Protokol kurallarına harfi harfine saygı gösterilerek kendilerine takdim edilmemden sonra
İngiltere Kraliçesi Elizabeth’e, protokol dışından, fakat yüreğimin içinden gelen bir duyguyla ne dedim, biliyor musunuz?
“Gözlerinizin rengi meğer ne kadar da güzelmiş, Majesteleri” dedim
“En gelişmiş teknolojiyle basılan renkli dergilerdeki fotoğraflarınızda bile, gözlerinizin bu olağanüstü rengini görememiştim... Gözlerinizin rengi gerçekten harika, gerçekten olağanüstü güzel...”
Kraliçe Elizabeth, prensi dışında bir erkekten belki de ilk kez duyduğu bu sözlerden sonra, bir anda sıfatının özelliğinden sıyrıldı, cinsiyetinin özelliğine büründü.
Onun, bir
Kraliçe otoritesinden çok, bir kadın zerafeti ve bir kadın yumuşaklığıyla dudaklarından dökülen
“Çok teşekkür ederim... Çok naziksiniz” sözü ve o sözün feminen melodisi, hala kulaklarımdadır.
Ve o an içimden söylediğim, fakat tarihe henüz geçmemiş şu meşhur sözüm ise, hala o ilk günkü saflığıyla içimde saklıdır:
“Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğun kraliçesi de olsa kadın, yine kadındır...”
Ankara Esenboğa Hava Limanı Şeref Salonu’nda aramızda geçen bu ayaküstü konuşmadan tam sekiz yıl sonra,
İngiltere’nin
Ankara Büyükelçiliği Basın Ataşesi,
“çok özel bir konu görüşmek üzere” geldiği gazetemizin
Ankara Bürosu’nda, Kraliçe Elizabeth’in bir davetini iletti bana:
“Majesteleri Kraliçemiz Elizabeth sizi, oğlunun taç giyme törenine davet ediyor” dedi
“Temmuz’un üçüncü günü Galler Bölgesi’ndeki Cardiff kentinde yapılacak törende Prens Charles, (Galler Prensi) olarak taç giyecektir. Majesteleri, oğlunun bu mutlu günündeki törende sizin de bulunmanızı arzu ediyorlar.”
Sadece beni değil,
Türkiye’den iki gazeteciyi daha davet ediyormuş Majesteleri:
“Öteki iki meslekdaşınız ise Hürriyet’ ten Sayın Hikmet Bil ve Cumhuriyet'ten Sayın Özgen Acar” dedi İngiliz Ataşe.
Uçağa binme korkumu henüz yenemediğim o günlerde, uçakla gidilecek davetleri kabul etmiyordum.
"Onun da bir çaresini buluruz” dedi İngiliz Ataşe ve tam bir gün sonra,
Ankara’dan
Londra’nın Victoria İstasyonu’na kadar yataklı tren biletimle geldi.
“Ayrıca bu özel etiketleri de getirdim size" dedi
“Bunları; bavullarınızın saplarına bağlayınız. Gerek İngiltere’ye girişinizde gümrükte, gerek İngiltere içindeki tüm gezilerinizde bu etiketler, sizin resmi davetlimiz olduğunuzu hatırlatacaktır görevlilere...”
Basın Ataşesi, üzerinde
Kraliyet arması bir taç ve
"Resmi Ziyaretçi” yazısı bulunan etiketlerdeki özel yere de adımı ve soyadımı yazmamı söyledi. Sonra bir de şaka yaptı:
"Bu etiketlerin bulunduğu bavullarla İngiltere’ye rahatlıkla eroin bile sokabilirsiniz'” dedi
“Çünkü üzerinde bu etiketi gördüğü bir bavula polis de, gümrük memuru da elini bile süremez."
Ya öteki iki davetli,
Hikmeti Bil abimiz ile
Özgen Acar nasıl geleceklerdi?
“Onlar sizden dört gün sonra hareket edecekler ve sizle aynı gün Londra'ya gelmiş olacaklar” dedi
“Uçakla gelecekler, onlar...”
Uzun yıllar uçağa binmekten korkmamın cezasını, bir kez de
Kraliçe Elizabeth uğruna çektim. Beni
İngiltere’ye götürecek trenim,
Sirkeci Gar’ından hareket ettikten tam üç gece üç gün sonra,
İngiltere'ye en yakın
Fransız kenti
Calais’ ye varabildi. Allah’tan,
Londra'ya çalışmaya giden üç garson vardı trende. Ancak onların dostluğu sayesinde çekebildim bitmek, tüketmek bilmeyen
Londra yolunu.
