Menü
Kategoriler
Mete AKYOL, Abdürrahim Tuncak’ı nasıl ‘keşfettiğini’ Anlatıyor
20 Ağustos 2010 roportajlar

Bir anı idi o, Atatürk’ten...

Türkiye’de 1981 yılı, “Atatürk 100 yaşında” yılı idi. TRT televizyonundaki “İşte Hayatınız” adlı programımın o yılın ilk ayında yayınlanacak bölümünü bu nedenle, Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşam öyküsüne ayırmıştım. Kimi sofracı başı, kimi garson, kimi “fedai”, kimi kütüphaneci olarak Büyük Devrimci’nin yakın hizmetinde bulunmuş kişileri saptıyor, onları arıyordum. Kütüphaneci olan eşim bir akşam eve, kalın bir kitapla geldi. Bu kitap, Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle Diyarbakır Valiliği tarafından yayımlanan “Diyarbakır İl Yıllığı” idi. Mustafa Kemal’in, önce Kolordu Komutanı olarak görev yaptığı, daha sonra da Cumhurbaşkanı olarak ziyaret ettiği Diyarbakır’daki çalışmalarının ve anılarının anlatıldığı kitapta, bu sayfada gördüğünüz fotoğraf da yer alıyordu. Ve fotoğrafın altındaki yazıda Mustafa Kemal’in yanındaki çocuğun, “yöresel giysili Diyarbakırlı bir çocuk” olduğu bildiriliyordu.

İlerdeki yıllarda ünlü film yönetmeni Sinan Çetin’le evlenen, o günlerin genç “yapımcı yardımcısı” Hale Sözmen ve yine onun gibi TRT televizyonunda mesleğinin ilk yıllarını yaşamakta olan Işıl Öcal, programın hazırlanmasında bana yardımcı oluyorlardı. Bizim evde bir akşam yine birlikte çalışırken, birden “meslek ağabeyliği” hevesine kapıldım, ve bir bilgimi, genç çalışma arkadaşlarıma da aktarmak istedim:

“Gazetecilik de, araştırıcılık da, araştırıcı gazetecilik de, Mustafa Kemal’in yanındaki işte bu Diyarbakırlı çocuğun kim olduğunu saptayabilmek, hatta, eğer yaşıyorsa, gidip onu bulabilmektir” dedim.

Böylesi bir görevin “olanaksızlığı” karşısında genç arkadaşlarım önce korktular, sonra gülümsediler, daha sonra da, kendilerine ders vermeye kalkışan ağabeylerine, bu kez kendileri güzel bir ders verdiler:

“Bizim yaşımızdan çok, sizin meslek yaşamınız var” dediler. “Böyle zor bir görevi yerine getirmek, bizden çok size düşmez mi?”

Başıma inen taş, sırtıma yüklenen görevin ağırlığındaydı. Bunların dışında, fakat yine bunların ağırlığında bir görev de, şimdi omuzlarıma yıkılıyordu. Genç arkadaşlarımın hem başıma attıkları taşın, hem de sırtıma yükledikleri görevin ağırlığından kurtulmak zorunluluğu da bana düşen bambaşka bir görevdi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı ve yaveri Salih Bozok’un iki oğlundan biri, benim özel bir saygı duyduğum, özel bir ağabeyimdi. Sabah hemen ona gittim.

“Çocukluğunuzun büyük bir bölümünü Çankaya’da, Köşk’te geçirdiniz, Muzaffer ağabey” dedim ve elimdeki Diyarbakır İl Yıllığı’nı açtım, bu fotoğrafı gösterdim:

“Diyarbakırlı bu çocuğun kim olabileceği konusunda acaba bir bilginiz var mıdır, ağabey?”

Muzaffer Bozok fotoğrafa bakar bakmaz, kendine özgü kahkahalarından birini attı:

“Kim çıkarmış bu Diyarbakırlı çocuk lafını?” dedi. “Bu çocuk, bizim Abdürrahim ağabeyimizdir.”

