu Çankaya tepesinde bir akşam çok özel bir “Barış Yemeği” daveti düzenledi. Adı “Barış Yemeği” olan bu davetin asıl amacı, daha gerçekçi bir anlatımla söyleyelim, “Devletin ve ordunun üst yöneticilerinin, kendi elleriyle Başbakanlık görevinden uzaklaştırdıkları Süleyman Demirel’le barışmalarını sağlamak” idi. Çankaya Köşkü’nde bir hafta sonra 5 Ocak 1972’de verilecek “Barışma Yemeği”nin hazırlıkları sürerken, köşkün “Birinci Hanımefendisi” Atıfet Sunay, bir yıldır “yüzüne de sesine de hasret kaldığı” sevgili dostu Nazmiye Demirel’e telefon etti ve “kadın kadına bir dostluk fısıltısıyla”, bir hafta sonraki yemeğin önce müjdesini verdi, sonra da bu yemeğe kendisinin de kesinlikle katılmasını beklediklerini, özlem dolu şu tümcesiyle bildirdi: “Gözümde tütüyorsun vallahi, Nazmiye kardeşciğim.” Nazmiye Demirel, “Atıfet ablacığı”nın bu haberini akşam eşine bildirirken şunu da ekledi “Ama davetlilerin hemen hepsiyle küsüz” dedi. Süleyman Demirel, ilerideki yıllarda sık sık yinelediği bir sözünü, ilk kez orada, eşine söyledi: “Devletin tepesinde küslük olmaz, hanım” dedi. “Elbette gideriz… Hele bir davetiyemiz gelsin…” “Barışma Yemeği”nde tüm konuklar yemek öncesi salonda içkilerini içerlerken Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile konukları Başbakan Prof. Nihat Erim ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, salonun yanındaki özel bir odada, ana konuğun gelmesini bekliyorlardı. Ana konuk Süleyman Demirel, evsahibini ve onun iki özel konuğunu “makul bir süre” beklettikten sonra eşiyle köşke geldiğinde kendilerini önce, evsahibesi Bayan Sunay karşıladı. Bayan Sunay ve Bayan Demirel, bir yıllık özlemlerini yanak yanağa öpüşerek giderirlerken Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay geldi, Süleyman Demirel’in koluna girerek ana konuğunu, öteki iki konuğunu beklettiği özel odaya götürdü. Onların bir adım arkasından benim de girdiğim odada, Başbakan Nihat Erim ve Orgeneral Memduh Tağmaç’ı, ayakta beklerlerken gördüm. Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı Sunay’ın kolunda odaya girince Başbakan Nihat Erim ona doğru bir adım attı ve bir yıl kadar önce komutanlar tarafından oturtulduğu Başbakanlık koltuğunun asıl sahibi Süleyman Demirel’e, “Bağışlayın beni Sayın Demirel, benim bir suçum yok. Sizin silah zoruyla kaldırıldığınız koltuğa, ben de silah zoruyla oturtuldum. İnanın benim bir suçum yok” dercesine içtenlikli bir tebessümle ve “Hadi siz de elinizi uzatın da aramızdaki kırgınlığı birlikte ortadan kaldıralım” sımsıcaklığındaki bir hareketle elini uzattı, “Hoşgeldiniz” dedi. Başbakan’dan sonra sıra Genel Kurmay Başkanı’ndaydı. Orgeneral Memduh Tağmaç da elini uzattı ve Başbakan’ın biraz önceki yüz, el ve kol ifadelerini bir asker disiplini içinde yineleyerek Süleyman Demirel’in elini sıktı, “sözcüklerden de daha yüksek sesle konuşan bu davranışıyla” bir yıl önce koltuğundan uzaklaştırdığı eski Başbakanı’ndan o da özür diledi. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ise özürünü, birkaç dakika önce kapıda karşıladığı konuğunun koluna girerek, “Biz ayrılamayız” ya da “Ayrılsak da beraberiz” görüntüsüyle ifade etmişti. O da, bir yıl öncesinin 12 Mart’ında olup bitenleri görmemiş ya da duymamış “Dut yemiş bülbül” suskunluğundan da öte, üstelik bu olup bitenleri bir “noter” saygınlığıyla onaylamış olmasının da özür borcunu ödemişti kapıda, eski Başbakanı’na… Süleyman Demirel ise tüm bu “gösteriler”i, “Dün dündü, bugün bugündür” siyaset felsefesiyle kendine özgü bir hoşgörüyle izlemiş, bir yıl önce Başbakanlık makamından koparılması meselesini bugün mesele yapmayarak, ortada bir mesele bırakmamış, ülkenin ve kendinin siyasal yaşamındaki yeni bir cildin kapağını açmıştı. Tüm bu olup biten her şeyi gözleriyle gören kulaklarıyla