Calais’den vapurla geçtik
İngiltere’ye ve... Vapurdan indik.
İngiltere’nin Dover’ine ayak bastık. Yolculuk arkadaşım üç garsona gümrükte ayrı ayrı tercümanlık yaptım ve üçünün de gümrükten kolaylıkla geçmelerini sağladım.
Sıra bana gelince gümrük memuru, iki bavulumun ve bir el çantamın üzerindeki Kraliyet armalı,
“Resmi Konuk” yazılı etiketlere baktı dik dik ve kuşkulu bir ifadeyle sordu:
“Bu etiketleri nereden buldunuz?” dedi.
Bu etiketleri bir yerde bulmadığımı, onların bana özel olarak getirildiklerini söyledim. Gümrük memuru bu kez kuşkuyu bıraktı, alaya başladı.
“Oooo... Sen çok önemli bir kişisin galiba” dedi ve sözüm ona tahminini, yine o alaycı ifadesiyle, bana da onaylatmak istedi:
“Sen çok önemli bir kişisin, değil mi?” diye sordu.
Alt dudağımı büktüm, gözlerimi bir süre tavanda dolaştırdım ve sorusuna yanıt vermekten çok, bu konudaki kendi kararımı açıkladım:
"Ben, önemli bir kişi olduğumu pek sanmıyorum ama, sizin Türkiye'deki büyükelçiniz bu konuda benden farklı düşünüyor” dedim
“Nedense o benim çok önemli bir kişi olduğuma inanıyor.”
Sözlerimin devamını, gümrük memuru kendi getirdi:
"Ve o nedenle de sana bu özel etiketleri bizim büyükelçi gönderdi, değil mi?”
O yıllarda radyoda yayınlanan bir kutu
Arı bisküvisi ikramiyeli sorulara doğru yanıt veren yarışmacılar karşısında
Orhan Boran abimizin ağzından coşkuyla fırlayan
“Bravo”lara benzer bir bravo da benden çık- ü:
“Bravo, bravo” dedim gümrük memuruna
“Gerçekten bildiniz... Bravo...”
Adamcağız,
İngiltere’ye ne amaçla geldiğimi sordu:
“Sizin Kraliçe’nin bir davetini reddetmiş duruma düşmemek için geldim” dedim.
Bu kez gümrük memuru alt dudağını büktü ve gözlerini, saçımdan ayakkabımın burnuna kadar gezdirerek beni şöyle bir ölçtü, biçti, tarttı:
“Bizim Kraliçe acaba ne için davet etmişti seni, onu çıkaramadım” dedi
“Seninle birlikte bir akşam yemeği mi yemek istemişti, yoksa bir beş çayı için mi davet etmişti seni?” Onun bu laubali sorusu karşısında sanki kızmışım gibi yaptım ve kendisini hizaya davet edercesine bir ses tonuyla karşılık verdim:
"Majesteleri, üç gün sonra oğlunun Cardiff’ te yapılacak taç giyme törenine davet etti beni” dedim
"Buraya gelişimin tek nedeni, onun bu davetine karşılık vermektir. Bilmem anlaşılabildi mi?”
İngiliz gümrükçü, biraz önce gümrükten kolaylıkla geçmeleri için kendilerine tercümanlık yaptığım üç garsona baktı, üç gece üç günlük tren yolculuğunun verdiği yorgunluktan kavanoz turşusuna dönmüş yüzüme baktı, bavullarımdaki
“Official Visitor” yazılı özel etiketlere baktı, bir de verdiğim önce alaycı, sonra kalaycı yanıtlara baktı ve...
“Davetiyenizi görebilir miyim, lütfen?” diye sordu.
Davetlere, cebimde davetiyeyle gitmek gibi bir alışkanlığım olmadığını söyledim.
El çantamın içinde ne bulunduğunu sordu birden.
“İki adet fotoğraf makinesi” dedim.
Ne marka olduklarını sordu.
“İkisi de Nikon” dedim.
Hiç beklemediğim bir soru daha sordu:
“Niçin?”
Ben de onun hiç beklemediği bir yanıt verdim:
"Çünkü İngilizler henüz fotoğraf makinesi yapmaya başlamadılar da onun için" dedim.