Muzaffer Bozok’un şakadan hoşlanan bir yanı da vardır. Yine o yanı öne çıktı gibi geldi bana:

“Lütfen şaka yapmayın, Muzaffer ağabey” dedim. “Bu kişinin kim olduğunu bulmak, benim için çok önemli...”

Heyecanlandığımı görünce Muzaffer Bozok, bu kez sözcüklerin üstüne basarak konuşmaya başladı:

“İnan şaka yapmıyorum” dedi. “Bu kişi, bizim Abdürrahim ağabeyimizdir. Çocukluğumuz Çankaya Köşk’ünde birlikte geçmiştir. Çok yakın dostumuzdur. Halen haftada en az bir kez görüşürüz ya da telefonlaşırız...”

Yaşamımda ilk kez o an kekelediğimi biliyorum:

“Yani şimdi bu kişi hayatta mı, Muzaffer Ağabey?” sorumu, o an hece hece sorabildiğimi, şu an da hatırlayabiliyorum.

Merhum Abdürrahim Tuncak’la birlikte geçen onyedi yıl uzunluğundaki zaman yolum, bir telefon görüşmesiyle başladı ve... Benim doğum günümle birleşen onun ölüm gününde kabri başında noktalandı.

Bu iki nokta arasındaki zaman dilimine, onun bana duyduğu güven ve sevgi ile benim ona duyduğum hayranlık ve saygı duygularını nasıl sıkıştırabilip, sığdırabildiğime bugün de hayret ediyorum.

Bu süre içinde Abdürrahim Tuncak’ı her geçen gün daha yakından tanıyabilmek mutluluğum yanı sıra, onun derinliklerinde karşılaştığım Mustafa Kemal Atatürk’ü de, daha yakından ve özellikle insansal yapısıyla tanıyabilmek talihine de sahip olabildim.

Memurların çoğundan farksız bir biçimde, Mustafa Kemal’in de zaman zaman parasızlık çeken bir “aylıklı” olduğunu, çoğu evlat örneği, Mustafa Kemal’in de annesini üzmemek için ona zaman zaman yalan söylemek zorunda kaldığını, hemen hemen tümümüzden farksız bir biçimde Mustafa Kemal’in de seven, sevinen, gülen, ağlayan, özleyen, yalnızlık çeken, üzülen, öfkelenen, yakını bildiği kimilerinin ihanetine uğrayan, kimilerinin sefilliklerine tanık olan, dinine inancı yanı sıra, örf ve adetlerine saygısını da koruyan “insan” özelliğinin özünü de Abdürrahim Tuncak’ın birinci derece tanıklığının berraklığında görebildim.

Anılarını kaleme almak için kendisinden izin istediğimde, beklediğim izinden de öte o bana, beklemediğim bir ödül verdi:

“Bu konuda ‘hayır’ dediğim son kişi, Falih Rıfkı Atay’dı” dedi ve yanıtını şöyle noktaladı:

“İlk ‘evet’ dediğim kişi ise sen olacaksın.”

Evine kimi haftalar üç, kimi haftalar dört gün giderek tam dörtbuçuk ayda tamamlayabildim Abdürrahim Tuncak’la görüşmelerimi. Onbeş gün sürecek röportaj dizisinin hazırlığı tamamlanınca yazıları, Milliyet Gazetesi’nin Abdi İpekçi’den sonraki Yayın Genel Yönetmeni Turhan Aytul’a teslim ettim. “Şimdi de fotoğrafları incelemeniz için sizi fotoğrafhanede bekliyoruz” dedim. Fotoğraf Servisi Şefi Özdemir Gürsoy, Abdürrahim Tuncak’ın evinde çektiği portrelerini projeksiyonla beyaz perdeye yansıtmıştı. Perdedeki fotoğrafı görür görmez Turhan Aytul, birden “Aman Tanrım” diyerek hayretini belirtti ve avucuyla ağzını kapattı. Sonra da o günlerde sadece Milliyet Gazetesi’nin sahibi olan Aydın Doğan’a telefon etti, kendisini çok acele fotoğrafhaneye davet etti.