duyan yeminli bir tanık kimliğimle ifade edeyim: “Silah zoruyla Başbakanlık koltuğundan uzaklaştırılması olayı bile Süleyman Demirel’in sınırsız hoşgörüsünün üstüne çıkamamış, onu öfkelendirememişti.” Özünde “Devletin üst katının Süleyman Demirel’den özür dilemesi odası olan görünürdeki Barışma Odasında” taraflar, ayakta bir iki dakika hal-hatır söyleşisi yaptıktan sonra salona geçmek üzere kapıdan çıkarlarken önlerine geçtim ve “Yanyana ve böylesi güler yüzlerinizle birlikte bir fotoğraf çekebilir miyiz, efendim?” diyerek tümünden izin istedim. Orgeneral Memduh Tağmaç sesimi ya duymadı ya da galiba duymazlıktan geldi, salondaki konukların arasına yürüdü. Süleyman Demirel ise hem sesimi duyunca, hem yüzümü görünce birden heyecanlandı: “Ooo, özlediğimiz eski dostlar da varmış burada” dedi ve yine bana konuşup, söylediklerini Cumhurbaşkanı’na ve Başbakan’a duyurdu: “Senin tatlı tatlı iğneleyici yazılarını da özledim.” Sanki futbol oynuyormuşuz gibi, Demirel’in onsekizin içinde verdiği bu pası anında gole çevirdim: “Siz konuşmaya başlayın ki, biz de rahat rahat yapabilelim gazeteciliğimizi, efendim” dedim. Sunay, Demirel ve Erim’i yanyana getirip, fotoğraflarını çekerken, bu kez Cumhurbaşkanı Sunay takıldı bana: “Mete böyle resimlerimizi çeker, sonra bizi kandırır, hiçbirini yayınlamaz” dedi. “Geçen yıl televizyon için iki saat röportaj yaptı burada benle, sonra bir dakika bile yayınlamadı televizyonda.” Cumhurbaşkanının bu “suçlaması” karşısında, Süleyman Demirel imdadıma yetişip, savunmamı yaparken, kaşla göz arasında bir gol de kendisi atıverdi karşı kaleye: “Şimdi söz verdi, siz de duydunuz, Sayın Cumhurbaşkanı” dedi. “Gazeteciliğini yapabilmesi için benim konuşmamı bekliyor…”   * * *   O anki karşılıklı kahkahalarımızdan tam 42 yıl sonra, 20 Kasım 2014 tarihinde, Süleyman Demirel’le bir kez daha karşılıklı bir kahkaha attık. Dizlerindeki rahatsızlık nedeniyle yürüme sıkıntısı çekmesine karşın, “Can dostum” sıfatıyla tanımladığı ve “Hayranıyım” dediği Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın bir davetine, iki satırlık bir kutlama telgrafı göndermek yerine, “bizzat gelerek katılacağını” bildiren Süleyman Demirel’in bu dostluk zarafeti karşısında Prof. Haberal da kendi dostluğunu kanıtlamak istedi. Başkent Üniversitesi Bağlıca Yerleşkesi’nde kurduğu Türkiye’nin en büyük ve en donanımlı üniversite kütüphanesinin o gün açılış törenindeki konuşmasından sonra Demirel’in yakından görmek istediği bu büyük yapıtı yürümek zorunda kalmadan gezebilmesi için girişte, kolaylıkla binilen ve inilen elektrikli bir golf arabası getirtti. Sonra da bu arabayı kullanma sorumluluğunu benim omuzlarıma yükledi. Süleyman Demirel dış kapıda kendi otomobilinden inip, şoförlüğünü benim yapacağım golf arabasına binerken, bu kez Prof. Haberal bir latife yaptı: “Sayın Cumhurbaşkanım, ne olur ne olmaz, bir kontrol edelim” dedi. “Bakalım sürücü ehliyeti var mı?” Bir çırpıda sürücü ehliyetimi çıkardım, Süleyman Demirel’e uzattım. Bakmadı bile. Yanıma oturduktan sonra bir latife de kendisi yaptı: “Gerek yok bakmama” dedi. “Bizim asla şüphemiz olmamıştır senin ehliyetinden…” İçimden tatlı bir şımarıklık geldi: “Ama bu ehliyet başka bir ehliyet, Sayın Cumhurbaşkanım” dedim. “Sürücü ehliyeti, bu…” Kaşınanı kaşımadan bırakmazdı. Ben galiba kaşındım ki, o da kaşıdı: “Hem Cumhurbaşkanım diyorsun, hem de sürücü ehliyetini gösteriyorsun” dedi. “Trafik polisi miyim ben?” Demirel’le son karşılıklı kahkahamızı o gün, orada attık. Bugün değerli bir anı olan bu olayı bir gün gözlerim nemlenerek yazacağım o gün, o an aklıma gelseydi, şimdi boğazımı tıkayan gözle görülmeyen bu yumruk, kim bilir, belki de o gün gelir, o an otururdu boğazımın tam orta yerine.
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title