Gümrük memuru, yine konu değiştirdi,
İngiltere’ye kaçıncı kez geldiğimi sordu.
"ilk kez geliyorum” dedim
"Daha önce hiç gelmedim."
Garson
İngilizce’sinden farklı olan
İngilizce’me taktı bu kez:
“Madem daha önce hiç gelmedin İngiltere’ye” dedi
“O halde bu düzgün İngilizce'ni nerede öğrendin?”
Böbürlenerek yanıt verdim: “
Nerede olacak?" dedim
"Okulda öğrendim, tabii...
Gümrük memuru, görev yaptığı bölümü kapattı ve iki bavulum ve bir el çantamı taşıtarak beni içerde bir odaya götürdü.
"Sizle biraz da burada konuşmak istiyorum” dedi
“Şöyle baş başa bir konuşma yapalım burada, ha?”
Kendisiyle aynı görüşte ve aynı niyette olmadığımı söyledim.
Sesini biraz sertleştirerek konuştu:
"Fakat ben istiyorum" dedi. Ben de aynı sertlikteki ses tonumla konuştum:
"Fakat ben istemiyorum" dedim.
Gümrük memuru oyun bozanlık yaptı, işi şantaja döktü:
“Şayet burada, istediğim başbaşa görüşmeyi yapamazsak, ben de senin bizim ülkemize girmene izin vermem..." dedi
"Tamam mı?”
Şantaja, ben de şantajla karşılık verdim:
"Ben de şayet, sizin hiçbir sorunuza karşılık vermek zorunda bırakılmadan en fazla beş dakika içinde ülkenize kabul edilmezsem, ilk vapurla Fransa’ya geri döneceğim” dedim
“Kraliçe'nizin davetine neden katılamadığımı da, gerekli makamlara siz açıklamak zorunda kalırsınız.”
Gümrük memuruna pabuç bu kez biraz pahalı geldi. Hiçbir şey söylemedi,
Londra telefon rehberini karıştırmaya başladı:
“İzin verirseniz bir konuda emin olmak istiyorum” dedi
“COI’yı aramam gerekiyor,"
COI’nin ne olduğunu bilmediğimi söyledim.
"Central Office of Information” dedi
“Bavullarınızdaki özel etiketler, bu Merkezi İstihbarat Bürosu tarafından verilmektedir."
İki dakika içinde aradığı numarayı buldu ve
Londra’ya telefon etti:
“Londra’da çalışmak üzere Türkiye’den trenle üç garson geldi” dedi
“Onlarla birlikte aynı trenle bir de centilmen geldi. Pasaportunda gazeteci olduğu yazılı. İki bavulunda ve bir el çantasında ise (Offical Visitor) etiketleri var.”
Bunlar yetmezmiş gibi, bir kabahatimi daha söyledi:
"Kendisi üstelik, Prens Charles'ın taç giyme töreni için Majesteleri Kraliçe tarafından davet edildiğini de söylüyor."
Gümrük memuru
"Bir dakika, bir dakika" dedikten sonra pasaportumun kapağını açtı, adımı okudu:
"Evet, Mete Akyol" dedi ve bir süre sustu, sadece karşıdan söylenenleri dinledi. Tepeden tırnağa fırça yediği, yüzündeki ifadenin her saniye yeni bir biçim almasından anlaşılıyordu.
Saygılı birkaç söz söyleyebildikten sonra telefonu kapattı, bana döndü:
"Çok affedersiniz, sizi daha fazla bekletmeyeyim, çünkü Londra treni biraz sonra kalkacak" dedi
"Resmi görevli iki kişi sizi karşılamak üzere şu anda Victoria İstasyonu’ nda bekliyorlarmış.”
Pasaportumu uzattı ve... İşte şimdi bir İ
ngiliz centilmeni oldu:
"İngiltere’ye hoş geldiniz” dedi
“Umarım, ülkemizde iyi günler geçirirsiniz. Ayrıca, Londra’va kadar da iyi yolculuklar dilerim.”
Londra'daki otelimde ertesi sabah öğleye doğru uyandığımda, üç gece üç günün tren yolculuğunun yorgunluğundan kurtulduğumu ancak o an anlayabildim.
Akşama doğru ise,
İstanbul’dan gelen
İngiliz Hava Yolları'nın üç yolcusuyla buluştuk otelde.
