04 Ekim 1992

Sizin de haberiniz olsun…

Tohumu Ankara'da atılan, Ankara'da ye­şeren, Ankara’da başveren... Fidesi, filizi, gövdesi Ankara’da gelişen, Ankara’da büyüyen... Kökleri Ankara topraklarında derinleşen, kolları İstanbul'da uzayan dostluklarımdan biri de, Hıncal Uluç’la aramdaki dostluğumdur. Sadece bir dostluğun keyfini değil, bir mesleğin tutkusunu da ortaklaştığım Hıncal Uluç’la aramda bir de, hiçbir zaman or­tak bir noktasını bulamadığımız ilginç bir konumuz da vardır. Söliiim mi? “Haber.'’ Benim için "haber” olan bir konu, Hıncal için çok zaman "haber” değildir. Onun gözünde "haber” olan çok konu ise, bilir misiniz, benim için hiçbir zaman “haber" değeri taşımamaktadır. Bir iki örnek de vereyim mi? Hıncal’ da, ben de evlerimiz­den gazetemize, gazetemizden evlerimize hergün, aynı TEM yo­lundan gider geliriz... İkimizin otomobillerinin üstüne üstüne de aynı kamyonlar, aynı tanker­ler çıktı, çıkarlar... İkimizin oto­mobilini de serserilik dereceleri eşit aynı maceraperestler sollar­lar ya da sağlarlar... İkimiz de hergün aynı ölüm tehlikeleri içinden sıyrılırız da... Tüm bu olayları Hıncal "ha­ber" sanır, ben ise onların "haber” olmadıklarını bili­rim. Hıncal Uluç için, hem de önemli bir haber olan örneğin yirmi tonluk bir kamyonun, son hızla bir otomobilin üstü­ne üstüne ha çıktı, ha çıkacak serseriliği, inanır mısınız, be­nim için hiçbir zaman “ha­ber" olmamıştır. Çünkü böylesi serserilik­leri her zaman, toplumun do­ğası olarak kabullenmişimdir ve... Beklenen, alışılan, olağan herhangi bir olayı da, bu alışılmışlığı ve bu olağanlığı ne­deniyle, hiçbir zaman "ha­ber" olarak görememişimdir. Çağdaş ölçülerde yapabil­diğimiz, fakat bir türlü çağ­daş yöntemlerle kullanabil­meyi beceremediğimiz TEM yolunda benim için haber ne­dir, bakın onu da söyleyeyim: Herhangi bir araç yolun sol şeridine yapışıp kalmazsa ve arkasından gelen daha hız­lı bir aracın kendisini solla­masını erkeklik namusuna yapılmış bir saldırı olarak karşılamazsa... Bu olay benim için önem­li, hem de pek çok önemli bir “haber”dir.  Arkamdaki bir ara­cın, otomobilimin arka tamponu­na değmek istercesine bir yakın­lıkla beni izlemezse, bu garip olay da benim için bir “haber’dir. Hele hele, karşı yönden gelen bir TIR, direksiyonunu gereğin­den fazla sola kırıp, üstüme üstü­me gelmez de, orta çizgiden taş­madan yolun sağ tarafından gi­derse... İşte bu olay da kocaman bir "haber"dir benim için. “Haber” nedir ve... Ne "ha­ber” değildir konusunda kendi­siyle bir türlü anlaşamadığım Hıncal Uluç, geçen gün öfkesi burnundan fışkırarak geldi, ma­samın üstüne zarfı açılmış bir mektup bıraktı: "Allahaşkına sen yazsana mektuptaki şu konuyu" dedi “Fotoğraf yayınlamadığım için benim köşede yazamıyorum. Se­nin sayfada, olayın hem de renkli fotoğrafını da basabilir­sin." Hıncal’ın öfkeyle masama bı­raktığı zarfın içinde üç dört tane de fotoğraf vardı Mektuptan ön­ce elim o fotoğraflara gitti. Birini şimdi burada görüyor­sunuz. Öteki fotoğraflarda da bir ağaç vardı ve... Ağacın üstünde de bir maymun vardı. Hıncal'la mesleksel değer­lendirme ayrılığımız geldi aklıma: "Ne var bu fotoğraflarda, Hıncal?” dedim "Bir ağaç var, ağaçta da bir