Tohumu
Ankara'da
atılan,
Ankara'da
yeşeren,
Ankara’da
başveren... Fidesi, filizi, gövdesi
Ankara’da
gelişen,
Ankara’da
büyüyen... Kökleri
Ankara topraklarında derinleşen, kolları
İstanbul'da
uzayan dostluklarımdan biri de,
Hıncal Uluç’la
aramdaki dostluğumdur.
Sadece bir dostluğun keyfini değil, bir mesleğin tutkusunu da ortaklaştığım
Hıncal Uluç’la
aramda bir de, hiçbir zaman ortak bir noktasını bulamadığımız ilginç bir konumuz da vardır. Söliiim mi?
“Haber.'’
Benim için
"haber” olan bir konu,
Hıncal için çok zaman
"haber” değildir. Onun gözünde
"haber” olan çok konu ise, bilir misiniz, benim için hiçbir zaman
“haber" değeri taşımamaktadır.
Bir iki örnek de vereyim mi?
Hıncal’ da, ben de evlerimizden gazetemize, gazetemizden evlerimize hergün, aynı
TEM yolundan gider geliriz... İkimizin otomobillerinin üstüne üstüne de aynı kamyonlar, aynı tankerler çıktı, çıkarlar... İkimizin otomobilini de serserilik dereceleri eşit aynı maceraperestler sollarlar ya da sağlarlar... İkimiz de hergün aynı ölüm tehlikeleri içinden sıyrılırız da...
Tüm bu olayları
Hıncal "haber" sanır, ben ise onların
"haber” olmadıklarını bilirim.
Hıncal Uluç için, hem de önemli bir haber olan örneğin yirmi tonluk bir kamyonun, son hızla bir otomobilin üstüne üstüne ha çıktı, ha çıkacak serseriliği, inanır mısınız, benim için hiçbir zaman
“haber" olmamıştır.
Çünkü böylesi serserilikleri her zaman, toplumun doğası olarak kabullenmişimdir ve...
Beklenen, alışılan, olağan herhangi bir olayı da, bu alışılmışlığı ve bu olağanlığı nedeniyle, hiçbir zaman
"haber" olarak görememişimdir.
Çağdaş ölçülerde yapabildiğimiz, fakat bir türlü çağdaş yöntemlerle kullanabilmeyi beceremediğimiz
TEM yolunda benim için haber nedir, bakın onu da söyleyeyim:
Herhangi bir araç yolun sol şeridine yapışıp kalmazsa ve arkasından gelen daha hızlı bir aracın kendisini sollamasını erkeklik namusuna yapılmış bir saldırı olarak karşılamazsa...
Bu olay benim için önemli, hem de pek çok önemli bir
“haber”dir
. Arkamdaki bir aracın, otomobilimin arka tamponuna değmek istercesine bir yakınlıkla beni izlemezse, bu garip olay da benim için bir
“haber’dir.
Hele hele, karşı yönden gelen bir TIR, direksiyonunu gereğinden fazla sola kırıp, üstüme üstüme gelmez de, orta çizgiden taşmadan yolun sağ tarafından giderse...
İşte bu olay da kocaman bir
"haber"dir
benim için.
“Haber” nedir ve... Ne
"haber” değildir konusunda kendisiyle bir türlü anlaşamadığım
Hıncal Uluç, geçen gün öfkesi burnundan fışkırarak geldi, masamın üstüne zarfı açılmış bir mektup bıraktı:
"Allahaşkına sen yazsana mektuptaki şu konuyu" dedi
“Fotoğraf yayınlamadığım için benim köşede yazamıyorum. Senin sayfada, olayın hem de renkli fotoğrafını da basabilirsin."
Hıncal’ın
öfkeyle masama bıraktığı zarfın içinde üç dört tane de fotoğraf vardı Mektuptan önce elim o fotoğraflara gitti.
Birini şimdi burada görüyorsunuz. Öteki fotoğraflarda da bir ağaç vardı ve... Ağacın üstünde de bir maymun vardı.
Hıncal'la
mesleksel değerlendirme ayrılığımız geldi aklıma:
"Ne var bu fotoğraflarda, Hıncal?” dedim
"Bir ağaç var, ağaçta da bir maymun var.