Hikmet Bil ve
Özgen Acar'la birlikte,
İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosluğu Basınla İlişkiler Müdürü John Hyde’ da geldi.
“Ben törene davetli değilim ama, Türkiye'den davetli siz üç gazeteciye burada mihmandarlık yapmak için görevlendirdim” dedi
“Sizin sayenizde ben de on beş gün sizle birlikte keyif çatacağım İngiltere'de...”
Otelin lobisinde oturmuş, şakalaşarak konuşurken gözlerimiz birden, üzerinde
“Mr. Mete Akyol” yazılı bir levhaya ilişti.
Hikmet Bil’ de,
Özgen Acar da,
John Hyde’ da önce hayretle birbirlerine baktılar, sonra hep birlikte merakla bana döndüler:
“Bu ne, Allahaşkına?” dediler.
Hafifçe gülümsedim:
“Bir konuk bekliyordum, o gelmiştir" dedim
“Biraz önce size anlattığım İngiltere gümrüğünde başıma gelen olayları, bugün öğleden sonra Daily Telegraph gazetesine bildirdim. Olayı tüm ayrıntılarıyla yayınlamak istediklerini söylediler ve otelime bir muhabir ve bir foto muhabiri göndereceklerini bildirdiler. Onları bekliyordum."
John Hyde' ın o ana kadar dünyaya boşvermiş tavrı, o andan sonra birden değişti.
"Sen lütfen yerinden kalkma" dedi bana
“Bir skandala neden olmayalım...”
Ve
“Mr. Mete Akyol" yazılı levhayı iki eliyle tutup, lobide dolaştıran çocuğa bir tutam bahşiş verdikten sonra, onu izleyerek, beni arayan gazetecilerin yanına gitti.
Onlarla otelin barında birer yudum birşey içilebilecek süre kaldıktan sonra da, yanımıza döndü:
“Tüm İngiliz halkı, iki gün sonra mutlu bir törene tanık olacak, o törenle mutlanacak” dedi
“Yarından sonra tüm radyolar, televizyonlar ve gazeteler, Prens Charles’ın taç giyme töreniyle ilgili haberlerle, röportajlarla, görüntülerle dolacak... Kraliçe’nin davetlisi bir konuğa bir gümrük memurunun yaptığı kabalık, medyanın bu günlerdeki güzelliğine gölge düşürür. İngiliz halkı ise, böylesi günlerde, böylesi üzücü haberler okumaktan hoşlanmaz.”
Türkiye’deki hizmetlerinden ötürü
Kraliçe tarafından özel bir madalyayla ödüllendirilen
John Hyde, bu ödülüne
layık bir
İngiliz devlet memuru olduğunu, şimdi burada da kanıtlıyordu.
İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür Müdürü Hilmi Yavuz, o yıllarda
Londra’da, İngiliz Radyosu BBC’de çalışıyordu.
Taç giyme törenine
Türkiye’den davet edilen üç gazeteciyle, törenden iki gün sonra bir radyo röportajı yapmak istedi.
Bizi BBC’ye de
John Hyde götürdü.
Hilmi Yavuz’a teslim etti.
Hikmet Bil ve
Özgen Acar’la stüdyoya gireceğim sırada
John Hyde koluma girdi, beni bir kenara çekti:
"Sakın gümrükte karşılaştığın kabalıktan söz etme radyoda, Mete” dedi
"İngilizler böylesi mutlu bir günlerinde, böylesi üzücü konuları duymaktan hem hoşlanmazlar, hem de o hoşnutsuzluklarından, kendilerine o üzücü haberi ulaştıran kişiyi sorumlu tutarlar. Aman unutma... Lütfen...”
Gözlerinin renginin ne denli güzel olduğunu
Kraliçe'nin yüzüne karşı söyleyebilme cesareti veren özgür ve demokrat
“İngiliz kafası", mutlu bir gününde halkı üzebilecek bir olayı gazetesinin, radyosunun ve televizyonunun görmezlikten gelmesi koşulunu da aynı kafa içinde barındırıyordu.
Yasalarında bu konuda yazılı bir madde yoktu ama... Anayasası bile yazılı olmayan bir ülke halkı için, galiba pek gerek de yoktu bu konuda yazılı bir yasa maddesine...
AnayasaDavetFotoğraf makinesiGümrük memuruHavaalanıhürriyetİltifatİngilizceİngiltereİstasyonOtoritePrensProtokolTaç giymeTören