maymun var. Hıncal Uluç'un öfkesi, bu kez bir de gözlerinden de fışkırmaya başladı: "Sanki görmüyor musun da, bir de (Ne var?) diye soruyor­sun?" diye patladı "Maymunun üstündeki kemeri görmüyor musun?... Maymunu o kemer­den ağaca bağlayan koskoca zinciri de görmüyor musun?" Fotoğrafa bir kez daha bak­tım: "Kemer de, zincir de işte bu­rada" dedim “ikisini de görüyo­rum... Ne var bunda?” Hıncal fotoğraflardan birini eline aldı, yüzüme doğru tuttu: “Bak, bu maymun, bu koca­man zincirle bu ağaca bağlan­mış” dedi "Bu olayı da mı gör­müyorsun?...” Dik dik baktım yüzüne: "Bırak şimdi gırgırı Hıncal" dedim “O maymunu ağaca bağ­lamasalar hayvancağız elde avuçta tutulabilir mi?... Bağlan­mazsa, kaçar... Tabii bağlaya­caklar..." Hıncal baktı ki benimle başa çıkamıyor, mektubu uzattı, onu okumamı istedi. Mektup, Hıncal'ın adına gönderilmişti. İngi­lizce yazılıydı İngiltere’nin Durham kentinden D. J. Fields adlı bir İngiliz'den geliyordu. D.J. Fields, "Yaz tatilimi Türkiye'de geçirdim ve bu fotoğrafı da orada çektim" diyor­du ve... “Bu vahşete bir an önce son verilmesi için" Hıncal'dan yardım istiyordu. “Didim, Altınkum'da, Sahil Yolundaki (İkbal Cafe)nin önün­de çektim bu fotoğrafı” diye an­latıyordu D.J. Fields “Bu sevimli hayvancık, belinden bağlandığı bu ağacın üstünde tüm gün ve gece boyunca böylesi bir çare­sizlik ve işkence çekiyordu. Bu yetmiyormuş gibi, İkbal Cafe’nin müşterileri hayvancağı­zın ağzına sigara sokuyorlar, ona sigara içiriyorlar, ağzına burnuna sopalarla dokunarak onu rahatsız edip, kendilerini eğlendiriyorlardı. Hayvancağı­zın çektiği acı ve kendisiyle ya­pılan alaylardan duyduğu ezik­lik, inanın, yüzünden okunuyor­du. Onu seyreden turistlerin yüzlerinde ise, nefret duygusu vardı, acıma duygusu vardı, iğ­renme duyusu vard, İkbal Cafe'nin sahibi bu hayvancağızı para kazanmak için de değil, kendini eğlendirmek için orada tutuyordu. Uygar bir dünyada yasadışı ilan edilmesi gereken böyle bir işkenceden, lütfen, bir an önce kurtarın bu hayvanca­ğızı...” D. J. Fields, iki de soru soru­yordu: “1.Bu hayvancağızı oraya bağlayan kişiler geceleri nasıl uyuyabiliyorlar? 2.Türkiye gibi hayran oldu­ğum harika bir ülkede bir hay­vancağıza bu işkence nasıl yapı­labiliyor ve bu vahşete bir son vermek için insanlar neden ha­rekete geçmiyorlar?” Hıncal Uluç mektubu da, fo­toğrafları da önüme bıraktı: "Fakat şunu bil ki, böylesi vahşi bir olaya tanık olan uygar ülkelerin insanları gözünde, sa­dece birimiz değil, tek tek tüm Türkler aynı vahşetin suç ortak­ları olarak görülüyoruz..." dedi "Ve böylesi tersliklerimize ba­kıp bakıp, ona göre değerlendi­riyor bizi çoğu zaman, batılılar..." Hıncal mektubu da, fotoğraf­ları da eliyle bana doğru itip, Hıncal'ın yerine dönerken, bizi dinleyen arkadaşlara göz kırptım: “Hiç şakaya tahammülü yoktur Hıncal'ın böyle anlarda” dedim “işte gördüğünüz gibi ba­rut kesilir, (haber)in böylesi karşısında..."

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , , ,

YASAL UYARI: Bu sitede yer alan tüm içerik, METE AKYOL'a aittir. METE AKYOL'un yazılı izni olmadan, bu içeriğin kopyalanması, imzalı veya imzasız kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Menu Title