Projeksiyonla birbiri ardısıra beyaz perdeye yansıtılan portreleri gördükçe Aydın Doğan da hayretini gizleyemedi.

Röportajın yayımına başlamak için “Atatürk’ün 100. doğum yıldönümü” kutlamalarını beklemeye karar verdik. Bununla birlikte bir karar daha verdik: Röportajın sayfa düzenini de, başlığını da olabildiğince “yumuşatacaktık.”

Kararlarımızın her ikisini de 24 Mayıs 1981 tarihinde uyguladık. O gün Milliyet Gazetesi’nin birinci sayfasının sol üst köşesinde Atatürk’ün bir fotoğrafı, onun karşısında Abdürrahim Tuncak’ın bir fotoğrafı ve her iki fotoğrafın arasında ise “Bu çocuğu yetiştirdi” başlıklı bir bant yer alıyordu.

Sayfa düzenini ve başlığı “yumuşak” vermek isteyişimizin iki nedeni vardı. Öncelikle, konuyu kamuoyuna alıştıra alıştıra duyurmak istiyorduk; sonra da, içtenlikle söyleyeyim, henüz bir yılını dahi doldurmamış olan 12 Eylül Yönetimi’nin sorumlularını öfkelendirmekten çekiniyorduk.

Biz bu duygularla sabah göreve geldiğimizde, hiç de beklemediğimiz bir olayla karşılaştık: Türk Hava Yolları’nın sabah sekizde Atatürk Hava Limanı’ndan kalkan Ankara uçağı, iki hava korsanı tarafından Bulgaristan’ın Burgaz kentine kaçırılmıştı.

Burgaz havaalanına indirilen uçağın haberini Milliyet’in o günkü ikinci baskısının birinci sayfasına yerleştirdik ve Abdürrahim Tuncak röportajını iç sayfalara aldık. Böylece, bir gün önceki kuşkularımızdan biraz kurtulmuş olduk.

O akşam gazetenin yazı işleri bölümüne İngiltere’den “davetsiz” bir konuk geldi. Konuk benimle görüşmek istiyordu. Kendini tanıtmak için kartını uzattı. İngiltere’nin saygın gazetesi “Sunday Times”’ın yazı işleri müdürü Cal McCrystal idi bu davetsiz konuğumuz.

“Beni Atatürk’ün oğluyla görüştürmenizi rica ediyorum” dedi. “Haberi alır almaz ilk uçakla buraya geldim. Yarın öğleden sonra da dönmek istiyorum. Gelecek sayıda yayımlayacağım.”

O gün pazardı. Bir hafta sonra yine pazar olacaktı. “Sunday Times”in bugünden sonraki ilk “gelecek sayısı” o gün çıkacaktı. Ve Abdürrahim Tuncak’ın öyküsü, bir hafta sonra bugün, Sunday Times’da yayımlanacaktı.

İngiliz meslektaşım ve konuğuma, Abdürrahim Tuncak’ın adresini ve telefon numarasını veremeyeceğimi üzülerek bildirdim. Çünkü kendisinin bu konuda benden söz aldığını söyledim.

Cal McCrystal, bana hak verdi ve Abdürrahim Tuncak’la ilgili tüm bilgileri benden aldı. Kendisinden bir de ricada bulundum:

“Kesinlikle ‘Atatürk’ün oğlu’ demeyiniz, lütfen” dedim. “Çünkü kendisi böyle bir şey söylemiyor, başkalarının da böyle söylemesini istemiyor.”

İngiliz meslektaşım da bana söz verdi:

“Kesinlikle bu iki sözcüğü yanyana kullanmayacağım” dedi. Ve yazacağı yazıyı, gazetede yer alacağı biçimiyle iki üç gün önceden bana teleksle göndereceğini bildirdi.