Hıncal Uluç'un öfkesi, bu kez bir de gözlerinden de fışkırmaya başladı:
"Sanki görmüyor musun da, bir de (Ne var?) diye soruyorsun?" diye patladı
"Maymunun üstündeki kemeri görmüyor musun?... Maymunu o kemerden ağaca bağlayan koskoca zinciri de görmüyor musun?"
Fotoğrafa bir kez daha baktım:
"Kemer de, zincir de işte burada" dedim
“ikisini de görüyorum... Ne var bunda?”
Hıncal fotoğraflardan birini eline aldı, yüzüme doğru tuttu:
“Bak, bu maymun, bu kocaman zincirle bu ağaca bağlanmış” dedi
"Bu olayı da mı görmüyorsun?...”
Dik dik baktım yüzüne:
"Bırak şimdi gırgırı Hıncal" dedim
“O maymunu ağaca bağlamasalar hayvancağız elde avuçta tutulabilir mi?... Bağlanmazsa, kaçar... Tabii bağlayacaklar..."
Hıncal baktı ki benimle başa çıkamıyor, mektubu uzattı, onu okumamı istedi. Mektup,
Hıncal'ın
adına gönderilmişti.
İngilizce yazılıydı
İngiltere’nin Durham kentinden
D. J. Fields adlı
bir
İngiliz'den geliyordu.
D.J. Fields,
"Yaz tatilimi Türkiye'de geçirdim ve bu fotoğrafı da orada çektim" diyordu ve...
“Bu vahşete bir an önce son verilmesi için" Hıncal'dan yardım istiyordu.
“Didim, Altınkum'da, Sahil Yolundaki (İkbal Cafe)nin önünde çektim bu fotoğrafı” diye anlatıyordu D.J. Fields
“Bu sevimli hayvancık, belinden bağlandığı bu ağacın üstünde tüm gün ve gece boyunca böylesi bir çaresizlik ve işkence çekiyordu. Bu yetmiyormuş gibi, İkbal Cafe’nin müşterileri hayvancağızın ağzına sigara sokuyorlar, ona sigara içiriyorlar, ağzına burnuna sopalarla dokunarak onu rahatsız edip, kendilerini eğlendiriyorlardı. Hayvancağızın çektiği acı ve kendisiyle yapılan alaylardan duyduğu eziklik, inanın, yüzünden okunuyordu. Onu seyreden turistlerin yüzlerinde ise, nefret duygusu vardı, acıma duygusu vardı, iğrenme duyusu vard, İkbal Cafe'nin sahibi bu hayvancağızı para kazanmak için de değil, kendini eğlendirmek için orada tutuyordu. Uygar bir dünyada yasadışı ilan edilmesi gereken böyle bir işkenceden, lütfen, bir an önce kurtarın bu hayvancağızı...”
D. J. Fields, iki de soru soruyordu:
“1.Bu hayvancağızı oraya bağlayan kişiler geceleri nasıl uyuyabiliyorlar?
2.Türkiye gibi hayran olduğum harika bir ülkede bir hayvancağıza bu işkence nasıl yapılabiliyor ve bu vahşete bir son vermek için insanlar neden harekete geçmiyorlar?”
Hıncal Uluç mektubu da, fotoğrafları da önüme bıraktı:
"Fakat şunu bil ki, böylesi vahşi bir olaya tanık olan uygar ülkelerin insanları gözünde, sadece birimiz değil, tek tek tüm Türkler aynı vahşetin suç ortakları olarak görülüyoruz..." dedi
"Ve böylesi tersliklerimize bakıp bakıp, ona göre değerlendiriyor bizi çoğu zaman, batılılar..."
Hıncal mektubu da, fotoğrafları da eliyle bana doğru itip,
Hıncal'ın
yerine dönerken, bizi dinleyen arkadaşlara göz kırptım:
“Hiç şakaya tahammülü yoktur Hıncal'ın böyle anlarda” dedim
“işte gördüğünüz gibi barut kesilir, (haber)in böylesi karşısında..."acı vermekağaçağacın üstündeki maymunalay etmekAltınkumDidimfotoğraftaki maymunhaberhaber nedir?Hıncal Uluçmaymunmektupmete akyolSahil yolusuç ortağıvahşilikzincir