Menü
Kategoriler
31ocak1993-evvelzamanicinde1m
İltifat ile gelen davet
31 Ocak 1993 1993
  Protokol kurallarına harfi harfine saygı gösterilerek kendile­rine takdim edilmem­den sonra İngiltere Kraliçesi Elizabeth’e, protokol dışından, fakat yüreğimin için­den gelen bir duyguyla ne de­dim, biliyor musunuz? “Gözlerinizin rengi meğer ne kadar da güzelmiş, Majeste­leri” dedim “En gelişmiş tekno­lojiyle basılan renkli dergilerdeki fotoğraflarınızda bile, gözleri­nizin bu olağanüstü rengini görememiştim... Göz­lerinizin rengi ger­çekten harika, gerçekten olağa­nüstü güzel...” Kraliçe Elizabeth, prensi dı­şında bir erkekten belki de ilk kez duyduğu bu sözlerden sonra, bir anda sıfatının özelliğinden sıyrıldı, cinsiyetinin özelliğine büründü. Onun, bir Kraliçe otoritesin­den çok, bir kadın zerafeti ve bir kadın yumuşaklığıyla dudakla­rından dökülen “Çok teşekkür ederim... Çok naziksiniz” sözü ve o sözün feminen melodisi, ha­la kulaklarımdadır. Ve o an içimden söylediğim, fakat tarihe henüz geçmemiş şu meşhur sözüm ise, hala o ilk günkü saflığıyla içimde saklıdır: “Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğun kraliçesi de olsa kadın, yine kadındır...”   Ankara Esenboğa Hava Li­manı Şeref Salonu’nda aramız­da geçen bu ayaküstü konuşma­dan tam sekiz yıl sonra, İngilte­re’nin Ankara Büyükelçiliği Ba­sın Ataşesi, “çok özel bir konu görüşmek üzere” geldiği gazete­mizin Ankara Bürosu’nda, Kra­liçe Elizabeth’in bir davetini iletti bana: “Majesteleri Kraliçemiz Eli­zabeth sizi, oğlunun taç giyme törenine davet ediyor” dedi “Temmuz’un üçüncü günü Galler Bölgesi’ndeki Cardiff ken­tinde yapılacak törende Prens Charles, (Galler Prensi) olarak taç giyecektir. Majesteleri, oğ­lunun bu mutlu günündeki tö­rende sizin de bulunmanızı ar­zu ediyorlar.” Sadece beni değil, Türki­ye’den iki gazeteciyi daha davet ediyormuş Majesteleri: “Öteki iki meslekdaşınız ise Hürriyet’ ten Sayın Hikmet Bil ve Cumhuriyet'ten Sayın Özgen Acar” dedi İngiliz Ataşe. Uçağa binme korkumu he­nüz yenemediğim o günlerde, uçakla gidilecek davetleri kabul etmiyordum. "Onun da bir çaresini bulu­ruz” dedi İngiliz Ataşe ve tam bir gün sonra, Ankara’dan Lon­dra’nın Victoria İstasyonu’na kadar yataklı tren biletimle gel­di. “Ayrıca bu özel etiketleri de getirdim size" dedi “Bunları; bavullarınızın saplarına bağla­yınız. Gerek İngiltere’ye girişi­nizde gümrükte, gerek İngilte­re içindeki tüm gezilerinizde bu etiketler, sizin resmi davet­limiz olduğunuzu hatırlatacak­tır görevlilere...” Basın Ataşesi, üzerinde Kra­liyet arması bir taç ve "Resmi Ziyaretçi” yazısı bulunan eti­ketlerdeki özel yere de adımı ve soyadımı yazmamı söyledi. Son­ra bir de şaka yaptı: "Bu etiketlerin bulunduğu bavullarla İngiltere’ye rahat­lıkla eroin bile sokabilirsiniz'” dedi “Çünkü üzerinde bu etike­ti gördüğü bir bavula polis de, gümrük memuru da elini bile süremez." Ya öteki iki davetli, Hikmeti Bil abimiz ile Özgen Acar nasıl geleceklerdi? “Onlar sizden dört gün son­ra hareket edecekler ve sizle aynı gün Londra'ya gelmiş ola­caklar” dedi “Uçakla gelecek­ler, onlar...”   