“Meslektaşlar arasındaki bu dostluk ilişkisine sansür denilmez” diye bir de şaka yaptı. “Sadece bir hata yapıp yapmadığımı denetlemen için göndereceğim yazımı.”

28 Mayıs Perşembe günü Sunday Times’dan teleks geldi. “Atatürk’ün oğlu” dememek için Cal McCrystal’ın, gerek yazının metninde gerek başlığında ne denli özen gösterdiği ilk bakışta anlaşılıyordu.

31 Mayıs 1981 tarihli Sunday Times Gazetesi’nde yedi sütun genişliğinde yer alan yazının başlığı aynen şöyleydi:

“To Ataturk, father of modern Turkey - a son?”

“Atatürk” ve “oğlu” sözcüklerinin yanyana gelmediği bu İngilizce başlık, Türkçe’de şu anlama geliyordu:

“Modern Türkiye’nin babası Atatürk’e - bir oğul (mu)?”

Abdürrahim Tuncak’la televizyonda iki kez söyleşi yaptım, çeşitli kentlerde çeşitli konferanslara ve anma törenlerine onunla birlikte katıldım.

Ve birlikte olduğum her an, onun bir ilkesine hep saygılı kalmaya çalıştım.

“Sessizlik” idi, bu ilkesi.

Abdürrahim Tuncak’ın “sessizliğinin” böyle sürüp gitmesine, bir kişi daha, aynen onun gibi özen göstermiştir. Bu kişi, Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’dır.

Prof. Haberal, bir yandan bu “sessizlik” ilkesine özen gösterirken, öte yandan bu “olgu” karşısında daha fazla hareketsiz kalamamış ve gözlerinin önünde tüm canlılığıyla duran bu “tarihsel gerçek” karşısında, omuzlarına düşen görevi yerine getirmekten kendini alamamıştır.

Abdürrahim Tuncak’ın varlığından haberi olmadığı günlerde İzmir, Karşıyaka’da kurduğu hastaneye “Başkent Üniversitesi Zübeyde Hanım Hastanesi” adını veren Prof. Dr. Haberal, Abdürrahim Tuncak’ı tanıdıktan sonra onu hastaneye davet etmiş ve hastanenin açılışından iki yıl sonra bu kez Tuncak ailesinin de katılımıyla, hastanede yeni bir tören düzenlemiştir. Prof. Dr. Haberal, bir de Ankara’da, Başkent Üniversitesi kampusünde, “Abdürrahim Tuncak Atatürk Müzesi” adıyla bir müze kurmuştur. Bu müzede, Abdürrahim Tuncak’ın, Prof. Haberal’a bağışladığı Atatürk’ün özel fotoğrafları ve kişisel eşyası sergilenmektedir.

Başkent Üniversitesi Kampusü’nde, Atatürk’ün Akaretler’de oturduğu evin bir eşini de yaptıran Prof. Dr. Haberal, bir kültür merkezi ve yaşayan bir müze olarak kullanılmak üzere Abdürrahim Tuncak Atatürk Müzesi’ni, bu yapıya nakletmektedir. Cumhuriyet’in 75. yıldönümü nedeniyle Başkent Üniversitesi’nin Atatürk anısına saygısı olarak yapılan bu Kültür Merkezi, Ekim ayında açılacaktır.

Abdürrahim Tuncak’ın, kendisine “Atatürk’ün oğlu” olduğunu söylemesi için çeşitli kanallardan yapılan baskılar karşısındaki şu sözünü, hiçbir zaman unutmayacağım:

“Atatürk’ün biyolojik oğlu olup olmamamın ne önemi vardır?... Onu büyüten, yetiştiren anne tarafından büyütülmüş, yetiştirilmiş olmak, onun büyüdüğü evde büyümüş olmak, onun aldığı terbiyeyi almış olmak, bir fani olarak sahip olabileceğim servetin en büyüğüdür. Bu onur ve şeref bana fazlasıyla yetmektedir.”•

Bir Cevap Yazın
*
Menu Title