Arkadaşım, kara kara düşünüyordu.
O kara karanlıkla kükredi:
"Tabii böyle rahat olursun” dedi.
"Senin de kızın olsaydı, o zaman görürdüm seni... Bakalım böyle gülebilir miydin o zaman, keyifli keyifli?...”
Aslında keyifli keyifli filan güldüğüm yoktu.
Sinirim tutmuştu, sinirimden gülüyordum durup durup.
Arkadaşım, her boşaltmasından sonra yeniden oluşup, kabaran öfkesini yine boşalttı:
"Belirli bir dönemi dışında, zaten tüm yaşamı süresince becerememişti, haspa...” dedi
"Şimdi ise, hepten yüzüne gözüne bulaştırdı."
Arkadaşımı böylesine üzen konu, kızının giyinme biçimiyle davranış biçiminin, bir türlü çağdaşlarıyla aynı düzeyde olamamasıydı.
Çocukluğundan bu yana kızına, eli yüzü düzgün, hanım hanımcık bir giysi giydirebilmeyi ve onu çağdaşlarıyla aynı düzeyde bir kültüre sahip kılmayı, baba yetkisine karşın, ne kendi becerebilmişti, ne de kızı kendi kendine başarabilmişti bunu.
"İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında, hangimizin elimizde avucumuzda bir şeyler vardı da onları esirgedik çocuklarımızdan?” diye sürdürdü yana yakılmasını
“O yıllarda, annesinin eskimiş eteklerinden, porsumuş entarilerinden keserek, kırparak birşeyler uydurup, yakıştırabiliyorduk üstüne.
Çok şık şeyler değildi ama… ”
Sonra, 1950'li yılların başlarını andı özlemle:
"Enflasyon sözcüğü, günlük yaşamımızdan ve konuşmalarımızdan vazgeçtim, kulaklarımıza bile girmemişti henüz, o yıllarda" dedi “Elimizdeki paranın bolluğuna kandık, daha bir çeki düzen verdik kızımıza... Onu daha bir, insan içine çıkabilecek biçimde giydirebildik, üç beş kişi önünde konuşabilir duruma getirebildik...”
Pek uzun sürmemiş bu dönem.
Balayı günlerinin baktığını görmez, gördüğünü farketmez hoşgörüsü örneği, geldiği gibi gidivermiş göz açıp kapayıncaya dek.
"50'li yılların daha ikinci yarısına girer girmez, (Perişan saçların) şarkısını yaşamaya başladı. Eskimiş etekliklerinin lif lif yumuşamış eteklerinden, kopuk kopuk dantelleri uzadı etek uçlarından. Bluzunun düğmeleri ise kimi zaman kopukluklarıyla tembelliğini, kimi zaman açıklıklarıyla adam sendeciliğini simgeler oldular"
Genç kızlığının tüm çekiciliğine karşın, üstüne başına, hal ve tavrına özen göstermeyi bir türlü aklına getirmez olmuş.
“Akranlarıyla birlikte hem de resmi bir toplantıya katıldığında, sanki anlaşılmaz bir inadın temsilciliğini yapıyordu... Kendi varlığını inkar edercesine bir sorumsuzluk davranışı sergiliyordu hep. Sağında, solunda oturan, karşısında duran akranlarının giyiniş ve davranış biçimlerine bakıp, neyin, nerede, nasıl olması gerektiğini gözleriyle görmesine karşın, yine de farkına varmazlıktan geliyordu...”
1960 başındaki
"baba tokadı" anlamlı baba uyarısı, biraz olsun kendine getirmiş kızını.
"Tokat yemiş bir genç kız olarak, çevresindekilerin arasında elini kolunu sallayarak dolaşmak, başlarda biraz zor geldi ona ama kısa sürede toparlayıverdi kendisini.
Yıllar geçtikçe kendine özen gösterir oldu. Saçını, başını uygar kişiler gibi taramaya başladı, basit kumaşlardan yapılmış olsa da giysilerini üstüne yakıştırmasını bildi. Her şeyden önce, kendi varlığının farkına, kendi değerinin bilincine vardı."
Kızının bu saygınlık dönemi de on yıl kadar sürmüş, sürmemiş.
Sonra, bir takım çocuksu hevesler egemen olmuş kendisine.
Gün gelmiş, adamın biri sol kolunu yakalamış, kendi yönüne çekmiş onu. Bir başka gün, bir başka yönden uzanan kişiye sağ kolunu kaptırmış, kendini bir anda, o kişinin kampında bulmuş.
Kimi, önce silah kullanmasını öğretmiş ona, sonra içi doldurulmuş, hedefi belirlenmiş bir silah vermiş eline. Kimi, molokof kokteyli hazırlama dersi vermiş, bu kokteylin nasıl ikram edileceğini uygulamalı öğretim yöntemleriyle ezberletmiş.
Ses çıkaran bombacılıkla başlayan yeni uzmanlık yolu onu, tahrip gücü yüksek patlayıcılar üretmeye kadar götürmüş.
Belki isteyerek, belki istenilerek, yine bürünmüş bir zamanlar ki saçı başı darmadağınık, üstü başı süklüm püklüm görünümüne.
On yılı aşkın süredir sürdüregeldiği saygınlığı, yine bir anda yok olup, gidivermiş.
Arkadaşım, içini derinden derinden çekti:
“On yıl öncesinden buyana, yaşamında bugüne değin görmediği ölçüde bir saygınlık kazanmıştı” dedi. "Çağdaşlarıyla tartışmaya giremese de, bir diyalog olsun başlatabilmişti. Bir zamanlar sahip olduğu saygınlığına yeniden kavuşmuştu. Komşu gözünde kıskanılır duruma bile gelmişti."
“Şimdi nasıl bir giysi hazırlamam gerekecek kızıma, onu düşünüyorum kara kara” dedi "Ailemizde nine de kalmadı ki sandığını karıştırıp, birşeyler bulabilelim, kızın üstüne yakıştıralım...”
Yüzyıl önceki giysilere neden gerek duyuyordu ki, çağın bu en çağdaş döneminde?...
“Dokuz yıl önümüzdeki yeni yüzyıla bakıyorum da, o yeni yüzyıla kızımı, doksan yıl gerimizdeki yüzyılın giysileri ve tavırlarıyla göndermek zorunda kalacağımı bugünden görüyorum, önlemimi de bugünden almak istiyorum..." dedi.
Dokuz yıl ilerimizde, doksan yıl gerimizin işaretleri mi görülüyormuş, kokuları mı duyuluyormuş yani, bugünden?
"Hadi canım, sen de...”
Arkadaşım, benim güldüğümü gördükçe daha bir öfkeleniyor, daha bir kuşkulanıyor ve daha bir kaygılı biçimde boşaltıyordu içindekileri.
O, doksan yıl gerinin kokularını duyduğunu söyledikçe, doksan yıl gerinin işaretlerini aldığını ileri sürdükçe ve dokuz yıl ileriye bakıp, orada doksan yıl geriyi gördüğünü yineledikçe, ben kendimi tutamıyor, yeniden başlıyordum kıkır kıkır gülmeye.
Vallahi kız babası olmadığımdan filan, değil... Sinirimden gülüyordum, hırsımdan gülüyordum...
çağdaşlıkdemokrasidoksan yıl gerienflasyonİkinci dünya Savaşı sonrasıkaygılı bekleyiş