Uzun yıllar uçağa binmekten korkmamın cezasını, bir kez de Kraliçe Elizabeth uğruna çek­tim. Beni İngiltere’ye götürecek trenim, Sirkeci Gar’ından hare­ket ettikten tam üç gece üç gün sonra, İngiltere'ye en yakın Fransız kenti Calais’ ye varabil­di. Allah’tan, Londra'ya çalışma­ya giden üç garson vardı trende. Ancak onların dostluğu sayesin­de çekebildim bitmek, tüketmek bilmeyen Londra yolunu. Calais’den vapurla geçtik İn­giltere’ye ve... Vapurdan indik. İngiltere’nin Dover’ine ayak bastık. Yolculuk arkadaşım üç garsona gümrükte ayrı ayrı ter­cümanlık yaptım ve üçünün de gümrükten kolaylıkla geçmele­rini sağladım. Sıra bana gelince gümrük memuru, iki bavulumun ve bir el çantamın üzerindeki Kraliyet armalı, “Resmi Konuk” yazılı etiketlere baktı dik dik ve kuş­kulu bir ifadeyle sordu: “Bu etiketleri nereden bul­dunuz?” dedi. Bu etiketleri bir yerde bul­madığımı, onların bana özel ola­rak getirildiklerini söyledim. Gümrük memuru bu kez kuşku­yu bıraktı, alaya başladı. “Oooo... Sen çok önemli bir kişisin galiba” dedi ve sözüm ona tahminini, yine o alaycı ifadesiy­le, bana da onaylatmak istedi: “Sen çok önemli bir kişisin, değil mi?” diye sordu. Alt dudağımı büktüm, gözle­rimi bir süre tavanda dolaştır­dım ve sorusuna yanıt vermek­ten çok, bu konudaki kendi ka­rarımı açıkladım: "Ben, önemli bir kişi oldu­ğumu pek sanmıyorum ama, si­zin Türkiye'deki büyükelçiniz bu konuda benden farklı düşü­nüyor” dedim “Nedense o be­nim çok önemli bir kişi olduğu­ma inanıyor.” Sözlerimin devamını, güm­rük memuru kendi getirdi: "Ve o nedenle de sana bu özel etiketleri bizim büyükelçi gönderdi, değil mi?” O yıllarda radyoda yayınla­nan bir kutu Arı bisküvisi ikramiyeli sorulara doğru yanıt ve­ren yarışmacılar karşısında Or­han Boran abimizin ağzından coşkuyla fırlayan “Bravo”lara benzer bir bravo da benden çık- ü: “Bravo, bravo” dedim güm­rük memuruna “Gerçekten bil­diniz... Bravo...” Adamcağız, İngiltere’ye ne amaçla geldiğimi sordu: “Sizin Kraliçe’nin bir dave­tini reddetmiş duruma düşme­mek için geldim” dedim. Bu kez gümrük memuru alt dudağını büktü ve gözlerini, sa­çımdan ayakkabımın burnuna kadar gezdirerek beni şöyle bir ölçtü, biçti, tarttı: “Bizim Kraliçe acaba ne için davet etmişti seni, onu çıkaramadım” dedi “Seninle bir­likte bir akşam yemeği mi ye­mek istemişti, yoksa bir beş ça­yı için mi davet etmişti seni?” Onun bu laubali sorusu kar­şısında sanki kızmışım gibi yap­tım ve kendisini hizaya davet edercesine bir ses tonuyla karşı­lık verdim: "Majesteleri, üç gün sonra oğlunun Cardiff’ te yapılacak taç giyme törenine davet etti beni” dedim "Bu­raya gelişimin tek nedeni, onun bu daveti­ne karşılık vermek­tir. Bilmem anlaşılabildi mi?” İngiliz gümrükçü, biraz önce gümrükten kolaylıkla geçmeleri için kendilerine tercümanlık yaptığım üç garsona baktı, üç gece üç günlük tren yolculuğu­nun verdiği yorgunluktan kava­noz turşusuna dönmüş yüzüme baktı, bavullarımdaki “Official Visitor” yazılı özel etiketlere baktı, bir de verdiğim önce alay­cı, sonra kalaycı yanıtlara baktı ve... “Davetiyenizi görebilir miyim, lütfen?” diye sordu. Davetlere, cebimde daveti­yeyle gitmek gibi bir alışkanlı­ğım olmadığını söyledim. El çantamın içinde ne bulun­duğunu sordu birden. “İki adet fotoğraf makinesi” dedim. Ne marka olduklarını sordu. “İkisi de Nikon” dedim. Hiç beklemediğim bir soru daha sordu: “Niçin?” Ben de onun hiç beklemediği bir yanıt verdim: "Çünkü İngilizler henüz fo­toğraf makinesi yapmaya başla­madılar da onun için" dedim. Gümrük memuru, yine konu değiştirdi, İngiltere’ye kaçıncı kez geldiğimi sordu. "ilk kez geliyorum” dedim "Daha önce hiç gelmedim." Garson İngilizce’sinden fark­lı olan İngilizce’me taktı bu kez: “Madem daha önce hiç gel­medin İngiltere’ye” dedi “O hal­de bu düzgün İngilizce'ni nere­de öğrendin?” Böbürlenerek yanıt verdim: “Nerede olacak?" dedim "Okulda öğrendim, tabii...   Gümrük memuru, gö­rev yaptığı bölümü kapat­tı ve iki bavulum ve bir el çantamı taşıtarak beni içerde bir odaya götürdü. "Sizle biraz da burada konuşmak istiyorum” dedi “Şöyle baş başa bir konuşma ya­palım burada, ha?” Kendisiyle aynı görüşte ve aynı niyette olmadığımı söyle­dim. Sesini biraz sertleştirerek ko­nuştu: "Fakat ben istiyorum" dedi. Ben de aynı sertlikteki ses to­numla konuştum: "Fakat ben istemiyorum" de­dim. Gümrük memuru oyun bozanlık yaptı, işi şantaja döktü: “Şayet burada, istediğim başbaşa görüşmeyi yapamaz­sak, ben de senin bizim ülkemi­ze girmene izin vermem..." dedi "Tamam mı?” Şantaja, ben de şantajla karşı­lık verdim: "Ben de şayet, sizin hiçbir sorunuza karşılık vermek zo­runda bırakılmadan en fazla beş dakika içinde ülkenize ka­bul edilmezsem, ilk vapurla Fransa’ya geri döneceğim” de­dim “Kraliçe'nizin davetine ne­den katılamadığımı da, gerekli makamlara siz açıklamak zo­runda kalırsınız.” Gümrük memuruna pabuç bu kez biraz pahalı geldi. Hiçbir şey söylemedi, Londra telefon rehberini karıştırmaya başladı: “İzin verirseniz bir konuda emin olmak istiyorum” dedi “COI’yı aramam gerekiyor," COI’nin ne olduğunu bilme­diğimi söyledim. "Central Office of Informati­on” dedi “Bavullarınızdaki özel etiketler, bu Merkezi İstihbarat Bürosu tarafından verilmekte­dir." İki dakika içinde aradığı nu­marayı buldu ve Londra’ya tele­fon etti: “Londra’da çalışmak üzere Türkiye’den trenle üç garson geldi” dedi “Onlarla birlikte ay­nı trenle bir de centilmen geldi. Pasaportunda gazeteci olduğu yazılı. İki bavulunda ve bir el çantasında ise (Offical Visitor) etiketleri var.” Bunlar yetmezmiş gibi, bir kabahatimi daha söyledi: "Kendisi üstelik, Prens Charles'ın taç giyme töreni için Majesteleri Kraliçe tarafından davet edildiğini de söylüyor." Gümrük memuru "Bir daki­ka, bir dakika" dedikten sonra pasaportumun kapağını açtı, adı­mı okudu: "Evet, Mete Akyol" dedi ve bir süre sustu, sadece karşıdan söylenenleri dinledi. Tepeden tır­nağa fırça yediği, yüzündeki ifa­denin her saniye yeni bir biçim almasından anlaşılıyordu. Saygılı birkaç söz söyleyebil­dikten sonra telefonu kapattı, ba­na döndü: "Çok affedersiniz, sizi daha fazla bekletmeyeyim, çünkü Londra treni biraz sonra kalka­cak" dedi "Resmi görevli iki kişi sizi karşılamak üzere şu anda Victoria İstasyonu’ nda bekliyor­larmış.” Pasaportumu uzattı ve... İşte şimdi bir İngiliz centilmeni oldu: "İngiltere’ye hoş geldiniz” dedi “Umarım, ülkemizde iyi günler geçirirsiniz. Ayrıca, Londra’va kadar da iyi yolculuklar dilerim.” Londra'daki otelimde ertesi sabah öğleye doğru uyandığım­da, üç gece üç günün tren yolcu­luğunun yorgunluğundan kur­tulduğumu ancak o an anlayabil­dim. Akşama doğru ise, İstan­bul’dan gelen İngiliz Hava Yolları'nın üç yolcusuyla buluştuk otelde. Hikmet Bil ve Özgen Acar'la birlikte, İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosluğu Basınla İlişki­ler Müdürü John Hyde’ da geldi. “Ben törene davetli değilim ama, Türkiye'den davetli siz üç gazeteciye burada mihmandar­lık yapmak için görevlendir­dim” dedi “Sizin sayenizde ben de on beş gün sizle birlikte keyif çatacağım İngiltere'de...” Otelin lobisinde oturmuş, şa­kalaşarak konuşurken gözleri­miz birden, üzerinde “Mr. Mete Akyol” yazılı bir levhaya ilişti. Hikmet Bil’ de, Özgen Acar da, John Hyde’ da önce hayretle birbirlerine baktılar, sonra hep birlikte merakla bana döndüler: “Bu ne, Allahaşkına?” dedi­ler. Hafifçe gülümsedim: “Bir konuk bekliyordum, o gelmiştir" dedim “Biraz önce si­ze anlattığım İngiltere gümrü­ğünde başıma gelen olayları, bugün öğleden sonra Daily Telegraph gazetesine bildirdim. Olayı tüm ayrıntılarıyla yayınla­mak istediklerini söylediler ve otelime bir muhabir ve bir foto muhabiri göndereceklerini bil­dirdiler. Onları bekliyordum." John Hyde' ın o ana kadar dünyaya boşvermiş tavrı, o an­dan sonra birden değişti. "Sen lütfen yerinden kalk­ma" dedi bana “Bir skandala ne­den olmayalım...” Ve “Mr. Mete Akyol" yazılı levhayı iki eliyle tutup, lobide do­laştıran çocuğa bir tutam bahşiş verdikten sonra, onu izleyerek, beni arayan gazetecilerin yanına gitti. Onlarla otelin barında birer yudum birşey içilebilecek süre kaldıktan sonra da, yanımıza döndü: “Tüm İngiliz halkı, iki gün sonra mutlu bir törene tanık olacak, o törenle mutlanacak” dedi “Yarından sonra tüm rad­yolar, televizyonlar ve gazete­ler, Prens Charles’ın taç giyme töreniyle ilgili haberlerle, rö­portajlarla, görüntülerle dola­cak... Kraliçe’nin davetlisi bir konuğa bir gümrük memuru­nun yaptığı kabalık, medyanın bu günlerdeki güzelliğine gölge düşürür. İngiliz halkı ise, böylesi günlerde, böylesi üzücü ha­berler okumaktan hoşlanmaz.” Türkiye’deki hizmetlerin­den ötürü Kraliçe tarafından özel bir madalyayla ödüllendiri­len John Hyde, bu ödülüne layık bir İngiliz devlet memuru olduğunu, şimdi burada da kanıtlıyordu.   İstanbul Büyük Şehir Bele­diyesi Kültür Müdürü Hilmi Yavuz, o yıllarda Londra’da, İn­giliz Radyosu BBC’de çalışıyor­du. Taç giyme törenine Türki­ye’den davet edilen üç gazeteciy­le, törenden iki gün sonra bir radyo röportajı yapmak istedi. Bizi BBC’ye de John Hyde götürdü. Hilmi Yavuz’a teslim etti. Hikmet Bil ve Özgen Acar’la stüdyoya gireceğim sıra­da John Hyde koluma girdi, be­ni bir kenara çekti: "Sakın gümrükte karşılaştı­ğın kabalıktan söz etme radyo­da, Mete” dedi "İngilizler böyle­si mutlu bir günlerinde, böylesi üzücü konuları duymaktan hem hoşlanmazlar, hem de o hoşnutsuzluklarından, kendile­rine o üzücü haberi ulaştıran kişiyi sorumlu tutarlar. Aman unutma... Lütfen...”   Gözlerinin renginin ne denli güzel olduğunu Kraliçe'nin yü­züne karşı söyleyebilme cesare­ti veren özgür ve demokrat “İn­giliz kafası", mutlu bir gününde halkı üzebilecek bir olayı gazete­sinin, radyosunun ve televizyo­nunun görmezlikten gelmesi ko­şulunu da aynı kafa içinde barındırıyordu. Yasalarında bu konuda yazı­lı bir madde yoktu ama... Anaya­sası bile yazılı olmayan bir ülke halkı için, galiba pek gerek de yoktu bu ko­nuda yazılı bir yasa maddesi­ne...
Bir Cevap Yazın
*
Menu Title